“… Düşmanımız kötü insanlar değildir, kötülüktür.
Bizim düşmanımız zulmeden insanlar değil, zulümdür.”
İstanbul Hatırası (sy. 249)

İki yıl önce kaybettiğimiz Füsun Akatlı, Edebiyat Defteri kitabında Adalet Ağaoğlu’nun Üç Beş Kişi romanının son cümlesine vurgu yaparak yazısına şöyle başlar: “Okuduğum bütün romanlar sahici bir başlangıçla bitsin istedim.” Hiç şüphesiz ‘sahici’ ve ‘hakikat’ gibi kelimeler bir yazarın en önemli mihenk taşladır. Roman büyülü bir aynadır çünkü. Yazar için yazdığı roman ne kadar büyük bir iddia ise okur içinde bir o kadar derin girdaptır.

Ertekin Akpınar

Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası romanına ‘sahici’ olma merkezinden bakarak konuşmaya çalışmak sanırım bu yazıya daha doğru bir giriş olur. Onun için romanın şu bitiş cümlelerinden başlayalım: “İstanbul’a bakıyorduk denizden. Bizim İstanbul’umuza, çalınmış hayallerin şehrine… Talan edilen anıların başkentine… Yağmalanmış mutlulukların payitahtına… Kırılmış insanların kalesine… Kaderlerin kraliçesine… Zorbalığın ele geçirdiği güzelliğe… Sinsiliğin bayrak diktiği zafere… Açgözlülüğün işgal ettiği berekete… Kendi kanımızı sunmaktan başka çaremiz kalmayan şehrimize; sokağımıza, bahçemize, evimize, mezarımıza… İstanbul’a bakıyorduk denizden: Nevzat, Demir bir de ben. Sisler içindeydi İstanbul…” İstanbul: Doğunun ve Batının kesişimin noktası, uygarlıkların beşiği, imparatorluklarının hüküm sürdüğü şehir yeryüzünde ismi en çok değişikliğe uğramış bir merkez, dahası kesişim nokta’sıdır. Ahmet Ümit yeni romanı İstanbul Hatırası romanında işte bu merkezi ve kesişim noktasını temel alıyor: Yeditepe (ki dünya da yedi tepe üstüne kurulmuş yedi şehir vardır), yedi cinayet, yedi sikke… Yazar, işlenen cinayetlerin eşliğinde roman her sayfasında an ve an hüznün, yaşadığı hayata ihanet edenlerin ve kayıp giden bu maziyi cehenneme çevirenlerin duygusunu ve o duyguyu yaratan bir hayatın izleri sürüyor.

Yazarın ya da İstanbul Hatırası’nın Tutkusu

Çok klasik ve klişe bir söylemle söylemek gerekirse, toplumların ve toplulukların ‘ortak hafıza’sı vardır. ‘Ortak hafıza’ ve ‘ortak kod’lar o toplumların aslında o toplulukların ‘ruh kimliği’ni yansıtır. Bu kimlik o toplumların kendilerini bir düşünce etrafında var eden sessiz bir toplanma biçimidir aslında. Bütün bunlar alışkanlıkları, gündelik hayatı, beden dilini, jestleri, jargon’ları ifade eder. İstanbul Hatırası romanında Ahmet Ümit gündelik hayatın dil’ini, geçmişin ortak hafızasında duran ortak kodlarla -mekânlarla- çok tuhaf, çok acayip, çok şaşırtıcı bir kurguyla okuyucusunun karşısına çıkıyor. Romanın bütününde yazarın kullandığı dil ve kurgudaki sadelik daha ilk sayfalardan itibaren hemen okuyucusunu içine doğru çekiveriyor. Ve romanın temel yapısı ve anlamı ‘sahici’likle yol alan bir duygunun iz’lerini sürüyor. Romanın temel başarısı da tam da burada başlıyor.

Heidegger, “metin hakikatin projesidir” demişti Frankfurt Okulu’nun temellerini atarken. Öyledir de. Yazarlık sözcüklerle baş edebilme, onlarla baş başa kalma, hayatı ve kendi kişisel macerasını sınarken dünyaya katlanma halidir aslında. Ahmet Ümit’in, İstanbul Hatırası romanın özeti tam da budur aslında. Uygarlıkların beşiği bir tarihin cehenneme dönüşünün bir projesidir yazılan bu roman. Hayata tanıklık ederken, İstanbul gibi yaşanılası bir cennettin cehenneme nasıl döndüğünün ‘hakiki’ bir projesidir aslında. Gelin yazarın şu cümleyi tekrar okuyalım: “İstanbul’a bakıyorduk denizden. Bizim İstanbul’umuza, çalınmış hayallerin şehrine… Talan edilen anıların başkentine… Yağmalanmış mutlulukların payitahtına… Kırılmış insanların kalesine… Kaderlerin kraliçesine… Zorbalığın ele geçirdiği güzelliğe… Sinsiliğin bayrak diktiği zafere… Açgözlülüğün işgal ettiği berekete… Kendi kanımızı sunmaktan başka çaremiz kalmayan şehrimize…” Hidegger’den başladık o zaman Walter Benjamin’le devam edelim: “Gerçeğin kendisinden kopma isteği hiçbir çağda bu kadar özgürlüğü içermedi”. O özgürlüğün artık edebiyatta saklı olduğu Don Kişot’un yazıldığından beri biliyoruz. Bunu şunun için söylüyorum: Hakikat -gerçek demiyorum- yazının gücünü yenemedi. İstanbul, İstanbul Hatırası’nda ki kadar tutkuyla bir bağlılığı anlatmadı bize. (Burada Sermet Muhtar Alus’un, İstanbul Ansiklopedisi ve Murat Belge’nin, İstanbul Gezi Rehberi’ni tenzih ederim, ki onlarda roman değildir zaten.)

İstanbul Hatırası’nda yazarın gerçek mekânlarla bağlı kalarak kullandığı kurgu ve dil, okuyucuyu romanın hemen başında -tarihi mekânlarda (Sarayburnu, Çemberlitaş gibi) işlenen- seri cinayetlerle kendini içine çekiyor. Güçlü bir arka plan örgüsünün yedi tepe, yedi sikke ve yedi cinayetle okuyucunu hemen içine çekiveriyor İstanbul Hatırası… Başkomiser Nevzat, Komiser Ali ve Zeynep tuhaf bir labirentin içinde geçmişin izlerini sürüyor. Her cinayetin bir referansı var, her hareketin bir amacı: “Üç kurbanın üçünün de elleri başlarının üzerinde ok ucu biçiminde kavuşturulmuştu. Ayakları ise okun yaya geçirilen arka tarafı gibi açılmıştı. Yani üç kurbana da ok şekli verilmişti. Üçünün de parmak uçları bir sonraki kurbanın bırakılacağı yeri gösteriyordu.” (sy. 305) Bütün bunları işaretlerin ve anlamın izini sürek için yazar okuyucusuna beli referans noktalını sunsa da asıl temel arka planda Ahmet Ümit’in anlatmaya çalıştığı yapı veya anlayış masumiyetin yitirilişidir aslında. Tutkuyla bağlandığı şehrin nasıl ellerinden kayı gittiğinin bir hikâyesidir, bir ağıttır, sessizce mırıldadığı bir ıslıktır aslında…

Masumiyetin Yitirilişi

İyimser bir bakış açısının romanın bütüne hâkim olan en önemli ‘duygu’ olduğunuz söyleyebilirim İstanbul Hatırası için. Hatta o kadar iyimser bir duygu hâkim ki, romanda neredeyse bildiğimiz türde kötü adam yok denecek kadar az. Buna veteriner Demir ve şair-mimar olan Yekta bile dâhil. İşte bu nokta da Ahmet Ümit polisiye roman kalıplarını ters-yüz ediyor. İyilik ve kötülüğü sırlarını açığa çıkarmaktansa ‘iyi’likteki ‘kötü’lüğün (Demir ve Yekta’nın özelinde) izini sürüyor. Maddi dünyanın manevi dünyaları nasıl tahrip ettiğini onları nasıl yıkıcı bir hale dönüştürdüğünü gözler önüne sürüyor: “İki maktulün de ortak yanı paranın onları değiştirmiş olmasıydı.” (sy. 151) Merhametin kaybolduğu, inancın yitirildiği noktalarda yazar kahramanlarını yine de çok hırpalamıyor.

Çok söylenen beylik laflardandır: “Ne kadar çok kötü karakteriniz varsa eseriniz o kadar iyidir” diye. Ahmet Ümit‘in bunu İstanbul Hatırası’nda ters yüz ettiğini söyleyebilirim. Hatta şair Yekta’nın, öldürdüğü insanlar için Komiser Nevzat’a, “Onları hayatımıza bir anlam kazandırmak için öldürdük… Yaşamımızın bir nedeni olsun diye.” (sy. 553) “Bütün bu yaptıklarımız, ellerimizden kayıp giden bir hayatımıza bir anlam katmak içindi.” (sy. 555) demesi aslında yaşadığımız hayata acımasızca yapılan kötülüğü özetini taşımanın yanında hayata müdahale etme bilincinin de yarılma’sını anlatıyor.

Polisiye romanlarda çok bilenen klişeler vardır. İstanbul Hatırası’nda Ahmet Ümit‘in o çok bilenen kod ve kurallara bağlı kalmayan bir yazar olduğunu görüyoruz. Diğer romanlarında olduğu gibi İstanbul Hatırası’nda da romanlarında ‘kavram’ı esas alan, ‘temel anlam’ duygusunu bütünlü bir kurguyla ve akıcı bil dille okuyucusuna seslenen bir yazar olduğunu görüyoruz.

Ahmet Ümit en kestirme yoldan, okuyucusuna ‘iyi polisiye’nin ‘iyi edebiyat’ olduğunu bir defa daha gözler önüne seriyor. Emily Dickonson bir şiirinde, “much madness is the divinest sense to a discerning eye” diyordu. Yani “delilik, ayırt edebilen göze göre en kutsal mertebedir.” Yazar bu romanında işte bu iyiliğin ayırt edilebileceği tarafı tutuyor. Kısacası İstanbul Hatırası başladığı sahicilikte yol alan ve sona erdiği yerde şaşırtıcı bir hamleyle okuyucusunu boşluğa bırakan bir roman.

İstanbul Hatırası

Ahmet Ümit

Everest Yayınları,

2010, 565 sy.

1 YORUM

CEVAPLA