Efendiim.. Nerde kalmıştık?!
Belki farkında değilsiniz; fakat, bendeniz iki hafta kadardır İstanbul’dan, dolayısıyla da Landlord ve onun tesir menzilinden bir hayli uzakta tatil yapmaktaydım..
Aslında farkında olmamanız normal. Beni kaale almadığınızdan falan değil elbet (Hele öyle bi şey yapmaya kalkışın da görün bakalım n’oluyor!); her sorumlu yazar gibi, gitmeden önce yazı stoku yapıp da ancak ondan sonra “eyvallah” diyebildiğimden..

Numan Serteli

Siz saygıdeğer okuyucumla ezelden yapmış olduğum: ‘Her hususta doğruyu, yalnızca doğruyu söyleme’ antlaşmam doğrultusunda ve aklıma gelen her mevzuda kelime israf edebilme hürriyetime binaen -tabii ki izin de verirseniz- tatil gezimden şöyle kısaca bi özet geçmek istiyorum..
Bunca içtenliğime karşın, içinden hâlâ: “Numancığım bırak bu ağızları” diye geçirenleriniz varsa eğer, onları da şöyle susturabilirim nitekim: “Elbette ki esas niyetim, ‘tatil yoksunu’ Landlord’u şöyle bi ortasından çatlatmaktır.. Caanım efendim”

Tersninja’dan her ay gelen gayet dolgun başyazarlık maaşımı -her türlü lüks harcamalara rağmen- tüketemediğimizden kelli üstüste yığılan paralarla bu yıl yine yenilediğimiz arabamıza ailecek doluşmamızın hemen akabinde, “Ver elini diyar-ı Ege” deyu haykırmam -doğrusu- an meselesiydi..

Şemsiye Şezlong Ücrete Tağbidir

Üç gün boyunca İzmir Selçuk’u konaklama merkezimiz yaparak, çevredeki tarihi ve turistik yerleri gezmeye başladık.. Ve böylece de burada edindiğimiz Müze Kart’ımızın masrafını da bi güzel çıkararak, kâra bile geçtik..

Şehrin merkezindeki tarihi su kemeri sütunları üzerinde yuvalarını kurmuş leyleklerin takırtılı sohbetlerine kulak kabarttık; özellikle ihtiva ettiği Bereket Tanrısı’yla ‘göz dolduran’ Selçuk Müzesi‘ni dolaştık; birbiriyle alakasız taş kütlelerinin üstüste konmasıyla oluşturulmuş tek bir sütundan ve bataklık ve de çöplükten ibaret, ‘görünmeyen’ Artemis Tapınağı‘yla hayal kırıklığı yaşadık; Ağustos güneşi altında ziyaret ettiğimizden kelli, kollarımda mevcut olan ‘amele yanığı’nı resmen dövme haline çevirmiş bulunan devasa genişlikteki Efes antik kentinin altını üstüne getirdik; Yedi Uyuyanlar Mağarası‘na girip Ashab-ı Kehf‘in mübarek köpeği Kıtmir’in yanıbaşına kıvrılıverdik; uyanır uyanmaz, ‘çık çık bitmeyen’ bir dağın tepesinde mukim Meryem Ana Evi‘ni ziyaret edip, istavroz çıkardık, mum yaktık, kutsal ama tatsız suyundan içtik; 14.Yüzyıl’da yapıldığında iki minareli olan, şimdi geriye kalan yarım minaresiyle bile göz kamaştıran İsa Bey Camii’nde iki rekat namaz kılmamıza müteakiben, Allah’tan, Landlord için akıl fikir ihsan eylemesini diledik; Meryem Ana’yı dahi o dağın tepesindeki eve yerleştirdiği rivayet edilen, Yuhanna ya da Yahya olarak bildiğimiz Aziz John’un anısına yapılmış St.Jean Bazilikası‘ndaki vaftiz havuzunda püripak olduk; ve en nihayet Pamucak sahilindeki plaj mafyasına ‘şemsiye-şezlong haracı’ uçlandıktan sonra da bi ferahladık bi ferahladık ki sormayın gitsin..

Bölgeden ayrılmadan önce evleri ve meyva şaraplarıyla ünlü Şirince köyüne çıkarak bir gece kaldığımızı -ağzımı şapırdatarak- zikrettikten sonra, envai çeşit şarap tadımı sırasında kafayı bulduğumuzu da hemen ekleyeyim. Ayrıca, konakladığımız Selanik Pansiyonu’nun sahibi, ‘yaş yetmiş ama iş bitmemiş’ bir hoşsohbet ağbi olan Osman Uygur’dan, Selanik’e ve 1924 mübadelesine ve de sonrasına dair ‘tam macera’ hikayeler dinledik ki yazsam roman olur valla..

Bikinili ve Ateşli Tanrıçalar

Ertesi gün Şirince’yi ve Selçuk’u ve de İzmir’i arkada bırakarak Aydın sınırları dahilindeki Kuşadası’na vardığımızda neredeyse öğle olmak üzereydi..
Burada bir arkadaşın (Adı Recep Tayyip değil!) muhteşem havuzlu villası, bir haftalığına bize ayrılmış olarak kuzu gibi yatmış bekliyordu..
Davutlar sahili mevkiindeki bu lüks villada verdiğimiz mola, bir süredir yorulmuş bünyemize pek iyi gelmiş olsa da çevre gezilerimizi -yine de- aksatmadan sürdürdük..

Kalamaki de denilen Dilek Yarımadası Milli Parkı’nın eşsiz güzellikteki bazı plajlarını karadan dolaşırken, ulaşılması imkansız diğer koylarına da tekneyle denizden vasıl olduk.. Ki kendimizi serin kollarına öylece bırakıverdiğimiz o pırıl pırıl sulardan çıkarak yeniden teknelere binmek (Hem de denizden pek de hoşlanmayan bendenize) öylesine zor geldi ki sormayın gitsin. Milli parkın bir özelliği olarak, plajlara kadar inen muhtelif yaban domuzu aileleriyle yüz göz olduk; tekneyle dibine kadar yanaştığımız Yunanistan toprağı Sisam adası sakinlerine el salladık..

Bir başka günde, buz gibi suyla dolu bir havuz ihtiva eden Zeus Mağarasına girdiğimizde adı geçen Tanrımızı göremesek de, soğuk suda cilveleşen nice bikinili ve ateşli tanrıça bedenlerinden karanlık mağara tavanına yükselen buğulara öylesine dalıp gittik..

“Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim”

Bu arada havuzlu villa olayı, iki haftadır internetsiz ve en önemlisi sinemasız kalmış bünyemi kitaplarla oyalamama imkan sağladı diyebilirim.. Okumayla arası pek de iyi olmayan bir adam için -birbirleriyle tamamen alakasız- dört adet kitabı dört günde hatmetmesi önemli olsa gerek..

Utanıldığından olacak- pembe kapağı gazete kağıdıyla kaplanmış bir Elif Şafak romanı olan Aşk’ın içine balıklama dalıverdim.. (Kitap bana ait değil, onun için bu kaplama işini kim yapmış olabilir inanın hiç bilmiyorum.. Yoksa.. yoksa! Bu Aşk‘ı Landlord’dan almış olmayayım?)
Kitapta (Biraz fazla zorlamalı ‘misyoner iteklemesi’ hissedilse de) pek güzel anlatılan insani ve ilahi her nevi aşkla hemhâl olmama rağmen, üzerime kendisinden bir zerre dahi yapışmasına izin vermeyerek, Aşk’ın içinden girdiğim gibi çıkmayı başardığım için mutluyum, gururluyum!

Daha sonra elime aldığım Murat Özyaşar‘ın Ayna Çarpması adlı öykü kitabı, doğrusu beni de benden aldı..
Okumak suretiyle yılın ‘manevi kazanç’ hanesine zevkle eklediğim bu incecik kitabın hemen kapağında gördüğüm: “Eve yalnız dönerken kendi kendime söylediğim sözlermiş doğru olan.” şeklindeki muazzam cümle beni derinden etkiledi..
“Bunu kesinlikle ben söylemiş olmalıyım” deyu düşündüm bir an; lakin söylemediğimi de gayet iyi biliyordum.. Emin olduğum başka bir şey daha vardı ama.. O da, eve yalnız döndüğüm günlerden bir gün aynen böyle düşünmüş olduğumdu..
Güvercine ‘kevok’ diyenlerin memleketi Diyarbakır’dan bize seslenen genç bir yazar olan Özyaşar’ın yetkinliği Haldun Taner ve Yunus Nadi ödülleriyle çoktan onaylanmış bile.. Ben de lafı, yazarın, kitabının sonuna koyduğu bir Beatles dizesiyle bağlayayım: “Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim”..

Yanımda getirdiğim son kitap olan Mert Özmen‘in ‘Karşımda Buruk Acı‘ romanı, benim -dünyaca ünlü- hassas bünyeme aynen Selçuk’taki Artemis Çöplüğü -pardon- Tapınağı’ndaki ziyaret sıkıntısını yaşattı..
Yetmişli yıllar Türkiye’sinin alabildiğine çalkantılı sosyal hallerini, bir Anadolu kasabası çerçevesinde ele alan kitap; antenleri, zamanın popüler kültürünün özellikle müzik cenahına tamamen açık bir grup liseli gencin ve yakın çevrelerinin hem sosyo-psikolojik hem de siyasi dönüşümünü hikayeleme çabası içinde..
Bende, yerli ve yabancı Pop müzik konusunda ihtisas yapmış ya da malumatfuruşluğun dibine vurmuş bir adam intibaı uyandıran yazar, -belli ki- bu bilgisini, yarattığı bir takım klişe tiplerle karıştırarak, bir dönem hikayesinin altından kalkmaya çalışmışsa da ne yazık ki becerememiş!
Devamlı tekrara düşen romanda kullanılan, özüme çok garip gelen -konuyla da tamamen ilgisiz- ‘çocuksu’ bir dil ve çoğu çocuk edebiyatında ya da eski Türk filmlerinde kullanıldığını bildiğimiz gayet yapay üslup, insanı sürekli kitaptan dışarı ittirip durmakta..
İşin garibi, tam da benim yaşadığım dönemi anlatan konu öte yandan öylesine ilgimi çekiyordu ki; bu durumda düşünün işte artık benim hal-i pür melalimi!

Dünyanın En Çirkin Camisi

Kuşadası’nı geride bırakarak -her yıl ki mutat- Keşan Erikli’deki anne yazlığı ziyaretini yerine getirmek üzre yola düşmeden önce -birer resimli Müze Kart sahibi olarak- yol güzergahımız üzerindeki Bergama’yı çoktaan gözümüze kestirmiştik bile..
Yıllar önce gördüğümüz bu tarih ve arkeoloji fışkıran beldeyi yeniden arşınlamamamız için hiçbir neden yoktu..

Özüme hiç de yabancı olmayan ‘müzmin’ vertigo duygusunu tüm görkemiyle yeniden hissettirerek dizlerimin bağını çözdüren devasa tiyatrosuyla Akropol’ü dolaştık..
Tapınak-hastane kırması Asklepion’un şifalı suyunu kana kana içtik; şifasını bilemediğim haşmetli incir ağacına uzanıp meyvesinin tadına baktım; küçük ama sapasağlam ayakta duran amfiteatr basamaklarına çıkıp, mühim zevata ait en öndeki şeref locasına bakarak, manalı bi şekilde sırıttım..

Bergama’dan çıkmadan önce Kervan Pide Kebap Salonu’nun şahane pidelerini ve sıcacık künefesini mideye indirdikten sonra İzmir ve Çanakkale üzerinden Keşan’a doğru yola düzüldük..

Nihai hedefimiz Erikli’ye vasıl olduğumuzda gördük ki; etrafta -adamdan sayılabilecek- en az üç kişi tespit ettiğinde harekete geçmesiyle maruf, ‘Camisiz meskun yerlerin tam orta yerine normalin en az on katı yüksekliğinde minarelere sahip cami yaptırma, buna karşı çıkanları da kafir ya da münafık ilan etme derneği’nin keskin gözünden, bu mütevazı tatil beldesi de kaçamamıştı maalesef..
Atalarımızı mezarlarında kolaylıkla ters döndürebilme kabiliyetine haiz bu ‘dünyanın en çirkin camisi’ için Eriklililer ne kadar övünse vallahi de azdır, billahi de!

Mavi Ejder Kalec’in Burnu

Erikli’de boş vakit mebzul olup elde de kitap kalmayınca benim oğlana şöyle bi sarayım bari dedim.. Gördüm ki kendisi, gayet heybetli görünen bir çizgi roman cildini henüz bitirmişler..
Hemen kaptım elinden, baktım ki: Warcraft: Sunwell Üçlemesi..
Kitabın sert kapağını aralayıp da siyah-beyaz çizgilerin dahi örtemediği renklilikteki fantastik bir dünyanın içine duhul etmeye ramak kalmışken, ilk sayfasında, bu kitabı yayına hazırlayan iki kişiden birinin Landlord olduğunu heyecanla gördüm..
Bu zahiriden azade lakin alabildiğine batıni buluşma, zaten ayrılık acısıyla yaralı yüreğime öyle bi dokunmuştu ki; içimde yükselen yoğun duygu sebebiyle sağ gözümden süzülmekte olan gözyaşımın, kitabın kahramanlarından biri olan -şekil değiştirmiş- genç ve yakışıklı mavi ejder Kalec’in burnunun tam üzerine isabet etmesine -inanın- o an kimse engel olamazdı..

1 YORUM

CEVAPLA