Leone’nin kitabını yazmış adam: Roberto Donati (Asia Argento’nun da yüzünü yalamış kendisi!)

Üstünden epey zaman geçti. İtalyan Kültür’den ilginç bir panelin davetiyesi gelmişti. Sergio Leone Sineması ve Yeşilçam’daki Etkileri gibisinden bir başlığı vardı. Konuşmacılar ise Leone sinemasıyla ilgili bir kitap da yazan İtalyan sinema yazarı Roberto Donati ve merhum Geceyarısı Sineması dergisinin harika yazarı Cenk Kıral olacaktı.

Spaghetti Western yazılarını ilgiyle okuduğumuz ama dergi ömrünü tamamladıktan sonra bir daha kendisinden haber alamadığımız Cenk Kıral’ın konuya hakimiyetini yazıları sayesinde biliyorduk ama işi, İspanya’ya gidip o filmlerin çekildiği yerleri görecek kadar ileriye götürdüğünü panelde öğrendik. (Kendisiyle de bir söyleşi yapmıştık.)

Roberto Donati ile panel sonrası tanıştık. Oldukça genç bir sinema yazarıydı. Benim gibi çizgi roman müptelasıydı, hatta ülkesinde çizgi romanlar için senaristlik de yapıyordu. Zagor, Martin Mystere, Mister No ve Teks gibi çizgi romanların yayıncısı olan Bonelli’ye de geçenlerde Dampyr için bir senaryo verdiğini ama kabul edilmediğini söyledi. Donati ile ilgili diğer bir ilginç nokta da Dario Argento‘nun Mother of Tears filminde küçük bir rol üstlenmiş olması.

Ayak üstü ettiğimiz sohbet beni kesmeyince ve sonraki günlerde uzun soluklu bir söyleşi gerçekleştirdim kendisiyle. Muhabbet güzeldi, inanmıyorsanız buyrun okuyun…

Önce bize kendinizi bir tanıtın isterim. Kimdir Roberto Donati, daha da önemlisi necidir?


Yazmak için yetenek gerekiyor ama önemli olan günlük yazma pratiğine sahip olmak. Artık Internet var ve yazmak için gereken her şey de el altında. Bu da akla Truffaut’un değindiği paradoksu getiriyor: “herkesin ikinci bir işi var, ilk işleri sinema eleştirmenliği.”

Birkaç yıl öncesine kadar ben bile bu konuda net fikirlere sahip değildim. Bugün kendime yazar ve senarist diyorum. Yazdıklarım küçük şeyler olabilir – mesela blogum gibi – ama ben onları çocuğum gibi görüyorum. Önemli olan benim orada dünyayı ve insanları nasıl gördüğümü yazmam; diğerlerinin dünyayı nasıl gördüğü değil. Bu hoşuma gidiyor ve bana yetiyor. Ne olmak istediğime karar verememe sorunu, tarih ve sinema eleştirmenliği okuduktan sonra, hatta daha üniversitedeyken başladı. Eleştiri ve makale yazmaya o zamanlar başladım. (5000 adet yazlılı makale arşivine sahibim!) Sonra sektör dergilerine yazmaya başladım, ardından da site ya da gazetelere… Eleştirmenliği gazetecilikten hiç ayırmadım, ikisini de aynı tutkuyla sürdürdüm. Tabi bunlar 2004 yılında oluyordu. Günümüzde gazeteciliğe devam ediyorum, bunu hala heyecan verici buluyorum, ama eleştirmenlikle işim kalmadı sayılır. Sadece eleştiri yazma ya da okuma fikri beni artık sıkıyor. Zamanında ben de yazıyordum, evet; ama eleştirmenler, özellikle de genç olanları filmlerden ya da yönetmenerden bahsetmiyor, eserlerin üzerindeki perdeyi kaldırmayı başaramıyor, onun yerine o film ya da yönetmenle kurdukları bireysel ilişkiden bahsediyorlar. Bu yalnızca onların suçu değil tabi. Yazmak için yetenek gerekiyor ama önemli olan günlük yazma pratiğine sahip olmak. Artık Internet var ve yazmak için gereken her şey de el altında. Bu da akla Truffaut’un değindiği paradoksu getiriyor: “herkesin ikinci bir işi var, ilk işleri sinema eleştirmenliği.”

Sergio Leone hakkında bir kitap yazdınız? Onca ünlü italyan yönetmen arasından neden Leone?

Elio Petri, Pietro Germi, Mario Bava gibi diğer yönetmenler de olabilirdi tabi… sadece Leone’yi çok daha uzun zamandan beri ve çok daha fazla izlemiştim. Bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum: Leone benim en sevdiğim yönetmen değil, hatta ilk on listeme bile girmez belki, ama işte tam da bu yüzden onunla ilgili kitap yazmak istedim. Hoşuma gidiyor ama onun hayranı değilim, bana kalırsa da onun sinemasına yaklaşmak için bu çok doğru bir duygu; ne fazla uzak ne de fazla yakınım yani.

Bunları bir yana bırakırsak, Leone gerçekten “büyük” bir yönetmen, tekniğe sevdalı ama stil, dekor gibi şeyleri hemen hemen hiç kullanmıyor. Ekran öyle bir şey ki, gerçekte hatta rüyalarda bile mümkün olamayacak bir şeyi mümkün kılıyor. Leone de bunun farkındaydı ve filmlerine bunu aktarmayı çok iyi biliyordu. Ondan daha fazlasını istemek beni hiç ilgilendirmiyor, bu doğru olmaz.

Bize biraz kitabınızdan söz eder misiniz? Çoğunlukla Leone’nin hayat hikayesi mi, yoksa filmleri ve sanatı mı? Röportajlar var mı içinde, ya da fotoğraflar?

Kitabın adı Sergio Leone; L’America, la nostalgia e il mito (Amerika, nostalji ve efsane). Falsopiano Edizioni yayınlarından çıktı; www.falsopiano.com/sergioleone.htm adresinden online sipariş edilebiliyor. Aslında bu kitap Sergio Leone hakkında olduğu kadar Roberto Donati’nin de hakkında. Leone’nin nasıl olup da nostalji temaları, Amerikan hayalinin ve efsanenin gücünün etkisinde kaldığını araştırırken, kendimin de neden ve nasıl olup da aynı şekilde etkilendiğimi anlamaya çalıştım.

Monografiler ilgimi çekmiyor, sanki hepsi tek bir yönetmenden bahsediyor gibi. En tipik özellikleri de tekrar eden ve sıkıcı bir yapıya sahip olmaları. Ben bundan daha farklı bir yaklaşım getirmek istedim, çok yönlü ve analitik bir bakış açısı getirmekti niyetim: Leone’nin sadece üç filmine eleştirel açıdan bakmak yerine daha çok teknik açıdan bakmak istedim; ve bunlardan yola çıkarak şiirsellik ortaya çıkarmak, bir ya da ya da birkaç tematikten oluşan bir kilittaşı ortaya çıkarmak istedim. Daha fazlasını değil. Editöryal anlamda Truffaut’tan Hitchcock’a kadar yapılan söyleşileri model aldım; Leone’yle söyleşi yapamayacağıma göre onun rolünü de kendim üstlendim. Yalnız sadece kendi perspektifimden yola çıkan bir anlatımla kitabı sınırlandırmış olacaktım; oysa bana farklı bakış açıları gerekliydi. Bu nedenle aralarında tarihçişer, eleştirmenler, yazarlar, hatta çizerler gibi farklı disiplinlerden insanların yer aldığı, Sergio Leone ile uzun süre çalışmış bir sürü kişiyle röportaj yaptım.

Kitabın ilüstrasyonları için Luca Zampetti’ye teklif götürdüm. Onun “Bir Zamanlar Amerika” (C’era una volta in America)’ya ithaf ettiği bir karakteri görmüştüm ve onun bakışından çok etkilenmiştim. Ona kitapta analizi yapılan diğer filmler (Bir Zamanlar Batıda / Once Upon A Time In The West /C’era una volta il West ve Yabandan Gelen Adam / A Fistful of Dynamite / Giù la testa) için de çalışıp çalışmayacağını sordum, o da bu teklifi bir tür meydan okuma olarak görüp kabul etti. Sonuç muhteşem oldu; Luca’nın Roma’daki sergisi de Şubat sonuna kadar sürecek.

Leone’ni filmleri birer klasiktir ama aynı zamanda da popülerdir ve 7’den 70’e her yaştan izleyiciye hitap eder. Bunun sırrı nedir?


Bunlar yönetmenin bağrından kopup gelmiş ve aynı şekilde gönül verilerek çekilmiş filmler. Aklın duyguya üstün geldiği her çalışma muhteşem olacak diye bir şey yok. Bana göre “Once upon a time in America” filmi, Leone’nin üzerinde en çok düşündüğü ama nispeten daha az başarılı olmuş bir işi. Leone’nin filmlerini seven bir kitle var, o da tüm filmlerinde onları memnun etmeye özen gösteriyor. Tabi Leone jargonunda memnun etmek, onları pohpohlamak ya da şımartmak anlamına gelmiyor, daha çok provoke ediyor, kışkırtıyor ve onlara meydan okuyor. Buna rağmen beş yaşında, on beş, otuz, elli ya da yetmiş yaşında olun, eğer çok fazla snob değilseniz, filmlerini eğlendirici bulursunuz. Tabi daha olgun ve düşünceli birisiyseniz, içinde daha fazla ilginç konu bulabilirsiniz, ama temel olarak hepsi kolayca anlaşılabilecek özelliktedir. Pek çok kutu oyunu gibi, Leone de 0’dan 99 yaş arasına hitap edebilecek gerçek bir “oyun” gibidir.

Bu filmler İtalya’da ilk sökün ettiği zamanlarda entellektüel ve yüksek sanat düşkünü eleştirmenlerin tepkisi ne olmuştu Leone’ye karşı. Popüler işlere karşı tavırları bellidir bu kesimlerin neticede…

Sinemaseverlerin gözündeki başarısına rağmen, eleştirmenler hayli uzunca bir süre Leone’yi kaale bile almadı. Aslında eleştirmenle sanatçı arasında şöyle bir gerçeklik var: sanatçı, eğer gerçek bir sanatçıysa kendi zamanının ötesini görebilir; eleştirmen ise filme ve o filmin eksenindeki hikaye ile filmi yapan kişiye takılı kalır. Günümüzde kendilerini entelektüel bulan eleştirmenler, Leone’yi hala kaale almıyor, alsalar da onu sevmiyorlar. Ancak bunun aksine, Tarantino’ya bayıldıklarını söylüyorlar, oysa Leone olmasaydı belki Tarantino diye birisi de var olmayacaktı. Ben bunu hiç anlamıyorum.

Filmlerinden Leone’nin bir Amerika hayranı olduğu açıkça gözleniyor. Yine de Amerikalı yönetmenlerden daha gerçekçi bir Amerika resmi çizdiği söylenebilir kendisinin. Üstelik daha iyi westernler de çekti. Bunu nasıl başardı?

Leone’nin bir mükemmelliyetçi olduğunu söylerler. Belki de doğrudur, ama pek sanmıyorum. Aslında onun karakteri mükemmelliyetçi birinin karakterine benzemiyor, ama yine de filmlerindeki Amerika’nın asıl Amerika’dan bile daha gerçekçi görünmesi onun için çok önem taşıyor, çünkü, o gerçeği temsil etmek için efsanenin gücüne güveniyor. Bazı ayrıntıların gerçekleştirilmesinde, efsanelerin gerçeküstülüğünden yararlanıyordu. Fellini gibi Leone de gerçekliği, başkalaşım arasından gösteriyor: sinemanın özü de bu bana göre. Leone’nin iyi bir yönetmen olmaktan önce iyi bir hikaye anlatıcısı olması tesadüf değil. O kadar iyi bir yalancı ki, yalnlarına sonunda kendi de inanıyor: sinemayla uğraşan bir adam için bundan daha güzel ne olabilir ki?

Leone ile ilgili kitabınızda yer alan en ilginç hikaye nedir?

Kazların hikayesi… Leone, Fransa’da, Normandiya’nın köylerinden birindeymiş. Yemek için bir lokantaya girmiş, yemeğini yerken birbiri ardına kulakları sağır eden, silah sesine benzeyen sesler gelmeye başlamış. Duyduğu bu seslerden korkan Leone, lokantanın sahibine bu seslerin nereden geldiğini sormuş. Adam onu alıp lokantanın arka tarafına götürmüş ve seslerin kaynağını göstermiş. Meğer ünlü kaz ciğerinin kaynağı olan kazlar, o kadar irilermiş ki birbiri ardına ortalarından çatlayıveriyorlarmış. Ne acayip; müthiş bir hikaye!

Bir çizgi roman müptelasısın. O zaman belki İtalyanların neden bu kadar çok çizgi roman okuduklarını söyleyebilirsiniz bize? Ve neden Leone gibi Teks, Zagor gibi western öykülerine düşkün olduklarını? Leone, Bonelli ve diğer pek çok sanatçıda ortak bir sevda mıdır western?

Korkarım sen durumun farkında değilsin. İtalyanlar okumuyorlar. Sadece çizgi romandan bahsetmiyorum, hiçbir şey okumuyorlar: kitap, gazete, çizgi roman, dergi…. Üstelik İtalya’da çizgi romanlar sandığından daha az popülerler. Japon ve Fransız çizgi romanları bize çok geç geliyor. Popüler çizgi romanda Bonelli sektörde kendine ayrıcalıklı bir yer edinen tek “endüstri”, ama bu da bir istisna, kuralı bozmuyor.

Evet, Leone ve Bonelli, çizgi roman olsun sinema ya da edebiyat olsun, sanata karşı aynı popüler-entelektüel ruhu paylaşıyorlar. Amerika hakkında da aynı büyüyü hissediyorlar. Kim olduğunu hatırlamıyorum ama Tex çizerlerinden biri, bu Amerikan kahramanın yaradılışından çok uzun bir süre sonra Amerika’ya gitmiş ancak kendi hayalindeki Amerika öyle farklıymış ki resmen hayalkırıklığına uğramış.

Bilmiyorum sizin aranız nasıl onlarla ama benim en sevdiğim fumetti’ler Dampyr ve Nathan Never. Ya sizin?

Evet, onları biliyorum ve seviyorum; özellikle de Dampyr’i. Ama bilimkurgu hayranı olduğumu söyleyemem. Dampyr için Estonya’da geçen bir hikaye yazmıştım, ama Mauro Boselli (haklı olarak) beni durdurmuştu. Eskiden Dylan Dog’u çok severdim, artık o kadar sevmiyorum. Topolino’dan hiç bahsetmeyelim, artık esamesi bile okumuyor. Aslında bağımsız Amerikan çizgiromanlarını seviyorum, Adrian Tomine en iyisi.

Çizgi romanlar için senaryolar da yazıyorsunuz…

Pierfrancesco Prosperi ile birlikte, noir, erotizm, bilimkurgu (kendisi bu konuda uzmandır) ve fantezi gibi farklı türlere ait bir dizi kısa hikaye seçkisi yazmıştık. Bir de Nemrod için bir hikaye yazdım (Star Comics), ama basılıp basılmayacağını bilmiyorum. Dediğim gibi, İtalya’da yayın dünyası felakettir. İtalya’da artık genel kültürün ne olduğu bilinmiyor. Bunun kötümserlik olmadığının altını çizmek istiyorum, bu realizm.

Her zaman çizgi roman ve sinemanın birbirine çok benzediğini düşündüm. Filmlerin story-boardlar ile çekilmesi bunun bir kanıt. Çizgi roman okumanın yönetmene katkı sağlayan bir özellik olduğuna katılır mısınız?


Bazı durumlarda öyle olabilir, ama ben aslında bunun tam tersi olduğunu düşünüyorum. Görüntüleri temsil eden çizgi romanın dili sinemadan çok edebiyatın diline benziyor. İkisi de hareketsiz olduğundan, okurun hayal etme ihtiyacı açısından aralarında pek bir fark yok. Sinemada daha az hayal etmeye ihtiyaç duyuluyor, çizgi romanda ise okur hareketi gözünde canlandırmak zorunda; her şey bir çizim ile diğeri arasında gelişiyor ve senarist her zaman tüm görüntüyü olduğu gibi sunmayabiliyor. Pratt’in dediği gibi, çizgi roman gerçekten de çizimli edebiyat, sinema başka bir şey. Orijinal çizgiromana en sadık şekilde çekilen filmler de sadece bunu doğruluyor. Örneğin Sin City çizgi romanı, muazzam bir turnusol kağıdı gibi, ama filmde öyle görünmüyor. Film, çizgi romandan uzaklaştıkça (örneğin V for Vendetta gibi), daha iyi oluyor.

Siz Arezzolu’sunuz. Arezzo pek çok sanatçının, çizerin çıktığı bir coğrafya bildiğim kadarıyla.

Şey, aslında çoğu bayağı geçmişte kalmış insanlar. Rönesans dönemi Toskana’sından yani… İtalya kıskanılacak geçmişiyle ünlüdür, ama adı üstünde, geçmiş işte. Günümüzde ise yine altını çizerek söylüyorum, acı ama kültür kelimesinin içi boş artık. Eskiden şairler, yazarlar, müzisyenler, ressamlar vardı; Francesco Petrarca, Giorgio Vasari, Guittone d’Arezzo, Guido Monaco (müzik notalarının mucidi) Piero della Francesca… Gösteri dünyasına gelince, Gianni Boncompagni (Türkiye’de ünlü müdür bilmem) ve birkaç yönetmen var: Flavio Mogherini, Guido Zurli ve en ünlüleri Roberto Benigni; aslında doğuştan Arezzo’ludur, sonradan Prato’lu olmuştur. Bir de ne bileyim, Sergio Leone hakkında kitap yazmış birisi var.

Dario Argento’nun Mother of  Tears filminde küçük bir rol aldınız. (Filmin başında müzede kadını katleden üç iblisden biri oymuş.) Bu nasıl gerçekleşti.

Dario arkadaşım ve o filmde bana da bir rol verdi. Sinema aşkım korku filmleriyle başladı; benimen sevdiğim türdür. Film korkunç olmasına rağmen, ben çok eğlenmiştim. Dario Argento sette çok enerjiktir, çevresine de büyük bir enerji yayar. Günün sonunda, setten en son ayrılan kişidir. Bu beni çok etkilemiştir. Ama buna karşın büyük bir güvensizlik kaynağı da aynı zamanda. Oyunculara sahneyi iyi anlatamıyor, istediğini anlatamıyor ve senden nasıl oynamanı istediğini de sana anlatamıyor. Profesyonel oyuncuların bunu bilmesi gerekiyor ama benim gibi profesyonel olmayanlar için, bu karanlıkta yolunu bulmaya çalışmak gibi bir şey. Asia ile bir sahnede beraberdik, iblis kılığındaydım ve yüzünü yalıyordum.

Argento’nun son filmleri niye böyle kötü sizce. Niye Suspira, Inferno gibi filmler çekemiyor artık?

Buna verecek bir yanıtım yok, aslında bunun yanıtını ben de bilmek isterdim. Bunun, statüsünü korumaya çalışmanın yarattığı kaygının olumsuz etkilerinden kaynaklandığını varsayabilirim. Sürekli bir endişe hali, bu sete de yansıyor. Sanki sürekli onun her yaptığını, gülünç ve saçma bile olsa her zaman destekleyecek insanlarla etrafının sarılmasının devam etmesi isteği de bunda etkili oluyor olabilir; tabi bu tamamen benim düşüncem. Bana kalırsa o fazlasıyla geçmişine ve geçmişte yaptığı işlere bağlı kalmış; bunu yaratıcılığının önündeki bir engel gibi yaşıyor. Bazı röportajlarda kendini fazla ciddiye aldığını görmesem, aslında onun bu durumunu son derece insancıl ve üzücü buluyorum. O zaman da beni kızdırıyor! “Üçüncü anne” filminde, iblislerden birinde kurbana tecavüz etmek için uzayan sahte bir penis kullanmaya karar vermişti. Herkes bu fikir karşısında dehşete düşmüştü ama kimse bir şey söylemek istemiyordu. Neyse ki ertesi sabah sete geldiğinde bundan vazgeçmişti. Eğer üstünde düşünüp bundan vazgeçmemiş olsaydı, o sahte penis filmde olacaktı; görünen o ki çok az şeyi sabahları tekrar düşünmüş… Bana kalırsa istisnaları bir yana bırakırsak (Stendhal Sendromu, Masters Of  Horror bölümleri), Argento yıllar geçtikçe daha saçma, komik, gereksiz filmler yaptı.

Argento hakkında da bir kitap yazma ihtimaliniz var mı?

Hayır, sanmıyorum. Pelts (Masters Of Horror bölümü) üstüne bir bölüm yazdım ama burada bırakacağım. Onun filmlerini ve sinemasını analiz etmeyi başka uzmanlara bırakıyorum. Aslında, beni son yaptığı filmlerin de değer verilmeyi hakettiği konusunda ikna edecek birilerini bulabilmek isterdim. Eğer analiz bir hayranına aitse, onu her ne pahasına olursa olsun koruyacaktır. Eğer mantıklı biriyse, filmlerinden başka her şeyden bahsedecektir.