the legacy

Şeytan temalı filmlerin tavan yaptığı 1970’lerden orta karar bir filmle bu hafta da bana ayrılan yeri doldurma telaşındayım sevgili dostlarım. Okült ekseninde belirsizliğini koruyan, tarikat ekseninde ‘kedi canını senin’den hallice, bir insan bir kedi olan rahibe-hemşire özelliği ile gönlümü kazanmış 1979 yapımı The Legacy, ayrıca seyirciye kıssadan hisse veren faideli bir çalışma.

TubaK_thumb.jpg Tuğba Keleş

İç mimar düzleminde iç mekan tasarımıyla uğraşan iki sevgili Maggie ve Pete’e tam olarak nereden geldiği belli olmayan bol paralı bir iş teklifi gelmiştir. Hazır söz iç mimarlıktan açılmışken şuracığa içime dert olan bir mevzuyu yazmazsam gözüm açık giderim sevgili okurlarım. Zira iç mimar-‘dış’ mimar sorgulamasına maruz kalan her mimar gibi bu konuda ben de pek dertliyim. Efendim buradan laf koymak ya da ne bileyim iç mimarlara b*k atmak gibi olmasın ama sokaktaki insanımız Hasan Amca, Fatma Teyze’ye bilhassa dert olan bu ‘dış’ mimar sorunsalının nereden çıktığı konusunda derin düşüncelerim var. Dahası sanki komşu Ayşe Teyze evini hep iç mimarlara dekore ettirmiş gibi halkımız tarafından içselleştirilmiş ‘iç mimar’ olgusunun yanında mimarlara her defasında sorulan iç mi dış mı sorusunu anlamak ayrı bir zeka gerektiriyor. Üstelik ister istemez ‘dış’ demek zorunda kalınca yükselen kahkahalara karşı “Be angut! (çok afedersiniz) İç deyince komik gelmiyor da dış deyince niye maskara yerine koyuyorsun adamı?” diye de sormak isterim. Zira durumun abidikliği aslında ‘iç mimar’ deyiminden gelmekte. Türkçe ile açıklayamamak ne demek ben de bilmiyorum (hatta ‘entelektüel’ camianın en sevmediğim tarafı bir şeyi İngilizce tabiri ile açıklamaları) ama zaten yabancı kökenli bu meslek için son açıklamamı şöyle yapmak isterim. Efenim mesleğin ve kelimenin doğrusu iç mekan tasarımcısı yani interior designer olmalıdır ki, iç mimarlığın manasızlığı ortan kalksın. Mimar ise mimardır. Bunun içi dışı olmaz. Kısacası dışı beni yakar, içi ‘iç mimarı’. Aramıza nifak sokmak isteyen halkımızı ise buradan kınıyorum sevgili okurlar.

Sam Elliott
Sam Elliott

İşte bir haftanın daha sonuna geldik… Derken Landlord beni tefe koymadan iki çift laf da film ile ilgili edeyim bari. Böylelikle iki farklı söylemin bir filmde nasıl bir arada ele alındığının ilginç bir örneğini de sizlerle paylaşmış olayım.

The Legacy az önce de bahsettiğim gibi bir iç mekan tasarımı işi ile açılıyor. Seksist bir düzlemde ele alınacak olursa, işin kökeni bilinmese de sırf parasının güzelliğinden gözleri boyanan Maggie’nin hırsı nedeniyle kabul edilen iş sonrası, çiftin başına gelmeyen kalmıyor. Kadının sırtına yüklenen bu paragöz olma hadisesi, ilginçtir ki bıyıkta çığır açmış Sam Elliott tarafından canlandırılan Pete karakteri ile ters köşelerde birleşiyor. Erkekliğin simgesi gür bıyık bile, bir kadının paragözlüğü karşısında kıllarını teker teker yolmak zorunda kalıyor.

legacy (2)

Filmin kedi-rahibe fenomeni
Filmin kedi-rahibe fenomeni

Çiftimiz yeni işlerine doğru Amerika’dan İngiltere’ye doğru yola çıktıklarında geçirdikleri motosiklet kazası sonrası, kendilerini arabasına alıp evine davet eden zengin Jason Mountolive’in sözüne kanarak, yaşlı adamın malikanesine geliyorlar. Canlarım benim… Eve adımlarını atar atmaz da ‘Bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete’ sözleri eşliğinde kendi cehennemlerine doğru yola çıkmış olurlar. Ama bu yola girdiklerinin farkına varana kadar Maggie’nin gözleri şatafat karşısında boyandıkça boyanır. Pete’in her defasında gitme yönündeki olumsuz tavırlarına yüz vermez.

Havuzda cinayet başkadır
Havuzda cinayet başkadır

legacy (5)

Maggie ve Pete eve girdikten sonra Bay Mountolive ortalıktan kaybolur. Kısa süre sonra malikaneye birbirinden ‘ilginç’ bir grup insan helikopter vasıtasıyla misafir olarak gelir. Geldikleri gibi de teker teker gitmeleri bir olur. Ama gittikleri yer kendi evleri değil, ‘öteki’ taraftır. Zira ortada birtakım olaylar dönmekte, garip cinayetler işlenmektedir. Bay Mountolive’in ortadan kaybolması ve işlenen cinayetlerden başka evde dönen garip şeylerden bir diğeri de hemşire-rahibedir. Beyazlar içindeki bu hanım teyze ortadan kaybolduğunda, yerine beyaz bir kedi peyda olur. (Ayıptır söylemesi, ben de filmi sadece bu kedi yüzünden seyrettim zaten)…

Film en başta bir gizemle açılıyor ama o gizemin içini doğru anda dolduramadığından cezbedici bir hale gelmesi fazla zaman alıyor. Bu da izleyiciyi biraz yoruyor haliyle. Az önce bahsettiğim seksist tavrını ise finalde tam aksi istikamete taşıyarak, kadını yüceltiyor. Bunlar hep benim saçmalamam tabii sevgili okuyucular. Yoksa tarikat denen kurum, öyle bir kuru ekmek -soğanla kurulmuyor elbette. Demem o ki, Bay Mountolive’in önderliğindeki gizli bir tarikat ve onun ruhlarını şeytana satmış üç kağıtçı müritleri, yeni liderlerini bulmak için birbirlerinin ayağını kaydırmak durumunda kalıyorlar. Bay Mountolive hakkındaki gizem kendini korurken, Maggie ve Pete ile ilgili başka bir gizem ortaya çıkıyor ki, işte bu durum senaryoyu ortalama bir senaryo olmanın ötesine götüremiyor. Benim için önemli olan kadın iktidarının filmin sonunda yükseliyor olması. Demek ki neymiş? İktidar, para hırsı ile doğru orantılıymış. Bu hafta da kıssadan hissemizi verebildiysek ne mutlu bize…

One ring to bring them all
One ring to bring them all

legacy (6)

Filmin yönetmeni öyle ağabeydik gubidik biri değil aslında. 1983 tarihli Return of the Jedi’ı (Jedi’ın Dönüşü) çekmiş bir abimiz, Richard Marquand var karşımızda ne de olsa… The Legacy de eli yüzü düzgün bir film sonuçta. Ama o kadar ahım şahım da değil doğrusu. Yine de ilginç bir seyirlik olduğunu inkar edecek değilim.

Fazla şiddet ve kan içermemesine rağmen, klasik bir polisiye hikaye gibi kapalı bir alanda gerçekleşen cinayetler ekseninde gerçekleşen bir ‘kaderden kaçılmaz’ hikayesi dinlediniz, şimdi haberleri veriyoruz…

the-legacy-movie-poster-1979-1020248611

The Legacy

Yönetmen: Richard Marquand

Senaryo: Jimmy Sangster, Patrick Tilley

Oyuncular: Sam Elliott, Katharine Ross, Roger Daltrey

Yapım: 1979, Amerika-İngiltere, 96 dk.

 

 

 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA