Whiplash’le (2014) “kötü senaryodan iyi film çıkmaz” düsturuna meydan okuyan ve hikayesinin bayatlığına, senaryosunun gediklerine, karakterlerinin sığlığına rağmen sınıfı aşmayı başaran Damien Chazelle, La La Land’de yine kendisiyle mücadele ediyor. Whiplash ve La La Land’e bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki Chazelle berbat bir yazar, harika bir yönetmen ve bu iki kimliği amansız bir mücadelenin içinde. Biri, iyi olan, ilerlerken diğeri geriliyor ve bu durum kısa filmografisine rağmen acilen çözmesi gereken bir soruna dönüştü bile.

La La Land’i incelerken/değerlendirirken, birbiriyle bütünleşmeyen ama tam olarak da ayrılmayan biçimi ve içeriği tek tek ele almak lazım. La La Land, kabaca, bir yönetmenlik harikası; kurduğu dünyasıyla, ritmiyle, canlılığıyla dört başı mamur görsel bir geçit töreni. Chazelle’in ince işçiliğini filmin her anında görmek mümkün. Yalnız buraya bir şerh düşmek gerek; yönetmenliği tümevarım yöntemiyle değerlendirip bu sonuca vardım, tümdengelindiğinde Chazelle’in acemiliklerine, hikayenin gediklerini kapatmak için başvurduğu hilelere veya Tarantino başta olmak üzere birçok yönetmenden emanet kurgu denemelerine takılıp detaylarda boğulmak mümkün. Yönetmenliğe parçadan uzaklaşıp bütün olarak bakıldığında Chazelle’in aldığı yol, mevcut potansiyeli rahatlıkla görülüyor ve henüz yolun başında olan biri için sonuçlar oldukça tatmin edici. Yönetmen Chazelle’in geleceği, bugününden parlak.

Filmin temel sorunu olan içeriğe geçtiğimizde senarist Damien Chazelle’in değil senaryo, tek paragraflık bir karakter yaratımına dahi teşebbüs etmemesi gerektiği gerçeği ile yüzleşiyoruz. Oyuncu ve yazar olmak isteyen bir baristayla yetenekli ama tutucu bir caz sevdalısının aşkını hem bütün hem parça bazından olabilecek en sığ şekilde kağıda döken Chazelle’in bu kötü kalemi karşısında insanın nutku tutuluyor. “Hayaller vs. Hayatlar” temalı sosyal medya geyiklerinden, Gestaltçıları kahırdan öldürecek aforizmalardan ve hiçbir derinlik barındırmayan ama kulağa hoş gelen diyaloglardan medet uman senarist Chazelle; yönetmen Chazelle olmadan en fazla Türkiye’deki televizyon kanallarına diziler yazabilirmiş. Herkesin övgülere boğduğu, 25th Hour’dan (2003) araklama finaliyle, ki 25th Hour’da ana hikayeyle finalin yekvücutluğuna bakarak bile La La Land’in işgüzarlığını anlamak mümkün, bütün hikayeyi toparlayacağına olan inancı ise işin tuzu biberi resmen. 31 yaşındaki Damien Chazelle için en ideali, 10 Cloverfield Lane (2016) örneğinde olduğu gibi bir ekip içerisinde kalem işlerine bulaşmak gibi duruyor.

Damien Chazelle, aklıyla yazıp kalbiyle film çeken biri ve yüreği ne kadar genişse feraseti de bir o kadar kıt; sevgisi, neşesi, hüznü, umudu ne kadar yukarıdaysa idrakı, kalem erbablığı, kavli o kadar aşağıda. Piyanonun başına geçtiğinde izleyiciyi avucuna alan, müzik diliyle her duyguyu karşısındakine geçiren Chazelle’in kötü yazarlığını, bayat hikayelerini kimse fark etmiyor mu? Elbette fark ediyor, hem de herkes ve zaten herkesin gördüğüne kimsenin görmediği muamelesi yapma amacında değilim. Peki neden bunca övgü, çılgın beğeni? Benim için muamma, kısmen de özeleştiriye giden yol. Belki, kalbi aklın önüne koyan, göze ve ruha seslenen bir eserin karşısındakini ikna etmesini beklemek yerine kalkıp kendisine eşlik etmek gerekiyordur; belki de sinema, mantıktan ötesidir.

HENÜZ YORUM YOK