8 yıl geçmiş üzerinden neredeyse. Sanırım Vatan gazetesinin bir eki için yapmıştım bu 2004 değerlendirmesini. Güzel bir yılmış sanki sinemaseverler için. Bakalım okurken hangi anılarınız canlanacak sizin de?

Bu yazıda seyircinin eğilimine göre bir değerlendirme yapacak olsam şu filmleri mercek altına almam gerekecekti: Kral Arthur, Truva, Büyük İskender, G.O.R.A., Son Samuray, Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi, Örümcek Adam 2 vs. Ama ben bu filmler kadar “mainstream” olmayan, bu yüzden haliyle de izleyici teveccühüne yine bu filmler kadar mazhar olmayan, aynı oranda gişe yapmayan yapımları başrole koyduğumuz bir değerlendirme sunacağım size.

Yılın en ilginç yapımlarından biriyle başlayalım ilk olarak. Güney Koreli yönetmen Park Chan-Wook’un hayli kanlı, ağır şiddet unsurlu ve hayli garip bir intikam öyküsü anlattığı İhtiyar Delikanlı (Old Boy). Quentin Tarantino, Takeshi Mikee, Kinji Fukasaku, Takeshi Kitano gibi şiddeti sanata dönüştürme eğilimindeki yönetmenler gibi Park Chan-Wook da sarsıcı ve bol kanlı bir yöntem izlemişti filminde. Hayatının bir noktasında görünürde nedensizce kaçırılıp 15 yıl boyunca bir hücrede kapalı tutulan Oh Dae-Su’nun salıverildiğinde sürdüğü kan davasını konu ediniyordu film. İhtiyar Delikanlı geçtiğimiz yıl Venedik’te, söylentilere göre jüri başkanı Tarantino’nun ısrarı ve baskısıyla Büyük Jüri Ödülü’nü kazanmıştı. Dolambaçlı, merak uyandıran ve gerilimli öyküsüyle izleyicisini hipnotize eden film unutulmaz sahnelerle doluydu. Örneğin Dae-Su’nun elinde çekiçle koridorda bir düzineden fazla adamla dövüştüğü sahneyi, iddia ediyorum hiçbir sinefil ömrü boyunca ne aklından çıkarabilir, ne de gözünün önünden uzaklaştırabilir.

Aynı hafta vizyona giren bir diğer film, Collateral da yılın en iyileri arasında benim için. Sağlam öykülerin peşinden gitmesi; hep iyi oyuncularla çalışması, onlardan maksimum verimi alıp (gerektiğinde de özgürlük tanıyabilmesi) unutulmaz ve en “cool” karakterleri yaratabilmesi; gerçekçi ama elitist, titiz ve çarpıcı görselliği; kaliteye popülerite ekleyebilme becerisi; olgun ve destansı aksiyon inşa edebilmesiyle müstesna Michael Mann’ın tüm hünerlerini konuşturduğu filmde Tom Cruise’dan büyüleyici bir kötü adam karakteri yaratılmıştı. Yalnızca “kötünün cazibesi” şeklinde açıklanamayacak bu durum, önceki filmlerinde de kötü adamlarla seyirci arasında empati yaratmayı alışkanlık haline getirmiş bir yönetmenin alameti farikasıydı. Üstelik bu filmde, hayatın sadece siyah ve beyazlardan oluşmadığını yalnızca yarattığı karakterle değil, ona giydirdiği gri takım elbise ve gri saç rengiyle de seyirciye hatırlatıyordu Mann.

2004 çizgi roman uyarlaması filmlere doyduğumuz bir yıl oldu. Kedikız, İnfazcı, Örümcek Adam 2, Hulk gibi gişeye oynayan bu filmlerin yanında bir film vardı ki, farklı bir duruş sergiliyordu: Hellboy. Mike Mignola’nın bu çizgi romanı beyazperdeye uyarlayan yönetmenin Guillermo Del Toro olmasının büyük etkisi vardı elbette. Daha önce Blade 2 gibi bir muhteşem bir film çekerek bu janrın hakkını ne kadar iyi verdiğini ispatlamıştı Del Toro. Kendi de bir çizgi roman müptelası olan Del Toro, bu tür sinema filminin seyircide yaratacağı beklentileri azami şekilde karşılayacak her şeyi yapmış, üstelik bunları yaparken bile Hellboy karakterinin tüm özelliklerini ortaya koymayı becerebilmişti. Malzemenin ruhunu zedelemeden, bu tür sinemanın olduğu kadar, çizgi romanın hayranlarını da mest edecek bir film çıkarmıştı ortaya.

Benzer açılardan yaklaşılabildiğinde senenin en iyileri arasında sayılması gereken bir diğer film de Vin Diesel’in oynadığı David Twohy filmi Riddick Günlükleri (Chronicles of Riddick). Derin Karanlık (Pitch Black) ile sınırlı sayıda izleyiciye ulaşsa da, türün takipçileri tarafından hemen efsaneleştirilen bir yapım olmuştu. Barbar Conan’ın bir başka zaman ve bir başka galakside geçen bilimkurgusal bir macerasını andıran Riddick Günlükleri, Star Wars, Alien, Uzay Yolu gibi filmlerden ve özellikle çizgi romanlardan hoşlananların boş geçmemesi gereken bir bilimkurgu ve aksiyon melezi, son yıllarda yapılmış en başarılı uzay operasıydı.

2004’de Japon animasyon sinemasının Oscar ve Altın Ayı gibi prestijli ödüllerle taçlandırılmış bir örneğini, bir manga başyapıtını izleme fırsatı bulduk. Tüm dünyada animasyon sinemasının bir efsanesi olarak kabul edilen Hayoa Miyazaki’nin filmi kazara ruhlar alemine geçen küçük bir kızın hikayesini anlatıyordu. Ruhların Kaçışı (Sprited Away) hikayesiyle, çizimleriyle büyüleyici bir etkiye sahipti.

Bir diğer üstün animasyon örneği ise Avrupa’dan geldi 2004’de. Oscar adaylığı dışında, katıldığı festivallerin pekçoğundan prestijli ödüllerle ayrılan Sylvain Chomet imzalı Belleville’de Randevu. Mafya tarafından kaçırılan bisiklet yarışçısı torununun peşinden sevimli köpeğiyle birlikte okyanusları aşıp, bilmedikleri bir şehre gelen babaanne idi filmin kahramanı.

Araya bir de Türk filmi alalım şimdi. Uğur Yücel’in merakla beklenen filmi Yazı Tura, kimi eleştirmenlerce hak ettiğiyi övgüyü almasa da, ben Dünya standartlarında “çok iyi” diye nitelendirilebilecek bir ilk film seyrettiğimizde ısrarcıyım. Filmin kusursuz artıları sırasıyla; senaryo, görsel dramatizasyon, müzikler ve Olgun Şimşek’in oyunculuğu. Komik adam tiplemelerinin ardından, Alacakaranlık dizisinde canlandırdığı psikopat mafyöz tip ile “binbir surat” lakabını sonuna kadar hak eden Şimşek, oyunculuk anlamında Uğur Yücel’in tahtına aday olduğunu göstermişti bu filmle.Yazı Tura, sinema adına hayata geçirdikleri dışında, Türkiye için tabu sayılan Güneydoğu sorununun insana yansıyan sosyal boyutlarını hayli cesur fırça darbeleriyle resmetmesi açısından da önemliydi.

Avustralya’nın Natural Born Killer’ı denebilecek Mark Brandon Read’in gerçek hikayesini anlatan 2001 tarihli Kasap (Chopper) geçen senenin hoş sürprizlerinden biriydi. Andrew Dominik’in yönettiği, yüz küsur kiloluk Eric Bana’nın oynadığı film kimi yönlerden kült olarak nitelendirebilecek sıradışı ve özgün bir yapımdı. Avustralya’nın Seinfeld’i olma yolunda ilerlerken bu rolü üstlenen Bana, böylesine uç noktada bir caniyi öyle inandırıcı, öyle gerçekçi şekilde canlandırıyordu ki tüyleriniz diken diken oluyordu filmi izlerken.

Yükselen değer Japon sinemasının önemli şahsiyetlerinden Takashi Mikee’nin iki filminin salonlarımıza uğraması önemli bir olaydı kesinlikle. Senede dört film çeken, her filminde farklı şeyler deneyen, kimsenin söyleyemediklerini, gösteremediklerini seyircisiyle paylaşmaktan çekinmeyen Takashi Mikee, dünya sinemasında son dönemde görülmüş en ilginç vaka çünkü. Mikee’nin izlediğimiz filmleri Ölüm Provası (Audition) ve Cevapsız Arama (One Missed Call) olmuştu. Ölüm Provası’rda Hitchcock tarzı aheste bir gerilimi tercih edip seyirciyi patlama noktasının bulunduğu zirveye sinsi sinsi taşımıştı Mikee. Cevapsız Arama’da ise olabildiğince “mainstream” takılıp “teen-slasher” atmosferinde popüler bir korku filmi yapmanın peşine düşmüştü. Şu kadarını söyleyeyim, filmlerin ikisi de beter korkunçtu.

En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Müzik dallarında Oscar’a aday olan Sisler Evi (House Of Sand and Fog) ise güçlü karakterlerine rağmen, öykünün de ön plana çıkabildiği, olağanüstü finaliyle hem seyircisini şoke eden, hem de gözyaşlarına boğan (Karanlıkta Dans’tan beri böyle trajedik bir final görülmemişti) bir film olmuştu. Yılın tartışmasız en iyi, en çarpıcı dramasıydı. Onun yakınına yaklaşabilecek kalitede diğer dramalara ise Bilinçli Seyircinin Listesi’ne de aldığımız Ondskan ve Machuca’yı örnek verebiliriz.

Geçen senenin en iyisini ise en sona sakladık. Quentin Tarantino’nun eteğindeki tüm taşları döktüğü Kill Bill Vol.1. Eleştirmenlerin çoğunluğu Kill Bill Vol.2’yi daha çok beğense de, ben şahsen birinci bölümü hiçbir filme değişmem. Ama toplamda Tarantino’nun bütün kültürel birikiminin muhasebesini yaptığı, onu bugünlere getiren bütün meraklarına saygı sunduğu muhteşem bir başyapıttı Kill Bill. Belleğinde bugüne kadar yer eden çizgi romanları, Japon animelerini, Mandarin karate filmlerini, B-tipi aksiyonları, Bruce Lee’yi, fetişik takıntılarla bağlı olduğu kadın ayaklarını, spaghetti western’leri teker teker anıyordu. Tarantino’nun bilinçaltı bir film şeridi gibi değil, film şeridi olup geçti gözümüzün önünde.

İşi bilenin listesi:

1. Kill Bill Vol.1 – Vol.2
2. Collateral
3. Ruhların Kaçışı / Sprited Away
4. İhtiyar Delikanlı / Old Boy
5. Hellboy
6. Riddick Günlükleri / Chronicles of Riddick
7. Belleville’de Randevu / The Triplets of Belleville
8. Audition / Ölüm Provası – Cevapsız Arama / One Missed Call
9. Kasap / Chopper – Kadın Avcıları / The Lady Killers
10. Sisler Evi / House of Sand and Fog

Her seyircinin listesi:

1. Ben, Robot / I –Robot
2. Truva / Troy
3. Van Helsing
4. Örümcek Adam 2
5. Son Samuray / The Last Samurai
6. Gothika
7. Harry Potter ve Azkaban Tutsağı
8. Medusa Darbesi / Bourne Supremacy
9. Soğuk Dağ / Cold Mountain
10. Köy / The Village – Kral Arthur / King Arthur

Bilinçli seyircinin listesi:

1. Yazı Tura
2. Ondskan / Şeytana Karşı
3. Motosiklet Günlükleri / Motorcycle Diaries
4. Machuca
5. Only Human
6. Hayatın İçinden / The Station Agent
7. Wilbur Ölmek İstiyor / Wilbur Wants to Die
8. Kutup Çizgisi Aşıkları
9. Super Size Me
10. Fahrenheit 9/11

Bu filmlere dikkat:

1. İsyan – Equilibrium
2. Shrek 2
3. Sky Captain ve Yarının Dünyası / Sky Captain and the World of Tomorrow
4. Gazap Ateşi / Man on Fire
5. Karanlık Sırlar / A Tale of Two Sisters

“Bu da film mi?” listesi:

Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi / Passion of Christ
Kalbin Zamanı
Kedi Kadın
Kirli Dans 2 / Dirty Dancing: Havana Nights
Acemi Prenses – Princess Diaries 2: The Royal Wedding

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA