Jane Campion‘un Parlak Yıldız (Bright Star) filminin vizyon tarihi ötelenince 2009 İstanbul Film Festivalinde izleyiciye sunulan Danimarka filmi Belalı Sular (DeUsynlige) sessiz sedasız gösterime girdi. Dağıtımcıdan kaynaklandığını sandığım bu aksaklık, oldukça iyi bir dramayı -azıcık da olsa- gündemimize getirdiği için hayırlı oldu yani.

Deniz AKHAN

Yüzeysel tanımlamalar ve değerlendirmelerle üzerinden geçmek istemediğim bir film Belalı Sular. Bu nedenle yazıyı filmi seyrettikten sonra okumayı tercih edebilirsiniz.

Filmi başlatan dramatik olay şu: Jan Thomas ve arkadaşı kafe önünde duran bir bebek arabasını kaçırırlar. Aslında hedefleri çantadan alacakları üç-beş kuruştur, arabadaki çocuk ise hesaplanmamış bir unsurdur. Üstüne üstlük çocuk onları tanımaktadır. İki kafadar panikleyip ne yapacaklarını tartışırken çocuk kaçmaya başlar, koşarken düşer ve kafasını çarpar. Daha sonra Jan Thomas’ın o küçücük bedeni nehrin akıntısına bırakırken görürüz. Jan Thomas’ın hapisten çıkması ile gelişme evresine geçeriz.

Büyük bir suçun ve günahın ardınan suçlunun hayata devam etme çabası deyince aklıma üç film geliyor. Boy A (2007), Seni O Kadar Çok Sevdim ki… (Il y a longtemps que je t’aime, 2008) ve Tutku Oyunları (Little Children, 2006). Ancak bu üç film, farklı durumları anlatsalar da madalyonun hep tek tarafına, suçluya bakan filmlerdi. Genel olarak mağdurun bakışını yansıtan filmlerse daha sık karşımıza çıkar, mesela geçen sene seyrettiğimiz Sahtekar (Changeling, 2008) ve Kızımı Kurtarın (Gone Baby Gone, 2008) gibi. Oysa Belalı Sular, madalyonun iki yüzünü de aktaran bir hikâye kurgusuna ve anlatıma sahip olarak farklılaşıyor. Bunun yanında merhamet denilen erdemi sorgulamamıza yol açacak felsefi derinliğe de sahip.

Filmin ilk bölümde Jan Thomas’ın hayata yeniden başla çabasına tanık oluyoruz. Hapiste cezasını tamamladıktan sonra kilisede organist olarak çalışma niyetindedir. Tahliyesinin arefesinde diğer mahkûmlar tarafından tartaklanır, çünkü ortak bilinçaltımızda masumiyet ve saflığın en somut hali olan çocuklara yönelik bir suç en azılı mahkûmlar için bile affedilir bir şey değildir. Bu durum, Jan Thomas’ın yaşananları kendisine yapılan bir haksızlık olarak görmesini pekiştirir. Evet, hırsızlık yapmıştır, ama çocuğu öldürmek istememiştir, tamamen bir kazadır. Hakettiğinden daha fazla ceza almış, insanların gözünde lanetlenmiştir. Bu nedenle, bunca kötülüğün yaşanmasına izin veren Tanrı’dan şüpheye düşer (zaten İsa’nın çarmıha gerildikten sonra yeniden dirildiğine inanmayan “Şüpheci” lakaplı azizle adaştır). Ancak bir daha sevilmeyeceği ve dünyada bir yük gibi yaşayacağına olan inancı rahibe Anna’nın ve oğlu Jens’in sevgisiyle sarsıntıya uğrar. Yaşanan bütün kötülüklerin Tanrı’nın planı dahilinde gerçekleştiğine dair şüphesi Anna’nın ilahi inancı karşısında dağılmak üzeredir.

İşte bu noktada, yani filmin ikinci yarısı başlarken varlığı bilinen ama cismi görünmeyen mağdurun, annenin, Agnes’ın yaşamına geçiyoruz. Ustalıklı bir flashback sayesinde Jan Thomas serbest kaldıktan sonra Agnes’ın eşzamanlı olarak neler yaşadığını, yolunun Jan Thomas’ınki ile nasıl kesiştiğini görüyoruz. Oğlu öldükten sonra kocasının desteği ve evlatlık edindikleri iki kızı ile hayata tutunan Agnes, Jan Thomas’ın varlığından haberdar olunca ruhundaki kapanmayan yara ile yüzleşmek zorunda kalır: oğlunun ölümünden kendini sorumlu tutmaktadır. Kocasının iş için ailesiyle birlikte başka bir ülkeye taşınmaya niyetlenmesi, aslında bir kaçış hamlesidir. Engellenemeyen bu yüzleşme Agnes’ın suçluluğuyla katlanan bir adalet arayışını tetkiler. Jan Thomas’ı Anna’nın oğlu Jen ile birlikte gördükçe isyanı çoğalır, böylesi bir canavarın başka bir masumun hayatında olmasına katlanamaz. Agnes’ı çılgınlığa sürükleyen annelik duygusunun, o karşılıksız fedakârlığın anlamı bir yemek sahnesinde irdelenir. Ölmesini istediği ve çok sevdiği keş oğlunun cefasını çeken anne ile Agnes’ın karşıtlığı seyirciyi düşündürür.

http://www.tersninja.com/wp-content/uploads/2010/02/DeUsynlige_04x.jpg

Katil ve mağdurun kesişmesi, karşı karşıyalığı sadece olaylar zincirlemesinde değil, simgesel ve görsel metaforla sağlanıyor filmde. Simgesel metafor “su”dur: Çünkü su hayattır, vaftizdir, Isak’ın bedenini götürendir vs. Görsel metafor olarak da kimi zaman (özellikle Isac’ın küçük bedeninin nehre bırakıldığı sahnede) ekranı neredeyse dolduran Jan Thomas’ın yüzü odak dışı, bulanık bırakılır. Böylece hem Thomas’ın failliği meçhulleşir hem de bu eylem sonunda dünyadaki varlığının bir çarpıklığa, bir bozukluğa dönüşmesi vurgulanır. Aynı teknik, taşınma partisindeyken Agnes’a uygulanır ve suçluluk hissinin yaşattığı buhran yansıtılır. Zaten bu bulanık baş çekiminden sonra bir histeri krizine kapılıp kızlarını arkadaşlarının yanından koparıp bağrına kelepçelercesine evine kaçar.

Olayın iki tarafını kendi olanakları içinde hakkıyla yansıtan film, zorlama bir finale doğru gidiyor. Ama hikâyenin kurgusallığından doğan bir zorunluluk bu. Katil ve mağdurun yüzleşmesi bir kesinliğe ulaşmalı. Bu kesinlik de affetmenin koşulunu ortaya seriyor: itiraf…

İtiraf tek başına bir anlam ifade etmez elbette. Yine de ancak itiraf ettiğimiz zaman affedilmeyi hak ederiz, çünkü günahımızı bildiğimizin ve kabul ettiğimizin göstergesidir. Eylem ve düşüncemizin niteliğinin farkında olduğumuzu, bundan pişmanlık duyduğumuzu ifade eder. İsa çarmıha gerilirken “Affet onları Baba, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar,” der. Bilmediğimiz, farkında olmadığımız suçlardan dolayı sorumlu tutulamayız, zaten böylesi bir durumda affedilmeyi de beklemeyiz. Ancak bu ilke somut hayata kolayca uygulanabilecek gibi değildir, çünkü suçlu ve günahkârın ruhunun bütün derinliklerine bakmayı gerektirir; böylesi bir tanrısal güce sahip değiliz. Bu yüzden evrensel hukuk sadece “bilen”i değil, bilebilecek durumda olanı da peşinen mahkûm eder. Ancak itiraf, dolayısıyla da pişmanlık göstermek sadece ilahi değil, dünyevi yargının da merhametini cezbeder. Merhametin ön koşuludur.

Jan Thomas’ın itirafının film içinde bir başka anlamı daha var. Agnes’ın yaşadığı ruhsal bunalım kendini suçlamasından kaynaklanmaktadır. Oğlunu bebek arabasında tek başına bıraktığı, gözünü ondan ayırdığı için cezalandırılmıştır. Daha da kötüsü o can parçasının sonu meçhuldür. Sonsuzluğa nasıl karıştığını bilmemektedir. Hem bir itiraf beklemekte hem de bilmek istemektedir. Jan Thomas itiraf ettiğinde ise Agnes’ın adalet arayışı arka planda kalır. Jan Thomas’ın Jens’i akıntıdan kurtarırken gösterdiği kendinden vazgeçiş ve itirafının samimiliği, pişmanlığının acı aurası Agnes’ın insani erdemine dokunur. Agnes, Jan Thomas’ın ağlayan yüzüne dokunarak gösterir bunu.

Didaktik görülebilecek bu final, Tanrı’nın merhametinden ve her şeyi olduğu gibi kabul etmekten bahseden Anna’nın Jan Thomas’ı reddedişi ile dünyevileşir ve sahicilik kazanır. Aynı zamanda filmin hikâye boyunca belirgin olan dinsel motiflere hapsolmasını engeller, çünkü Tanrı’ya ve kendine yalan söyleyen Jan Thomas, suçunu bir insana itiraf eder, dünyevidir.

Sonuç olarak (çünkü bölük pörçük ve çarpık kurgulu bu yazı bir nihayete varmalı artık), son dönemlerde seyrettiğim en başarılı dramalardan biri Bulanık Sular. Dokunduğu, merkezinden konuştuğu kavramlar üzerinde fazla düşünülmese, sade hikâye akışına bakmakla yetinilse bile nitelikli ve zevkli bir seyir süreci sunuyor.

Belalı Sular (DeUsynlige)

Yönetmen: Erik Poppe
Senaryo: Harald Rosenløw-Eeg
Oyuncular: Pål Sverre Valheim Hagen, Trine Dyrholm, Ellen Dorrit Petersen, Fredrik Grøndahl, Trond Espen Seim
Yapım Yılı: 2008

Bu yazılar da ilginizi çekebilir