Memduh Ün: “Ayşecik filminde 4,5 yaşında bir çocuğa ben başrol oynattım. Bugün böyle bir riski hangi yönetmen alır?”* (Bölüm 2)

Memduh Ün

Ertekin Akpınar imzalı 10 Yönetmen ve Türk Sineması adlı kitapta yer alan bu röportaj 10 Aralık 2004 tarihinde Ayhan Işık Sokak’taki Uğur Film’de yapılmıştır. Röportajın ilk bölümünün ardından ikinci kısmını yayımlıyoruz.

Ertekin-Akpınar Ertekin Akpınar

Bu arada futbol oynuyor muydunuz?

Evet. Beni idare ediyorlardı. Filmlerde fark edilmemek için adımı Turhan Ün diye kullanıyordum. Damga, Karadeniz Postası ve Hayat Acılan‘nda da Turhan Ün‘düm.

Sinemacı olmaya karar vermiş miydiniz?

Yönetmen olmak istiyordum. Önce asistanlık yapmak istedim. Seyfi Havaeri beni asistanlığa almadı. Baha Gelenbevi‘ye haber gönderdim, “Asistanlık yapmak istiyorum, bunun için para istemiyorum,” dedim. O da almadı. Ben hiç asistanlık yapmadım. (Gülüyor)

damga filmiÇalıştığım işyerinden ve antrenmanlardan çok kaytardığım için antrenörümle aramda bir sorun oldu. 1953 yılında futbolu bıraktım. 1954 yılma geldiğimizde bizim filmlerimizde çalışan Mine Coşkun, bir arkadaşıyla birlikte Coşkun Film şirketini kurmuştu. Bu arada Doktor film çekerken, çoğu zaman oyunculara rol tarifi falan da yapıyordum. Bir gün Mine (Coşkun) beni çağırdı. “Biz bir firma kurduk. Doğru düzgün film yapmak istiyorum ve sana güveniyorum. Gel bir hikâye bul ve bu filmi sen yönet” dedi. Ben onlara, İlhami Sefa‘nın, Hacı Şakır Ailesi’nin Esrarı diye bir eserini önerdim. Kan davası konusunu işliyordu. Hikâye, Erzurum’un oralarda geçiyordu.. Ben de, “Oralara gitmeye gerek yok, Uludağ’da çekeriz,” dedim. Daha ilk günden, “Avrupa’nın en iyi yönetmeniyim,” diye filme başladım. İyi bir film yapmak için iddialıyım. Uludağ’da ekibe korkunç eziyet ediyorum. Sabah 5’te kaldırıyorum. Neyse, bir süre sonra para bitti, İstanbul’a döndük. Bir hafta bekledik, para bulundu, tekrar Uludağ’a gittik, iş o kadar uzadı ki, yapımcı benden yaka silkiyor. Sekiz-dokuz gün daha çalıştık, İstanbul’a döndük. İstanbul’da da çekilecek sahneler var.

Hayat AcılarıBu arada filmler yıkandı. Filmi kurguladım ve “Bu kadar kötü bir filmi ben nasıl çektim” diye dehşete düştüm. Çok kötü bir film çekmiştim. Hatta arkadaşlarımla boğaza bir yere gittik. Bir kadeh votka içmiştim. Çok fena oldum. Ertesi gün dedim ki, “Filme benim adımı yazmayın, senaryoyu size geri vereyim, bundan sonraki alacağımdan da vazgeçeyim,” deyip anlaştık. Filmi, Mehmet Muhtar tamamladı. Filmin dörtte üçünü ben çekmiştim. Dörtte birini de Mehmet Muhtar çekti. O film, Coşkun Film’in son filmi oldu. Film sinemada iş yapamayınca bir daha da film yapamadılar. Bu filmler maalesef yandı. Çok üzülüyorum bu filmlerin bugün olmamasına. Hayat Acıları ve Damga da yandı.

Bu dönemde yanılmıyorsam Reha Yurdakul’la çalışıyorsunuz…

Reha Yurdakul benim arkadaşımdı. Ailesinden kendisine miras kaldı; 11.500 lira. Dedi ki, “Sen benim arkadaşımsın, bununla bana bir film yapacaksın.”

Pars Film adına mı?

Pars Film’i kurmamıştı daha. Bizim de durumumuz biraz iyileşmişti, paramız vardı. İşletme hakkımız vardı. Bana bir hikâye anlattı. Ben dedim ki, “Bu hikâyede iş yok.” O aralar bir Fransız filmi görmüştüm. Kadın evliydi, bir kardeşi vardı. Kötü bir suçtan dolayı polisten kaçıyordu. Kocasına da bunu anlatamıyordu. En son kocası bu durumun farkına varıyor. İzlemeye başlıyor. Sonra da gidip onları vuruyor. Reha’ya dedim ki, “îşte bu filmden yola çıkalım.” İki-üç saatte, Yetim Yavrular filminin hikâyesini oluşturduk. Eee, ne yapalım? Kız gelsin, üvey anne olsun. Çocuklar kaçıp derelere düşsün, köpekler saldırsın. Bir çiftlikte adam alsın, onları büyütsün. Sonra hapse düşsün, daha sonra gangster olsun. Sevdiği kıza aşık olsun, vs. vs.. İşte ne varsa başına gelsin, (gülüyor)

Yetim YavrularKalıbı biz ezberlemiştik. 1950’li yılların ticari formülü şuydu: Çocuk olacak, şarkı veya türkü olacak, dansöz olacak, koyu bir dram olacak, ezan olacak, mezar olacak, kavga olacak. Hepsini bir filmin içine yerleştireceksiniz. Senaryoyu ben yazdım, baş rollerden birini oynadım, yönettim ve kurguladım. Avni Dilligil diyalogları yazdı. Ve film çok büyük iş yaptı. Artık yönetmenliğe başlamıştım.

Bir arayışınız var mıydı?

Evet, vardı. 1954-1959 yılları arasında 7-8 tane melodram çekmiştim. Bu arada Talat Emin diye bir ressam vardı. Özellikle Taksim sineması için çok güzel fenerler (eskiden sinemaların önlerine yapılan resimli büyük bilbordlar) yapıyordu. Bu kişi bana, Ayşe’nin Çilesi diye bir film çektirdi. Daha sonra Kuşçu isminde, Aydın Arakon, Metin Erksan, Muammer Çubukçu‘nun yazdığı bir tretman getirdi. Harika bir konuyla karşı karşıyaydım. Tretmam okuması için Doktor’a verdim. O benden daha deneyimli tabii. “Ya, bundan bir şey olmaz” dedi. Ertem Göreç‘e okuttum. “Yok, bundan iyi bir film olmaz,” dedi. Çıldıracağım. Ama bu bana iyi bir film olacakmış gibi geliyor. En sonunda Atıf Yılmaz‘a gönderdim, “Harika, yalnız jön iki yerde dayak yiyiyor. jön, dayak yemesin,” dedi. “Peki,” dedim. Daha sonra, senaryonun içerisine girdim ama çıkamadım. O zaman Atıf’ı çağırdım. Konuştuk. “Yapamam,” dedi, “İdiaalı bir film çekeceğim.” Kumpanya‘ya hazırlanıyordu, ikimizin de filmi aynı zamana denk geliyordu. Uzun uzadıya düşündüm. Şimdi, Atıf’ın sinemasına da çok güveniyorum. Dedim ki, “Atıf, dört gün sabah 9’da gel, akşam 5’de git. Her gün 500 lira vereyim.” Kendi cebimden verecektim bu parayı. Atıf, istemeye istemeye razı oldu. O, ben ve Ertem Göreç, Arnavutköy’de bir evde toplandık. Senaryoyu oluşturduk.

Atıf YılmazAtıf Bey anılarından o günlerden bahsederken, “Çok iyi paraydı, reddedemedim,” diyor.

İyi para olmaz olur mu!

Evet, senaryoyu bitirdiniz?

Mekân bakmaya başladık. Hiçbir yeri beğenmiyorum. En sonunda bir konağı gördüm. “Tamam,” dedim. “Bu konak bu film için yapılmış” Ertem, “Sen çıldırdın mı? Burada film mi çekilir?” diye karşı çıktı. “Ertem’cim, burada çekelim bu filmi,” dedim. Ondan sonra gidip, Turgut Ören‘i buldum. Turgut Ören, şip-şak fotoğrafçılıktan gelme müthiş bir kameramandı. Türk sinemasında heykeli dikilecek adamdır. Çalışırken her şeyi beğenmez, birçok şeye karşı çıkardı. Film çok başarılı oldu. Filmin gösterimi sonrasında şok oldum. Adalet Cimcoz, Selmi Andak gibi elit tabakadan bir izleyicinin karşısına çıkmıştı. Benim etrafımı sardılar. Neredeyse elleriyle beni havaya kaldıracaklar. Sarhoş oldum. Film hakkında çok güzel yazılar çıktı. Böylelikle sinemada, Memduh Ün olarak tanınmaya başladım.

1960 yılına geldik.

Ateşten DamlaBu yıllara geldiğimizde Doktor’un yaptığı filmlerin ticari başarı kazanmadığı, benim yaptığım melodramların Zeyneb’in intikamı, Bahtı Kara Zeynebim, Piç gibi ticari başarılar kazanmasıyla, “Doktor’cum, sen işletmenin başına geç, ben de film üreteyim,” dedim. O da, “Ben sanatçıyım, yönetmenliğe devam edeceğim,” dedi. “O zaman ayrılalım,” dedim. Emin olun, doktorla hiçbir hesap-kitap yapmadık. Çok iyi bir adamdı. Babası da bestekâr Agop Efendi‘ydi. Çok muhterem bir insandı. Dostlukla ayrıldık. Ben Uğur Film’i kurdum. Yaptığım ilk film, Ölüm Peşimizde‘ydi. Oraya gelmeden önce Naci Duru‘yla ortak olarak Mükerrem Kamil Su‘nun aynı eserinden Atıf Yılmaz‘ın senaryosu, Ali Kaptanoğlu‘nun (Attila İlhan‘ın takma ismi) diyaloglarını yazdığı Ateşten Damla’yı yaptım. O dönem eleştirmenler filmin diyaloglarını kitabî bulmuşlardı.

Yine aynı yıl içerisinde Metin Erksan Gecelerin Ötesi’ni yaparken siz de Kırık Çanaklar’ı çekiyorsunuz. Bu yıllar içerisinde senaryoda, Halit Refiğ, Lütfi Akad, Vedat Türkali, Ali Kaptanoğlu (Attila İlhan) gibi toplumcu gerçekçilik yanı ağır basan kişilerle çalışırken, diğer taraftan yabancı filmlerden uyarlamalar ve bunun yanında Kerime Nadir uyarlamaları yapıyorsunuz- Bu dengeyi filmlerinizde nasıl kurabiliyordunuz?

Ben Üç Arkadaş’ı yaptıktan sonra, onun sarhoşluğu bir süre bende devam etti. O film bana, artık her türlü filmi çekebilirim duygusu verdi. Ayşecik, Ateşten Damla, Üç Arkadaş filmlerinde müspet eleştiriler almışım. Kerime Nadir uyarlaması Boş Yuva filmini yapmamı istediler. Fakat çok kötü bir senaryoyla karşı kaşıyaydım. “Halit (Refiğ), gel sen şunun senaryosunu yaz,” dedim. Yazdı ve onu çektim. Daha sonra, Vedat Türkali‘yle Ölüm Peşimizde filminin senaryosunu çalıştık.

Üç Arkadaş

Fakat filmi çekmeye başladığım zaman çalışmamızı bitirememiştik. Ben avantür çekmek istiyordum. O ise filmin avantür olmamasını istiyordu. Kısacası, filme başladığımızda elimizde senaryo yoktu. Finali yoktu. Sabahları Bülent Oran sete geliyordu. Çekeceğim sahnenin diyaloglarını yazıyordu. Ben onları rötuşlayıp öyle çekiyordum. Filmi çekip kurguladım ama sonu yok. O zaman aramızda güzel bir dayanışma vardı. Metin (Erksan), Atıf (Yılmaz), Lütfi (Akad), Halit (Refiğ) hep beraber stüdyoya gittik, filmi izledik. Sonra da, “Bu film nasıl biter?” dedim. Hepsi bir şey söyledi. Bir final çıkardık. Onu da çekip bitirdik. Film çok iyi gişe yaptı. Atlas sinemasında iki hafta oynadı.

muharrem gursesErman Şener, Yeşilçam ve Türk Sineması kitabında sizin için şu tespiti yapıyor: “Birçok eleştirmence, 1958 yılına kadar çevrilen Türk filmlerinin en iyisi olarak nitelendirilen Üç Arkadaş, 1954 yılında yönetmenliğe başlayan ve Üç Arkadaş’a kadar Gürses ekolünün en önde gelen yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Memduh Ün imzasını taşıyordu.” Bu tespite katılıyor musunuz?

Katılıyorum. Muharrem Gürses ne çekiyor? Melodram. Ben ne çekiyorum? Melodram. Ben ondan sonra sinemaya geldiğim için onun ekolünden oluyorum, (gülüyor)

Sizi etkileyen yönetmenler kimlerdi?

Hiçbir yönetmen beni etkilemedi.

Dünya sinemasından?

Yok. Birçok yönetmenin birçok filmini beğenirim. Michael Curtiz‘in Casablanca’sını herkes beğendiği gibi ben de beğenirim. Orson Welles‘ın Yurttaş Cane’ini, Otello‘sunu beğenirim. John Ford‘u, William Wyler‘ı beğenirim.

Kendi tarzınız üzerine neler söylemek istersiniz?

 Ben bir şeyi okuduğum zamanı kendime göre bir üslûp belirlerim. Ölüm Peşimizde için yazılan yazılara bakın, orada, “Bugüne kadar sinema dilini kullanan en iyi yönetmen,” ifadesini görürsünüz. Ben sinema dilini çok iyi kullandığım için her türün altından çok kolay kalkarım diye düşünmüştüm. Ama sonradan öyle olmadığını öğrendim. Gene de yıllar sonra Bütün Kapılar Kapalıydı filmini çektim. 1951 yılından 1992 yılına kadar aynı zamanda yapımcılık yaptım. Yapımcılık, yönetmenliği törpüleyen bir iştir. Şimdi bir yönetmen olarak sizin sermayeniz yok. Filmi neyle yapıyorsunuz? İşletmeler var: Adana, Kayseri, Zonguldak, Ankara, İzmir. Parayı onlar veriyor. Diyor ki, “İki tane Ayhan Işık filmi olacak, biri avantür. Fatma Girik olacak,” vs…

MBDCIKA EC019

İşletmeler piyasayı belirliyor…

Evet, belirliyor. Ben yönetmenlikle yaşamıyorum ki. Yapımcılık yanım da ağır basıyor. Onların doğrultusunda filmler yapıyorum. Yılda 6 film üretiyorum. Beynim onlara çalışıyor. Hemen gelen teklifi değerlendireceksiniz. Senarist bulacaksınız, oyuncuyu ikna edeceksiniz, ekibi toparlayıp çekeceksiniz, vs.. Yapımcılık, senelerce benim yönetmenliğimi yedi. Yapımcılık hegemonyasından kurtulduktan sonra kendi kafama göre işler yapmaya başladım. Bütün Kapılar Kapalıydı işte bu dönemin ürünüdür. Hayatımı paylaştığım Fatma Girik‘le Gün Ortasında Karanlık filmini yaptım. Sonra yurt dışındaki festivallerde başarı kazanan, Muzaffer İzgü’nün Zıkkımın Kökü’nü yaptım.

Zıkkımın KöküBir yönetmen olarak o kitapta sizi çeken şey neydi?

Oradaki çocukla kendi çocukluğum arasında paralellik kurdum. Bir de benim tanıdığım bir dünya orası. Askerliğimin bir kısmını Adana’da yapmıştım. O bölge insanını, o küçük dünyanın insanlarını tanıyorum.

Oyuncu seçiminizde ne tür ayrıntılara dikkat ederdiniz? Hangi ayrıntılar o oyuncuyu belirlemenizde etkili olur? Bütün Kapılar Kapalıydı filminde Aslı Altan ve Uğur Polat vardı. Bu oyuncuların o rollerin üstesinden gelebileceğinize nasıl inanıyordunuz?

 Hikâyeyi kafamda canlandırırım. Ve ona uygun insanlar arıyorum. “Aman çok iyi oyuncu olsun,” diye bir kaygım yok. Görüntü olarak oraya uyacak, o karakteri taşıyacak oyuncuyu arıyorum. O kim olursa olsun, “Ben onu oynatırım,” diyorum. İster sokaktan aldığım birisi olsun, isterse başka biri. Zıkkımın Kökü‘nü çekeceğim zaman bir kız oyuncu arıyordum. Bir gün, Uğur Film’e gelirken sokakta bir kadın gördüm, yanında da güzel bir kız vardı. Büroya geldiğimde, hemen birini sokağa gönderdim, “Gidip şu anne ve kızını buraya getirin,” dedim. Getirdiler, hakikaten küçük kız filmde oynamak istiyormuş. Hayatında hiçbir filmde oynamamış. O küçük kız, Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı. Biri daha vardı. Onu da Adana’dan bulurum diyordum. Bulamadım. Prodüksiyona yardım eden Aynur Gültekin diye, on altı-on yedi yaşında bir kız vardı. Ona, “Seni oynatacağım,” dedim. “Ben oyuncu değilim,” dedi. Ama oynattım. İyi de oynadı. Oyuncu seçiminde kendime güveniyorum. Aslı Altan‘ı seçerken, benim kafamda bir kadın görüntüsü vardı. Hikâyedeki kadının görüntüsü, soğuk, mesafeli, sert hatları olan biriydi. Bu, Aslı Altan‘a çok uyuyordu. Uğur Polat‘ı bir dizide görmüştüm. Düşünebiliyor musunuz, Ayşecik filminde 4,5 yaşında bir çocuğa ben başrol oynattım. Bugün böyle bir riski hangi yönetmen alır?

*** Devam edecek… ***