cehennem-dan-brown

Dan Brown’un son kitabı Cehennem’de kurgunun içine yedirdiği ve tüm insanlığı hedef alan o önemli uyarı hiç de hafife alınacak cinsten değil: Sonunuz yaklaşıyor!

sisko-ninja Ege Görgün (Landlord)

Dan BrownDan Brown’un Türkiye macerası Da Vinci Şifresi ile başlayan bir “best-seller” masalı. Oysa bırakın ilk romanı Dijital Kale’yi (1998), ikinci romanı Melekler ve Şeytanlar’ı (2000) ya da üçüncü romanı İhanet Noktası’nı yazdığında (2001) bile ülkemizde kendisini tanıyan kimse yoktu. Son olarak Da Vinci Şifresi geldi… Ardından önceki kitapları da ivedilikle hazırlanılıp okurlara servis edildi tabii ki. Dan Brown şu anda ülkemizin en çok tanınan, en çok satan best-seller yazarlarının başında geliyor.

AppleMarkBrown, Da Vinci Şifresi’nde olduğu gibi son kitabı Cehennem’de de gizem ve kovalamacalar üstüne oluşturduğu kurgusunu, tarihi anekdotlar ve büyük sanatçıların elinden çıkma sanat şaheserlerinin ayrıntılarıyla besliyor. Yapılan bilgi bombardımanına rağmen romanın sürükleyiciliğini bir an olsun kaybetmemesinin sebebi ise Brown’ın eserini her zamanki gibi küçük parçalardan oluşturması. Ama işin asıl sırrı her küçük parçanın merakınızı alevlendirecek şekilde bitmesi. Bir anlamda Lost tarzı TV dizilerinde uygulanan formülü uyguluyor Brown.

Cehennem’i Türk okuyucuların gözünde diğer Dan Brown kitaplarından farklı yere koyan bir ayrıntıya da dikkat çekmek gerekiyor: Kitabın final bölümünde devreye giren İstanbul sahneleri.

Aksiyon, gizem, yüksek tempo, sürükleyicilik, tarih, üstüne üstlük bir de İstanbul var yani Cehennem’de. Ön planda bu kadar çok unsur olunca, romanın açıkça ortaya koyduğu bir bilimsel gerçeğin ne yazık ki üstünde pek durulamıyor; söz konusu yalnızca bir “best-seller” olduğu için böyle ciddi tartışmalara girmeye gerek görülmüyor. Üstelik bu gerçeğin romanın “kötü adamı” tarafından ortaya konması da bir sıkıntı. Oysa söylenenlerin doğru olup olmadığı söyleyen kişiden bağımsız bir konu. Ya da diğer bir deyişle, nasıl ki doğruyu söylemen doğru kişi olduğunun kanıtı değilse, doğru kişi olmaman da doğruyu söylemediğin anlamına gelmiyor.

nufus“Şunu bir düşünün: Bir milyar insana ulaşmak, ilk insandan 1800’lere kadar dünya nüfusunun binlerce yılını aldı. Ama 1920’lerde nüfusun iki katına çıkıp iki milyara ulaşması şaşırtıcı bir şekilde sadece yüzyıl aldı. Bundan sonra nüfusun yeniden ikiye katlanıp 1970’lerde dört milyara ulaşması ise sadece 50 yıl aldı. Tahmin edebileceğiniz gibi, pek yakında sekiz milyara ulaşacağız. Sadece bugün, insan türü Dünya gezegenine çeyrek milyon kişi daha kattı. Çeyrek milyon ve bu her gün oluyor. Her yıl Almanya nüfusu kadar insanı aramıza katıyoruz.”

Romanın şeytani planlara sahip kötü adamı Bertrand Zobrist’in ağzından aktardığımız bu sözlerden anlaşılabileceği gibi nüfus artışından söz ediyoruz.

cehennem

Dahi ve mültimilyarder bir bilimadamı olan Zobrist; hayvan türlerinin giderek azaldığı, temiz su kaynaklarının ve diğer doğal kaynakların tükendiği bu dünyada, insanlığın tek kurtuluşunun bu artışın önünü almakta olduğuna inanıyor. Romanda Kilise’ye tek gönderme de burada yapılıyor ve Kilise’nin özellikle Afrika’da nüfus planlaması çalışmalarını baltaladığının altı çiziliyor. (Brown bizdeki “üç cocuk” telkininden haberdar olsaydı, onu da kitaba eklerdi eminim.)

nufus2

Her türlü biyolojik ölçüme göre insan türünün kendi kaldırabileceği sayıyı aştığını söyleyen Zobrist bu amaca hizmet eden bir salgın geliştiriyor. Brown’un kadrolu kahramanı Robert Langdon da bu kez işte bu salgını başlatacak kıvılcımı söndürmek için uğraşıyor roman boyunca. Ancak Langdon bu mücadelesi süresince Zobrist’in ileri sürdüğü iddaaları hiç olumsuzlamıyor, yalnızca bu sorunun çözümüne yönelik bulduğu “yöntemi” tasvip etmiyor. (Ama şu kadarınu söyleyeyim, bizi bu konuda da sürprizler bekliyor.)

“Yeryüzündeki insan ömrü bir saate sıkıştırılırsa, bunlar son saniyelerimiz!”

Peki bu akibet göz ardı edilemeyecek çok ciddi bir ihtimalken niye hala harekete geçmiyoruz?

inkar

Bunun yanıtını da kitaptaki bir diğer karakterin ağzından verelim:

“İnsan zihninin ilkel ego savunma mekanizması, beynin kaldırmayacağı kadar fazla stres üreten tüm gerçekleri reddeder. Bına inkâr denir. İnkâr insanın başa çıkma mekanizmasının önemli bir kısmını oluşturur. O olmasaydı, her sabah hangi şekilde öleceğimizi düşünerek dehşet içinde uyanırdık. Bunu yapmak yerine zihinlerimiz işe vaktinde yetişmek veya vergilerimizi ödemek gibi başa çıkabileceğimiz stresle meşgul olarak varoluş korkularımızı perdeler.”

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA