Murat Erşahin ile Vizyonda Bu Hafta The Curious Case of  Benjamin Button

Bu hafta, 6 yeni film var vizyonda. “Öldür Beni”, iyi niyetli ama son derece başarısız bir yerli yapım. Adam Sandler’lı “Gerçek Masallar” ile Hollanda yapımı “Dünya & Desie”, seyri keyifli iki film. “Şüphe”, beyazperdeye ödüllü bir tiyatro oyunundan uyarlanmış gerçek bir oyunculuk gösterisi. “Beşir’le Vals” sarsıcı ve düşündürücü bir dram. İsrail yapımı, derdini anlatırken animasyona başvurmuş. Oscar’lara tam 13 dalda aday olan “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi” ise bir yüksek sanat örneği. Sinemayı seven herkesin ilgi göstermesi gereken müthiş bir film. Herkese iyi seyirler.

ÖLDÜR BENİ
Hazırladıkları yemek programı için köy köy gezip, çekim yapan iki televizyon muhabiri, Ege köylerinden birinde gizemli bir kadınla karşılaşırlar. Muhabirlerden biri, kadının ikram ettiği şerbeti içtikten sonra, köyü bir türlü terk edemediğini görür. Üstelik köydekiler gibi o da ölümsüz olmuştur. Korhan Uğur’un ilk sinema filmi, maalesef son derece başarısız bir yapım. İlk bakışta, usta yönetmen Night Shyamalan’ın etkisi altında çekildiği izlenimi uyandıran film, izleyicide gerçekten kendini öldürme isteği uyandırıyor…

GERÇEK MASALLAR
Eskiden babasına ait olan otelde ortalıkçı olarak çalışan kahramanımız, kız kardeşinin çocuklarına bakıcılık yapmak zorunda kalır. Yeğenlerine masal anlatmaya başladığında, anlattıklarının gerçeğe dönüştüğünü fark eder. Başrolünü Adam Sandler’ın üstlendiği fantastik komedinin yönetmeni, “Hairspray”le olumlu eleştiriler alan Adam Shankman. Aslen usta bir koreograf olan Shankman’ın insana kendini iyi hissettiren filmi, yapım tasarımı bakımından da sınıfı geçiyor.

DÜNYA & DESIE
Amsterdam’da yaşayan Faslı Dünya ile en yakın arkadaşı Hollandalı Desie’nin öyküleri. Desie, hamile kalınca, bunu kendisini çok küçükken terk etmiş olan babasıyla paylaşmak ister ama babası Fas’ta yaşamaktadır. Dünya ise, ailesinin onu Faslı bir akrabalarıyla evlendirmek istemesinden rahatsızlık duymaktadır. İki yakın arkadaş, Fas’ın yabancı coğrafyasında ilginç bir yolculuğa çıkarlar. Kültür farklılıkları, dostluk, fedakârlık, hepsinden önemlisi hoşgörü ve sevgi üzerine sımsıcak film, 2002-2004 yılları arasında üç sezon yayınlanmış bir televizyon dizisinden uyarlanmış. Aynı senarist, aynı yönetmen ve aynı başrol oyuncularıyla perdeye yansıyan duygusal yapımın iki başrol oyuncusu, Maryam Hassouni ve Eva van de Wijdeven çok iyiler. Yaşadığımız gezegenden umudu kesmemek adına izlenmesi gerekli film, yürek ısıtıyor.

Şüphe

ŞÜPHE
ABD’de, siyasal ve sosyal çalkantıların en üst noktaya ulaştığı dönemde, 1964’te geçen öykü, oldukça sıkı kurallarla yönetilen bir Katolik kilise okuluna götürüyor bizleri. Disiplin ve korkunun insanı ‘kollayan’ gücüne inanan Rahibe Aloysius ile yenilikçi Peder Flynn’ın iktidar mücadelesi, inanç sisteminden, disipline, tutuculuktan, hümanizme, birçok ciddi kavrama değinmiyor. İnsanları iyi tanıyan ve aslında bütün bir sistemden, dinden, içinde yaşadığı ülke ve düzenden, kısaca var oluşundan şüphe eden rahibe, zaafları film boyunca kocaman bir soru işaretiyle –ki en önemsiz noktası da bu filmin- yenilikçi fikirlerine eşlik eden devrimci peder, bu iki kutup arasında sıkışmış ve aslında bir tanık vazifesi gören genç ve saf rahibe James, ırkçılık, yoksulluk ve çaresizliğin ezdiği öğrenci velisi bayan Miller, filmin unutulmaz karakterleri.

ABD’li usta oyun yazarı John Patrick Shanley’in Pulitzer ödüllü kendi sahne oyunundan uyarladığı ve yönettiği etkileyici dram, aynı zamanda bir oyunculuk gösterisi. Dev aktris Meryl Streep’in on beşinci kez Oscar adayı olduğu filmde rol arkadaşları, Philip Seymour Hoffman, Amy Adams ve Viola Davis’te, aynı filmde Oscar için yarışıyorlar. ‘En İyi Uyarlama Senaryo’ dahil beş dalda Oscar adayı olan film, belki de her insanın sıkça duyduğu ‘şüphe’yi farklı bir düzlemde perdeye taşıyor.

Beşir’le Vals (Vals Im Bashir)

BEŞİR’LE VALS
Böylesine güçlü, etkili bir film çekmek… Acı ve kanla sulanan bir coğrafyanın utancını yansıtmak perdeye. Bir insanlık ayıbını olanca çıplaklığıyla göstermek. Aklın ve hafızanın karanlık koridorunda utancın ve suçun izini sürmek. 80’lerin başında gerçekleşen bir katliamın, Sabra-Şatilla’nın gerçeklerine ulaşmak. Gerçeküstü imgelerle buluşan kaskatı bir gerçeklik… İnsanı yok eden görüntülerin ‘gerçek’ dehşetini olanca çıplaklığıyla hissettirmek için, dokümanterin ürküten doğruluğunu ve ‘olmuş olanı’ yeniden hatırlatmak adına animasyona başvurmak. Geçmişte ve halen hazırda bugün, şu dakika yaşanan vahşeti, insanlık ayıbını, İsrail’in Beyrut’ta yaptıklarını, insanın insana yaptığını, orada olmayan ‘diğerlerine’ göstermiş Ari Folman.

82’de İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında bir ordu mensubu olan Folman, Hıristiyan Falanjistler tarafından Filistinli sivillere dönük yapılan katliamda, İsrail’in rolü ve sorumluluğuna dikkat çekiyor. Geçmişin ve sürüp giden savaşın ‘yok eden’ anlamsızlığı, vicdanen sorgulanmış. Otobiyografik animasyon, tek kelime ile ‘insandan sonraki medeniyete’ kalacak bir belge. Bir suç tespiti. Bir utanç vesikası. Ayıp ve acının resmi. Her gece ve her an aynı kâbusla uyanıp, onunla yaşamak… ‘En İyi Yabancı Film’ dalında Altın Küre dahil toplam 18 ödül kazanan kapkara animasyon, yine ‘En İyi Yabancı Film’ kategorisinde İsrail’in Oscar adayı. Yedinci sanatın gücü ve misyonu adına saklanması gerekli bir belge.

The Curious Case of Benjamin Button

BENJAMİN BUTTON’IN TUHAF HİKÂYESİ
‘Yeni dünya’yı sıklıkla ziyaret eden güçlü kasırgalardan biri olan Katrina, New Orleans’ı vurmaya hazırlanırken bir hastane odasında ölüme bekleyen yaşlı bir kadın, başucundaki kızına bir günlük verir. Benjamin Button’ın günlüğü, alışılmadık biçimde dünyaya gelmiş farklı bir adamın anılarıdır. Yaşamın yaşanan dakikalardan değil, değerli anlardan oluştuğunu bilen bir adamın… Aşkın, acının, tutkunun, kavganın, neşenin, hüznün, yoksunluğun ve yaşadığımız hayatın ne olduğunu bilen bir insanın… Kimileri masallar anlatır, kimileri yüzer, kimileri bilgedir, kimileri mücadele eder, kimileri annedir, kimileri sanatçı, kimileri de dans eder… Ve hayat, vahşi bir nehir gibi çağlayarak, büyük bir güçle akıp gider hemen yanı başımızdan…

Amerikan edebiyatının en önemli temsilcilerinden F. Scott Fitzgerald’ın kısa öyküsünden beyazperdeye uyarlanan filmin senaryosu, 1994 tarihli “Forrest Gump” ile ‘En İyi Uyarlama Senaryo’ dalında Oscar kazanmış olan ünlü senarist Eric Roth imzalı. Roth, metni ustalıkla oluşturmuş. Mütevazi bir bilgelik, hayata dair önemli nüanslar ve zarafetle buluşmuş. 1992’de “Alien 3” ile ismini duyuran, “Se7en” ile ustalık diplomasını duvarına asan, “Fight Club” ile kalıcı olacağını gösteren ve “Zodiac” ile ‘kalitesini’ yeniden anımsatan David Fincher’ın yönetmen koltuğuna oturduğu “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi”, ‘sanat’a ve ‘zanaat’a hâkim yönetmenin yedinci sanata olan maharetini gözler önüne seriyor. Perdeye yansıyan hemen her anı büyülü kılmayı başarmış Fincher. Öykünün sihrini görselliğe taşımış. Hayatın kurgusunu tersten yaşayan, herkesten farklı biçimde, yaşlı bir adam olarak doğup, yıllar geçtikçe gençleşen ve nihayet yeni doğmuş bir bebeğe dönüşen kahramanın sıra dışı yaşamı, yürek burkan bir aşk ve sevgi öyküsüyle buluşmuş. Fonda, kıtanın ve dünyanın tarihi, insanın mucizeleri, bazılarımızın adına kader dediği o tuhaf oluş ve hayatın karşı durulmaz gücü duruyor. Acıları unutup, kayıpları onarmak ve hataları düzeltmek zamanın tersten akmasıyla sağlanabilir mi?

Brad Pitt, Cate Blanchett ve Tilda Swinton’ın nefis performansları Claudio Miranda’nın tablo görüntüleri ve Alexandre Desplat’ın kalbe seslenen notalarıyla birleşip, filmi gerçekten hafızamıza hapsediyorlar. İnsan, Pitt ve Swinton’ın otel lobisi ve mutfağındaki incelikli sahnelerini saatler boyu izlemek isteğine kapılıyor. Upuzun sinema tarihinde, Wong Kar Wai’nin “Aşk Zamanı” ile birlikte perdeye yansıyan en unutulmaz nezaket ve hassaslık anları belki de bunlar. Tesadüfen uğradığımız yerkürede, ne denli önemsiz, bir o kadar da önemli olduğumuzu yeniden anımsamak ve hayat denen armağanın, o tarifsiz mucizenin değerini bir kez daha kavramak adına tanık olunması gerek bir film Fincher’ınki… Toplam 13 dalda Oscar için yarışacak yapım, oya gibi işlenmiş ve şairin deyimiyle ‘hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak’ bir sanat eseri.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir