
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Bu hafta, sekiz filmle kalabalık bir vizyon müjdeliyor. İkinci kez vizyon gören “Devrim Arabaları”, “Benim ve Roz’un Sonbaharı”, “Kelebek” ve “Saddam’ın Askerleri” haftanın dört yerli filmi. Özellikle genç kızların sevgilisi olan müzik grubu “Jonas Brothers”ın üç boyutlu konser performansı, festivalden yadigar “Rumba”, herkese göre olmayan Fransız yapımı bol kanlı “İşkence Odası” ve X-Men efsanesinin başlangıç öyküsü “Wolverine” haftanın diğer filmleri. İyi seyirler.

Yönetmen Tolga Örnek’in Türkiye’nin ilk otomobili ‘Devrim’in imalat öyküsünü konu alan filmi ‘Devrim Arabaları’, ikinci kez vizyona giriyor. “Hititler” ve “Gelibolu” adlı belgesellerden tanıdığımız Tolga Örnek’in ilk kurmaca uzun metraj filmi “Devrim Arabaları”, Türkiye’nin ilk yerli otomobili ‘Devrim’i ve imkânsız denilen bu mucizeyi gerçekleştiren mühendislerin hikâyesini anlatan bir dönem filmi. Başrollerini Taner Birsel, Ali Düşenkalkar ve Halit Ergenç’in paylaştığı tarihi dramda, Vahide Gördüm, Serhat Tutumluer, Uğur Polat ve Selçuk Yöntem, zengin kadronun diğer ünlü isimleri. Yapım kalitesi ve geniş oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, özellikle kaçıranlar için izlenmesi gereken bir seyirlik.
Antik bir kasaba, yapılacak baraj nedeniyle sular altında kalacak ve bu zengin kültür de yok olacaktır. Bunu engellemek için mücadele eden sivil hareket yenilgiye uğrar. Hareketi yöneten gazeteci eski bir makineyle çıkarttığı gazetesiyle baraj yapımından rant bekleyen çıkar çevrelerine karşı mücadele eder. Bu mücadelenin hedefi barajın rantını yiyen Müteahhittir. Handan Öztürk’ün yönettiği dramda başlıca rolleri, Serkan Altunorak, Öznur Kula, Serra Yılmaz ve Zerrin Arbaş paylaşıyorlar.
Yoğun iş takvimim nedeniyle izleyemediğim yerli film, Cihan Taşkın adlı yönetmenin ilk filmi. 11 Eylül faciasına yaklaşık beş yıl vardır ama facianın temelleri şimdiden atılmaktadır. Afganistan’da iç savaşın en sıcak günlerinde canından, malından ve evlerinden olan binlerce insan çatışmaların sona ermesini beklerken Yusuf ve arkadaşları, Mevlevi dedesi İbrahim’in desteğiyle insani yardım amacıyla yola çıkarlar. Caner Cindoruk, Volga Sorgu, Deniz Bolışık ve Serhat Yiğit’in rol aldıkları yapım, eleştirmenlerce harcanan paraya karşın acemi ve etkisiz bir sinema olduğu yolunda eleştiriliyor.

Pascal Laugier’in yazıp yönettiği Fransız yapımının herkese göre olmadığını söyleyerek başlayalım. Son yıllarda fazlasıyla sert ve şiddet içeren korku filmleri furyasıyla Hollywood’dan geri kalmayan Fransız sineması, “Haute Tension / Yüksek Tansiyon”, A l’intérieur / İçerde” ve “Frontiere(s) / Sınırda” gibi örneklerle bu savı kanıtlamıştı. “Martyrs / İşkence Odası” bu tarz filmlerin yeni örneği. Dram ağırlıklı korku filmi, akıl almayacak derecede tedirgin edici ve çok sert. 1970’lerin başında on yaşındaki bir kız çocuğu şiddet uygulanmış halde sokaklarda deli gibi kaçarken bulunur. Şoktaki kız hastaneye kaldırılır ve burada aynı yaşta başka bir kızla arkadaş olur. Aradan on beş sene geçer. Bir evin kapısı çalınır. Elinde av tüfeğiyle kapıda beliren genç kız, evdekilere ateş etmeye başlar ve olaylar gelişir. Yönetmenlik ve biçim anlamında sorunu olmayan ama vahşeti böylesine açık ve belgesel kıvamında perdeye yansıtması üzerine ciddi tartışmalar içerebilecek film, midesi ve sinirleri sağlam olanlarla türün hayranları dışında kalanlara dikkatle önerilir.
Haftanın izleyemediğim bir diğer yerli filmi Gani Rüzgar Şavata imzalı. Başrolde yine Şavata’nın yer aldığı dramda Tuğba Özay, Yalçın Dümer ve Yusuf Özpolat diğer önemli rolleri üstleniyorlar. Kuzey Irak’ta Saddam Hüseyin döneminde Peşmerge köylerinde yapılanları çarpıcı görüntüler ve diyaloglarla anlatılıyor. Film, askerler robot değilse, emperyalizmin yandaşlarına piyon olmuşsa, kendi kimliğini arayan insanlara yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi bile tanımıyorsa işte bu Saddamın Askerleri’dir söyleminde.

İlk olarak 2000’de Bryan Singer yönetiminde perdeye yansıyan DC Comics’in sevilen karakterlerinin öyküsü, X-Men’in en sevilen mutantlarından Wolverine’in hikâyesiyle sürüyor. Aslında film yeni bir modanın örneği. ‘Prequel’ olarak adlandırdığımız, bir seri halini almış filmlerin başlangıç öyküsü… ‘Wolverine’ adını alacak olan James Logan ve ağabeyi Victor Creed’in şiddet yüklü maceraları, bizleri “X-Men” efsanesinin ilk zamanlarına davet ediyor. “Tsotsi” ve “Rendition” filmlerinden tanıdığımız Güney Afrika’lı Gavin Hood’un yönettiği aksiyon katkılı fantastik bilimkurguda başrolü, Wolverine karakteriyle özdeşleşen yetenekli ve karizmatik aktör Hugh Jackman üstleniyor. Zengin kadronun diğer isimleri Liv Schreiber, Danny Huston ve Ryan Reynolds. Özellikle türün, serinin ve Wolverine’in tutkunlarına.

Kevin, Joe ve Nick Jonas… Bütün dünyada, 10-18 yaş arası gençliğin ‘hit’ grubu, Jonas Brothers’ın kardeş elemanları. Özellikle genç kızların hayran olduğu üç erkek kardeşin ‘Burning Up’ adlı konser turnesi, üç boyutlu çekilmiş konser filmine konu olmuş. Dinamik gençlik grubunun canlı performansına, Demi Lovato ve Taylor Swift gibi genç müzisyenler konuk olarak katılıyorlar. Bruce Hendricks imzalı belgesel çıkışlı müzikal, grubun sahne dışı görüntülerine ve az da olsa özel hayatlarına ait sekanslara sahip. Fakat, insan benim yaşındaysa kendine şu soruyu sormadan edemiyor, sahnede oradan oraya zıplayan genç grup elemanlarını izlerken: Tamam enerji var, kendilerine göre bir şeyler de çalıp söylüyorlar ama ya grubun çıkış noktası, ya dünya görüşleri, hayata karşı aldıkları tavır… Bu belli değil. İçi hızla boşalan dünyada, Pink Floyd, Deep Purple, Rolling Stones, Led Zeppelin dinleyerek büyümüş biri olarak, ‘pop-corn’lardan, güzel kızlardan ve sadece aşktan bahseden bu genç grup şahsen bana bir şey söylemedi. Ama benim gibilerin, yaşadığımız dünyada, fiilen hayatta olmadıkları göz önüne alınırsa geriye söyleyecek fazla bir şey kalmıyor.
Fiona ve Dom huzurlu bir taşra kasabasında öğretmenlik yapmaktadırlar. Birbirlerine delicesine aşıktırlar bir de Latin danslarına. Birçok dans yarışmasından ödül kazanmışlardır. Bir gece yine böyle bir yarışmadan evlerine dönerlerken, intihar etmek için kendisini yolun ortasına atan birine çarpmamak için direksiyonu kırıp duvara toslarlar ve hayatları değişir. Fiona’nın bacağı kopmuştur, Dom ise hafızasını yitirmiştir. Oldukça stilize, alışılmadık, rengarenk, neşeyle hüznün at başı ilerlediği, az ve öz diyalogla sessiz sinema dönemi oyuncularının ve filmlerinin ruhunu yakalayan yapım, Jacques Tati sinemasına bir saygı duruşu niteliğinde. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma Bölümünde Altın lale için yarışan, Dominique Abel, Fiona Gordon, Brunu Romy’nin yönettiği Belçika-Fransa ortak yapımında başrolleri filmin yönetmenlerinden Dominique Abel ve Fiona Gordon üstlenmişler. Yaşadığımız hoyrat hız çağında yabancı gelebilecek, zarif, naif ve mutlaka izlenmesi gereken bir yedinci sanat örneği.
Yorum Yazın