İflasın eşiğinde dolanırken baş döndürücü bir şekilde zirveye çıkan Marvel’in amiral gemisi olan X-Men serisi, 2000 yılında başlattığı devrimin sadık bekçisi olarak hala Marvel’in ve çizgi roman evreninin sinemadaki yolculuğuna yön vermeye ve kendi topraklarını korumaya devam ediyor. Son 5 yıla 20 film sığdıran ve bu süreçte maksimum kazanç için Hammer stüdyolarının piyasaya sürdüğü versus modunun her türlüsünü karşımıza getiren; bütün popüler kahramanlarına seriler, kıyıda kalmışlara vitrin, eskimişlere ferah başlangıçlar sunan Marvel elleriyle inşa ettiği piyasayı çabucak boğdu. Evet, iyi filmler, keyiflik işler çıkıyor ama 15 yılda 3 defa Spider-Man’i sıfırdan başlatmanın, her seriyi sakız gibi uzatmanın, Thor’dan Ant-Man’e, Black Panther’den Doctor Strange’e her kahramana birebir aynı formüllerle ayrı filmler çekmenin “maddiyat” dışında rasyonel bir açıklaması yok. Stüdyoya, alıcısı olduğu sürece, ekip işlerinin birinde 20 dakika görünen bir kahramana, ilk 60 dakikası “Peter Parker’ı örümcek soktu” faslından ibaret olan solo film çekerek parsayı toplamak tatlı gelebilir ama kimsenin süper kahraman filmi görmek istemediği günleri de hızla şimdiki zamana yaklaştırıyorlar. Neyse ki önce Deadpool (2016), şimdi de Logan bu gidişatın değişeceğine inanmayanlara bile umut saçacak vizyona sahip insanların galaksinin uzak köşelerinde hala mevcut olduğunu kanıtladı.

MARVEL’İN CASINO ROYALE’İ

Marvel, kendisiyle benzer sıkıntılardan muzdarip Bond serisinin (007’nin sorunları Marvel’a göre daha anlaşılabilir ve makul yıpranmalardan kaynaklanıyordu.) Casino Royale (2006) aracılığıyla yaptığı güncellemenin benzerini Logan’la yapıyor, daha doğrusu yapmayı amaçlıyor. Bütün formülleri tüketmiş, kendi kendisinin parodisi olma noktasına evrilmiş bir seriyi “öncekiler ne yapıyorsa onu yapmama” ve “çağdaş emsallerinden feyz alma” gibi çok basit yöntemlerle ayağa kaldıran Casino Royale’i kendine örnek alan Logan, tahmin ettiğimiz üzere, bildiğimiz ve alıştığımız Marvel filmlerine hiç benzemiyor. Tıpkı Casino Royale gibi öncekiler ne yapıyorsa onu yapmamak üzerine kurulu olan Logan, sırtındaki yükü attıktan sonra “ne yapmalıyım” kısmına geçiyor ve bu noktada dönemin moda yönelimlerinden olan bir türü, kendisine uzak başka türle harmanlamayı “hedef” seçiyor. Ana direkleri sağlama aldıktan sonra ince işçiliğe geçen ve kendi geçmişine uzanarak derinlik katmayı amaçlayan Logan, X-Men serisi dışındaki Marvel filmlerinin bir türlü beceremediği “külliyattan faydalanma” işini de layıkıyla yerine getiriyor. Salona gelen izleyicinin nerdeyse tamamının gerekli ön bilgi ve kabule sahip olduğunu fark eden (!) yönetmen James Mangold, (“Aman Allah’ım önceki filmleri izleyerek salona geliyorlar” aydınlanmasının yaşandığı anda orada olmak isterdim.) yan yollara sapmaya hiç gerek duymadan mutantların tamamen yenildiği bir dünyada çöle hapsolmuş, şoförlük yaparak para kazanmaya çalışan ve deliliğin eşiğinde dolanan kahramanlardan oluşan bir “karşı tabloyla” izleyiciyi selamlayarak bütün kozları ilk andan itibaren eline geçiriyor ve son ana dek bırakmıyor. Karşımızda Casino Royale kadar yenilikçi, türün kodlarını ters yüz eden ve emsallerine örnek olacak güçlü bir iş var ve buradan bir momentum yakalamak, hazır Logan yaş sınırına rağmen iyi de para kazandırmışken, tamamen stüdyoya kalmış durumda.

SÜPER KAHRAMAN FİLMLERİNİN SUNDOWNER’I

Wolverine (2013) gibi bir faciayla 3:10 to Yuma (2007) gibi vasat remake’ten edindiği tecrübeleri çok basit yöntem ve tercihlerle birleştirerek dört başı mamur bir süper kahraman filmi yaratılabileceğini kanıtlayan James Mangold, klasik ve spaghetti western türünün bitme dönemlerinde ortaya çıkan, türe veda özelliği taşıyan Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969) ve My Name Is Nobody’e (1973) benzer bir veda filmini Marvel evrenine gayriresmî olarak bahşediyor. Westernin tıkandığını ve ölmek üzere olduğunu fark eden George Roy Hill, Sergio Leone, Tonino Valerii gibi isimlerin türün tarihsel seyrini filmin ana malzemesi haline getirmesinden feyz alan ve kendi filmografisiyle gerçekleştirdiği hesaplaşmanın bir benzerini yapması için Marvel’a davetiye çıkartan Mangold, stüdyonun yaşadığı tıkanmanın süper kahraman filmlerinin sonunu getirebileceğini vurgulayarak özelde X-Men serisine, genelde süper kahraman filmlerine minik, duygusal ve üzücü bir veda niteliğinde bir eser inşa ediyor. Filmin ortalarında uzunca gösterilen ve Logan ile Laura arasındaki ilişkiye rengini veren Shane’i (1953) de denkleme dahil ederek filmin western yönünü perçinleyen yönetmen, yaş sınırına takılmamanın verdiği avantajla spaghetti westernler kadar kanlı, klasik westernler kadar duygusal bir süper kahraman sundowner’ı yaratıyor. Türün geleceğini ve Logan’ın tür içindeki yerini tarih belirleyecek ama Mangold’un bir yandan türe yeni yollar açarken diğer yandan veda töreni düzenlemesi takdire şayan bir iş.

DC’nin yıllardır deneyip de yapamadığı çoğu şeyi bünyesinde toplayan Logan, Marvel evreninin zirvelerinden biri ve filmin üzerinden türün tarihine bakmak, geleceğine dair öngörülerde bulunmak mümkün. Açtığı kanaldan ilerleyen filmler mutlaka olacaktır ama bu eserlerin türün ömrünü kısaltacağı mı yoksa uzatacağı mı meçhul; en iyisi kolay kolay emsaline rastlanamayacak olan Logan’ın keyfini sürüp işi olacağını bırakmak. Ne de olsa kanlı, tozlu, buruk bir süper kahraman westerni izleme fırsatı her zaman karşımıza çıkmıyor.

Paylaş

HENÜZ YORUM YOK