Sabri ile tanışmam bile garipti. Sıcak geçeceği belli bir İstanbul günüydü. Sarıyer’den sahil yolunu takip ederek Beşiktaş’a giden bir otobüste, en önde oturmuş, denize girenleri seyrediyordum. Birden kabaca dürtüldüğümü hissettim. Tüm koltuklar boş olmasına rağmen gelip yanıma oturan o zat Sabri’ydi. Oflayıp puflamama aldırmadan bacaklarını, o uzun ve kalın bacaklarını açtıkça açtı. Bir ara kavga etmeyi düşündümse de buna cesaret edemedim. Sabri o kadar iriydi ki daha ilk andan itibaren kendimi onun yanında çocuk gibi hissediyordum. En iyisi henüz koltuklar boşken inat etmeyip yerimi değiştirmekti.

Tam ayağa kalkmak üzereydim ki Sabri kulağıma eğilip vücudunun izin verdiği en kısık sesle fısıldadı:

“Rahatsız oldun galiba. Ama bakma cüsseme, istediğim an kaplumbağaya dönüşebilirim.”

Yerimden kalkmaktan vazgeçtim. Bir süre, aklı başında bir insan bu cümleye en az kırıcı biçimde nasıl karşılık verebilir diye düşündüm. Nihayet delilere nezaket göstermek zorunda olmadığım konusunda ikna oldum ve ilk durakta otobüsten indim. O gün kimi gördüysem -garsonluk yaptığım restoranda çalışanlara, her gün gelen müşterilere hatta uzun aradan sonra yolda rastladığım lise arkadaşıma- olanları anlattım. Kimi bu devasa yaratığa acıdı, kimi ağzını sonuna kadar açıp güldü, kimi ondan uzak durmamı önerdi. Ve gece oldu. Rahatsız yatağıma uzanıp uykuya daldığımda gözümün önünde Sabri belirdi. Olanları her önüme gelene alaycı bir biçimde anlatmam onu kırmış olacak, gözlerini benden kaçırıyordu. Ondan özür dilemezsem rüyalarımı terk etmeyeceğini söylüyordu koca vücuduna hiç yakışmayan küçük ağzı.

Şanslıydım. Ertesi gün aşağı yukarı aynı saatte, aynı otobüste Sabri’ye rastladım. Bu kez yanıma oturmayan Sabri ağır ağır adımlarla arkaya yöneldi. O kadar yavaştı ki bir an içimden, yanına gidip “Yahu inanmamıştım ama sen gerçekten kaplumbağaya dönüşebiliyormuşsun” demek geldi. Oturmasını bekledim. Sonra yerimden kalktım, ona doğru ilerledim. Bir yandan da bakışlarını tartıyordum. Böyle bir adamı öfkelendirmek istemezdim. Eğer bana hâlâ kızgınsa özür dilemeyi unutup, onu birkaç gün daha rüyamda görmeyi ve vicdan azabı içinde uyanmayı göze alabilirdim. Ama hayır. Genç adam yüzüme tebessüm ederek bakıyordu. Hemen ümitlenmedim yine de. Belki beni hatırlamamıştı. Uzun süre gözümün içine bakınca gülümsemek zorunda kalmıştı sadece.

“Dur tahmin edeyim, dün beni kırdığın için üzgünsün. Hatta belki arkamdan konuştun ve sırf vicdanını rahatlatmak için bugün bu otobüse bindin. Değil mi?”

Tahmin yeteneği yüzümü güldürdü.

“Evet. Yani arkanızdan konuşma demeyelim ona… Ama siz de takdir edersiniz ki sözleriniz garipti.”

“Bana Sabri diyebilirsin. Gariplik konusunda haklısın. Ama yine de bana bir şans vermeliydin. Neyse, unut gitsin. Ben böyle yaşamaya alıştım.”

“Özür dilerim, gerçekten. Affettiniz mi beni?”

“Dert etme. Dedim ya, ben alıştım. Affetmeye gelince… Hayır! Af-fet-me-dim.”

“Ama neden? Siz de söylediğinizin garip olduğunu…”

“Söylediğim garipti. Doğru ama şunu unutma ki, yağmurun yağması da gariptir, kuşların göç etmesi de… Ancak bunlar birer gerçektir de. Bana küçük bir şans verseydin sana garip olan her şeyin imkansız olmadığını ispatlardım.”

Sabrım taşmaya başlamıştı. Bu adam kimdi ki bana ders veriyordu! Neredeyse özür dilediğim için pişman olmuştum. Şimdi sadece, onun rezil olmasını istiyordum. Sırf bunun için önerisini kabul ettim. Aşiyan’da inip mezarlıkta bir deneme yapmayı teklif ettim. Kendisinden emin bir şekilde gülümsedi.

On dakika geçmişti. Henüz İstinye’deydik ve trafik hastanenin önünde yine tıkanmıştı. Otobüs şoförü ile önümüze geçmeye çalışan minibüsçü arasındaki tartışma yumruklaşmaya dönüştüğünde otobüs tamamen boşalmıştı. Sabri, kavgaya en fazla benim kadar ilgiliydi. Belki de az sonra mezarlıkta rezil olacağını düşünüyor, bir kaçış yolu arıyordu. Bu yorucu ve anlamsız bekleyiş uzunca bir süre devam etti. Sabri de sabrım gibi tükenmişti. Tam Sabri’ye dönüp “vazgeçtim, seninle vakit kaybedemem” demeyi göze almıştım ki Sabri elini cebine attı. Sonra cebinden çıkardığı iskambil destesini kendisinden beklenmeyen bir hızla karmaya başladı. Neredeyse onun usta bir kumarbaz olduğunu düşünmeye başlayacaktım. Şaşkınlıktan can sıkıntımı unutur gibi oldum. Bu esnada aşağıdaki kavgayı ayırmakta zorlanan halk en sonunda polisi aramaya karar vermiş olmalıydı. Siren sesleri dayanılmaz hâle gelmişti. Artık kalkmalıydım. Kararlıydım, sözünü bitirir bitirmez onunla vedalaşacaktım.

“Bak, bir oyun oynayalım. Şimdi ikimiz de bir kart seçeceğiz. Büyük çeken kazanacak. Sen büyük çekersen senin dünkü hatanı affedeceğim. Ben büyük çekersem seni yine affedeceğim ama sen de benimle mezarlığa gelecek ve asıl büyük numaramı göstermeme izin vereceksin, tamam mı?”

“Asıl numara dediğin tavşan mı?” diyerek habis bir kahkaha üfledim Sabri’nin etli burnuna. Ama düşünmeyi de ihmal etmedim. Kaybedecek neyim olabilirdi ki? Hem kazanırsam da kaybedersem de beni affedecekti. Zaten otobüs yeniden hareket etmeye hazırlanıyordu. Büyük bir lütufta bulunuyormuşçasına “Tamam” dedim.

Oyun hızlı başladı. Kartlar Sabri’nin usta ellerinde karıldı ve sıra kart çekmeye geldi. Aslında ilk kartı onun çekmesini isteyecektim. Ancak o esnada Sabri bir sakarlık yapıp kağıtların bir tanesini yere düşürdü. Bir sinek papazıydı ayağının yanına düşen. Ve Sabri büyük bir hata yapıp bu kartı destenin en altına koydu. Şimdi o papazı seçip bu oyunu kazanmam işten bile değildi. As çekmediği sürece…

Kartı seçtim. Şaşırmış numarası yapmaya gerek duymadan “Sinek papaz” dedim.

“Şanslısın. Kazandın diyebiliriz. Ama inan bana bugüne kadar bu oyunu hiç kaybetmedim.”

Onun bu temelsiz güveniyle dalga geçmeme fırsat vermeden desteden bir as çekti. İrkildim. Bu adamın garip meziyetleri olabilir miydi? Müneccim dışkısı diye bir besin var mıydı gerçekten de?

“Allah bana yavaş bir beden vermiş, bu doğru. Ama bana bahşettiği üstün hissetme yeteneğine şahit oldun işte. Gösteri daha yeni başladı.”

Sabri şaşkınlığımı fark etmiş olacak bu kez hoşgörüden uzak bir şekilde gülümsedi.

“Nasıl, garip değil mi?”

“Evet” derken biraz mahcup ama daha fazla afallamış bir haldeydim.

“Garip ama gerçek…” dedim.

“Tıpkı kaplumbağaya dönüşebildiğim gibi.”

“Tamam, Aşiyan’a az kaldı.” dedim. Sesimin titrediğinden emindim.

Aşiyan durağını tedirginlik içinde gözlerimi Sabri’den kaçırarak bekledim. Nihayet oradaydık. Mezarlık, dua eden bir kadını saymazsak tamamen boştu. Sabri göz işaretiyle kadının gitmesini beklememizi istedi.

Bekledik.

Bekledik..

Bekledik…

Nihayet kadın bir saat kadar sonra mezarlığı terk etti. Sabri kadının bize inat olsun diye orada beklediğini iddia ettiyse de ben sözü uzatmadım. Diyelim öyle, ne fark ederdi?

Sabri mezarlıkta uygun bir yer seçip eğildi, gözlerini kapadı ve sanki saygıya layık bir iş yapıyormuşçasına yüzünü gökyüzüne çevirdi. O an aklıma gelen “Ne arıyorsun bu delinin yanında, aptal mısın sen!” “Bir gören olsa ne der?” gibi itirazları bastırmak için Sabri’nin iskambil kağıtlarıyla beni şaşkına çevirdiği anı tekrar tekrar oynatıyordum zihnimde. Dedikleri de boş şeyler değildi hani. Kim ne derse desin, insan doğanın tüm gizlerini çözememişti. Bir şeye sıkça rastlanmaması o şeyi imkansız kılmazdı ya.

Ama olmadı. Koca adam ne kadar uğraşsa da kaplumbağaya dönüşemedi. Hava kararıp serinleyinceye kadar bekledim. Sabri mahcuptu ama hâlâ vakit istiyor gibi bakıyordu yüzüme.

“Daha fazla beklemenin anlamı yok Sabri, olmuyor işte kabul et!”

Sabri “İnan bana yapabiliyordum. Sanırım yalnız olmadığım için beceremedim. Sen sahile kadar in, bu kez kesin olacak.” dedi. Ona acımamak elde değildi. İtiraz etmeden sahile indim. Artık toparlanmaya başlayan koca ve kırmızı göbekli adamların arasından geçip denizdeki deniz analarına izlemeye koyuldum. Döndüğümde Sabri yerinde değildi. Hemen her mezar taşının arkasına baktım. Ortalıkta kimseler yoktu. Düpedüz ekilmiştim.

O akşam eve döndüğümde Sabri tarafından yazılmış ve kapının altından içeriye atılmış bir mektup tarafından karşılandım. Mektupta bugün Aşiyan’da kaplumbağaya dönüştüğünü hatta ben mezarlığa dönünce beni gördüğünü ancak benim onu yeşillikler arasında kaldığı için fark etmediğimi anlatıyordu.

Bu mektup, konunun açıldığı son yer oldu. Bir daha kaplumbağa kelimesi geçmedi aramızda. Ta ki Sabri’nin evinden tefeciler tarafından apar topar alındığımız o güne kadar.

Kaçırılmada kullanılmak için lüks sayılabilecek bir araba ile ancak 1980 öncesi kalitesiz türk filmlerinde görülebilecek depolardan birisine getirilmiştik. Depoda rutubetin hakimiyetinden söz edebilirdik.

Bir süre sessiz kaldık. Sabri ilk tedirginliği üzerinden attıktan sonra sessizliği bozdu ve neden burada olduğumuzu dürüstçe anlattı. Çok borcu vardı. Borçlarını kapatmak için Eyüp denen tefeciden akıl almaz faizlerle borç almıştı. Borcunu ödemek şöyle dursun her geçen gün senetlerin yanına yenilerini eklemişti. Süre dolmak üzereydi. Çıkış yolu görünmüyordu. Biraz birikmişi olsa kaçıp giderdi. Ama ne zaman vardı kaçmak için, ne de para… Nihayet aklına yıllardır gizlediği yeteneğini kullanmak gelmişti. Ve hiç istememesine karşın kaplumbağaya dönüşebilme yeteneğini kullanarak para kazanabileceğini umuyordu. Bir gazeteciye ya da bilim adamına bu yeteneğinden bahsedebilir, hem o kişiyi hem de kendisini ihya edebilirdi. Ancak bu yola yalnız çıkamazdı. Kaplumbağaya dönüşünce bir süre o halde kalıyormuş anlattığına göre. Bu durumda hakkını arayacak, mesela onun laboratuara götürülüp parçalanmamasını sağlayacak, vicdan sahibi bir kişiye ihtiyaç vardı ki o da ben oluyordum. Sürekli insanlarla yakınlaşmaya çalışmasının altında bu yatıyormuş. O gün bomboş otobüste yanıma oturması şimdi daha manidardı. Gidip ondan özür dilememle vicdanlı ve haktanır sıfatlarına ne denli layık olduğumu kanıtlamıştım Sabri’ye. Onun hakkını yemeyecek kişi bendim. İşte, şu an mafyanın önünde onunla beraber -hatta ondan daha fazla- terlememin nedeni buydu. Sanırım Sabri düşündüğümden daha uyanıktı. Kendisini kaplumbağa sanan bir moron tarafından kaplumbağa menajerliğine uygun görülmüştüm. Gülmem gerekiyordu. Korkudan gerekeni yerine getiremedim.

Sabri’ye döndüm. Hışımla Eyüp’le konuşmasını emrettim. Sonra anlamsız bir şekilde yumuşadım, benim bu işte bir parmağım olmadığını anlatması için ona yalvardım. Bilhassa duvarda asılı olan kerpeten yalvaran sesimin daha içten çıkmasına yardımcı oluyordu.

“Merak etme, sana dokunmaz. Ama ben nasıl kurtulurum, işte onu bilmiyorum.”

Ne kadar rahatlamam gerekti acaba?

Birden aklıma Sabri’nin gerçek yeteneği geldi. Evet, neden olmasın! Tefecilerin çoğu kumar gibi pis işlerin de içindedir. İnsanları kumarla borçlandırdıklarını çokça duymuştum. En azından kumar oynamayı seviyor olmalılardı. Şimdi Sabri onlara reddedemeyecekleri bir teklifle gidecek, “Kazanırsam giderim, kaybedersem bir o kadar daha senet imzalamaya hazırım” diyecekti. Sonra iskambil destesinden en büyük kağıdı seçip özgürlüğüne kavuşacaktı. Kavuşacaktık. Anlattığına göre Eyüp sözünde duran kötü adamlardanmış. O halde bu planı denememek için elimizde hiçbir gerekçe kalmamıştı.

Sabri ilk başta yanaşmadı. Sonuca ulaşmak için yaklaşık yarım saat daha yalvarmam gerekti. Eyüp ise hemen ikna oldu. Sabri “Bende deste var” dediyse de Eyüp’ün adamları içeriden bir deste getirtti.

Kartları hızlıca kardılar, yavaşça çektiler. Eyüp’ün hissiz parmaklarının arasında duran kupa onlusuydu. Sabri’ye baktım. “Haydi” dedim gözlerimle. “Yap şu numaranı!” Sabri elini kartların üzerinde gezdirdi. Nihayet bir kartı seçip önce bana, sonra Eyüp’e gösterdi. Sinek ikinin Eyüp’ü bu denli çok sevindireceğini tahmin etmemiştim. Soluk yüzüne kan gelmişti. O an donup kaldım. Sabri’nin benim kadar şaşmamasına mı şaşırayım, körelen altıncı hissine mi kızayım, bilemedim.

Sabri, yüzüme bakmadı, Eyüp’e dönüp tuvalete gitmek istediğini söyledi.

“Sana paranı vereceğim Eyüp abi. Babamla beraber oturduğumuz evimiz var. Onu satacağım. Babam da çok yaşamaz zaten. Beni kırmayacaktır.” dedikten sonra dudağının kenarında mahcup bir mimikle bana döndü. Elimi sıkarken avcuma hep yanında taşıdığı iskambil destesini tutuşturdu. “Bu, otobüste bana inanmanı sağlayan deste. Artık sende kalsın.”

Hiçbir şey anlamamıştım. “Artık” kelimesinin anlamı üzerine düşündüm. Düpedüz vedaydı bu. Tuvalete gidip intihar edeceğinden emin gibiydim. Onu özleyecektim. Sıra dışı dostluğumuzun bu şekilde bitmesi kaçınılmaz mıydı?

“Ama bu deste!”

İnanamadım. Sabri bana oyun oynamıştı. Elime tutuşturduğu destenin en altında benim çektiğim sinek papazı vardı. Geri kalan tüm kartlar ise maça aslarından oluşuyordu. “Allah’ım nasıl inandım!” Kartların altındakileri hissetmek gibi bir yeteneği yoktu. Beni kandırmak için kullandığı hileli bir desteydi bu. Dahası, Sabri’yi Eyüp’e karşı her şeyini ortaya koymaya ben zorlamıştım. Demek ki bu yüzden böyle bir bahse girmemek için direnmişti. Hilesiz bir destede tüm foyasının…

Ölümü benim elimden mi olmuştu bu durumda? Galiba evet. Tırnaklarımı avuç içlerime geçirip doya doya vicdan azabını tattım. Ta ki Sabri’nin uzun bir süre tuvaletten çıkmaması üzerine ne olduğunu anlamak için içeriye giren Eyüp’ün adamları yanımıza şaşkın, mutlu bir kaplumbağa ile dönene kadar.

Alper Bilgili kimdir?

1980 yılında Denizli’de doğdu. Denizli Anadolu Lisesi’nde lise öğrenimini, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Halen İstanbul Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümü, doktora programında eğitimini sürdürmektedir. 2008 yılında varoluşsal romanı “Misyoner” yayımlandı.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir