Fatih Danacı imzası ve Kalkedon logosu taşıyan Korkunun Canavarları adlı kitap korku sinemasının ilk yıllarında yaratılan on farklı korku ikonunun tarihini derinlemesine inceleyen ilk eser olma özelliği taşıyor.

Kurt Adamlar, vampirler, Frankenstein canavarı, Mumya, Zombiler ve edebiyatta, sinemada ya da çizgi romanlarda karşımıza çıkan beş farklı ürkütücü canavar türü daha. Fatih Danacı’nın kitabı teker teker ele aldığı bu türlerin başlangıcını, gelişimini ve günümüze ulaştığı şeklini uzun uzadıya inceliyor kitabında. Konunun uzmanı Giovanni Scognamillo’ya karşı sonsuz saygısını önce sözle, sonra da onun 1959 tarihli bir yazısını içeriğine katarak sunan Korkunun Canavarları fantastik korkunun sınır tanımaz yaratıcılığına gönül vermişer için bulunmaz bir başvuru kitabı.

Kitabınızın başında Giovanni Scognamillo’ya saygınızı sunup, ardından onun 1959 yılında yayınlanmış bir yazısına yer veriyorsunuz. Bu yazıdan, yayınlandığı dergiden ve sizi bu yazıyı alıntılamaya götüren süreçten söz eder misiniz biraz.

Giovanni Scognamillo

Giovanni Scognamillo’nun hayatımdaki yeri büyüktür. Beni sinema tarihini araştırmaya yönlendiren, sinemayı her zamankinden daha fazla sevmeme neden olan da yine Gio’dur. Hem sinemanın ne demek olduğunu öğrenebileceğim bir hoca, hem de iyi bir dosttur benim için. Herkesin bildiği gibi korku sineması ve edebiyatı üzerine de muhteşem kitaplara imza atmıştır. Gio’ya korku sinemasını anlatan bir kitap yazmak istediğimi söylediğimde en az benim kadar heyecanlandı. “Korkunun Canavarları”nın içeriğini anlattığımda ise kendisinin de yıllar önce Mumya’lar üzerine benzer bir makalesi olduğunu söyledi. Kütüphanesinin raflarını karıştırıp “Mummy Madness” yazısını bulup okuduğumda yazmak istediğim konseptle birebir örtüştüğünü gördüm.

Kitapta on farklı canavarın serüvenini anlatmak istiyordum. Her bir bölüm ise kendi içinde ikiye ayrılacaktı. İlk bölümde korku ikonunun kaynağı incelenecek (efsane ise kökeni, edebi bir eserse, romanın analizi), ikinci bölümünde sinemasal serüveni kronolojik olarak anlatılacaktı. On bölümden biri de Mumyalar üzerineydi ve ilk bölümünde Mumyalaşma üzerine bir yazı yazıp, sonrasında Mumya sinemasını inceleyecektim. Gio’nun yazısı da zaten bunları anlatıyordu. Makaleyi kitaba koymak istediğimi söyledim, o da kabul etti. Kendimce bir saygı gösterisiydi aslında Gio’ya duyduğum. Bu süreçte tek bir sorun vardı, o da yazının 1959 yılında yazılmış olması. Yani Mumya sineması 1959 yılında sona eriyor. Orijinalliğini bozmamak adına herhangi bir ekleme yapmadım, zaten doğru da olmazdı.

Yazının yer aldığı fanzin ise Amerika’da yayımlanan “Terror” adında bir fanzin. Bazı “Terror” dergilerini okuduğumda çok iyi araştırma yazılarına rastladım. Hem bilgi, hem de eğlence içeren bir fanzin diyebilirim “Terror” için. O yılların blog dünyası diye kabul edebileceğimiz fanzinler arasında içerik itibariyle kaliteli olanlardan bir tanesi.

Scognamillo’nun Canavarlar Yaratıklar Manyaklar adlı yakın tarihli bir kitabı var. İki kitap arasındaki temel farklar nelerdir?

Öncelikle Canavarlar Yaratıklar Manyaklar kitabıyla “Korkunun Canavarları”nın mukayese edilmesi benim için bir onurdur. Bunu ifade etmek isterim. En temel fark, “Canavarlar Yaratıklar Manyaklar” kitabının, Gio’nun yazarlık kariyeri boyunca yazdığı ve farklı dergilerde yayımlanan yazılarının yer aldığı bir derleme kitap olması. “Korkunun Canavarları” ise kendine bir konsept belirleyip, tamamen bu konsept çerçevesinde yazılmış bir kitap projesi. Gio’nun kitabında Süpermen’i, Deniz Kızları’nı ya da katilleri de bulabiliyorken, benim kitabımda bunlar yer almıyor. Korku sinemasının ilk yıllarında yaratılan on farklı korku ikonu ve bunların serüvenleri var yalnızca. Bunların tarihini derinlemesine inceleyen de ilk kitap diyebilirim. İki kitap arasındaki en büyük fark ise Gio’nun yazılarının görsellerle desteklenmiş olmasına rağmen, benim kitabımda ne yazık ki görsellere yer verilmemesi.

Dünya sinemasında ve artık iyice sinemaya yaklaşan bir anlayışta çekilen dizilerde vampirlerden kurtadamlara ve zombilere korkunun canavarlarına müthiş bir rağbet var. Siz bu rağbeti neye bağlıyorsunuz? Bu işin altında yatan sosyolojik bir etmen var mı sizce?

Bu rağbetin nedeni, insanların vampir, kurtadam ya da şekil değiştirenlerin sinemasını izlemek, edebiyatını okumak istemesi değil yalnızca. Amerikan yayıncılığının ve film endüstrisinin birbiriyle paralel bir şekilde bu türe ilgi gösterip, üretimlerde bulunması, bunun sonucu olarak da talebi oluşturması. Neden böyle bir yolu tercih ettiklerini ya da bu filmlerin, dizilerin neden bu denli sevildiğini maalesef yanıtlayamam. En doğru yanıt toplum bilimciler tarafından verilir, vereceğim cevaplar yalnızca kişisel yorumlardan ibaret olur. Ancak ilginç bir tespiti paylaşmak istiyorum.

Geçen yıl öğretmenlik yaptığım 10. sınıflardaki kız öğrencilerin tamamına yakını vampirleri anlatan kitaplar okuyordu. Bunun nedeni olarak da “Twilight”ın yarattığı beyaz atlı prensi gösteriyorlardı. Her ne sebeple olursa olsun insanları öldürerek kanlarını içen bir varlığın (hem de ölü bir varlığın), beyaz atlı prens konumuna getirilmesi bir hayli ilginç geliyor bana. Ama bazen de neden olmasın diyorum. Ölümsüz olmak fikri herhalde her insanın reddedemeyeceği bir tekliftir. Güçlü olmak, yenilmez olmak özellikle erkeklerin hayalidir. Bu öğelere ve daha fazlasına sahip olmayı zaman zaman pek çok insan istemiştir. Yeni kuşak da, bunların üzerine ölümsüz aşkı ekledi. Gerçi daha önceki vampir çılgınlıklarında da benzer bir durum vardı, ama artık çok daha küçük yaşlara hitap ediyor. Aslında ülkemiz bu çılgınlığı 2-3 yıldır yaşıyor, Amerika’da ise 90’ların ikinci yarısında başladı. Bize yansıması çok geç oldu. Ama bu ilk değil, son da olmayacak. Sırasıyla Bela Lugosi, Cristopher Lee, Jonathan Frid, Tom Cruise ve diğerleriyle benzer bir süreç yaşanmıştı. 2000’li yıllarda da bu akımı Robert Pattinson, Taylor Lautner ya da Alexander Skarsgard ve Stephen Moyer devam ettiriyor.

Son yıllardaki zombi çılgınlığını cevaplamak ise çok daha basit. Tamamen geçici bir furya demek yeterli olur herhalde. Kimsenin zombi olmak isteyeceğini sanmıyorum. 80’lerdeki video ve sinema endüstrisi için çekilen sayısız zombi filmleri gibi, son dönemde de benzer bir zombi çılgınlığı yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Küba, Sırbistan, hatta Türkiye ilk zombi filmlerini çekti. Walking Dead dizisi ya da Michael Jackson’un Thriller akımı ile çok daha fazlası, dünyanın pek çok yerinde zombi akımını diri tuttu. İzlemesi, kimilerine zevk veren bir tür ve hepsi bu kadar diye düşünüyorum.

Peki, Türk sanatında ve kültüründe, en azından Türk popüler kültüründe neden canavarlar neredeyse hiç yer etmemiş?

Konu güzel sanatlar olunca canavarları en çok kullanan yedinci sanat, yani sinemadır. Sinema sayesinde bazı kavramlar gündelik yaşama, buradan da o ülkenin kültürüne kolayca yerleşir. İşte bu sorunun asıl yanıtı yine bir başka soruyla verilebilir. Türk sineması neden canavarları kullanmadı? Bu da çok yönlü bir sorudur, tek bir cevaba bağlanamaz. Ama en temel nedenlerden biri, Türk edebiyatının korkuya, haliyle canavarlara yanaşmamış olmasıdır. İstisnai birkaç örnek dışında korkunun edebiyatımızda yeri yoktur, onlar da çoğunlukla batılı tarzı korkuların kendi kültürümüzle sentezidir. Vampir diyoruz, kökeni Dracula romanıdır; Frankenstein’ın yaratığı diyoruz, kökeni Marry Shelley’in eseridir, ya da Görünmeyen Adam, Operanın Hayaleti… Türklere özgü bir canavar diyemiyoruz, çünkü dayandırabileceğimiz bir köken yok! Ama bu olmayacağı anlamına da gelmiyor. Olabilmesi de bu şartlar altında pek mümkün görünmüyor doğrusu.

Tanıştığınız ilk canavarı merak ediyorum. Ve korkunun canavarları içinde sizi en çok etkileyen favori canavarınızın hangisi olduğunu? Ya da şöyle mi sorsam, yerinde olmak isteyeceğiniz bir canavar mümkün mü?

Tanıştığım ilk canavar video çılgınlığının yaşandığı yıllarda Freddy Krueger ve 13. Cuma serisindeki Jason’dı. Ailemle birlikte korku filmi izlemekten çok keyif alıyordum. Bana ilk korkularımı yaşatanlar da bunlar oldu. Ancak bu canavarlara kitapta yer vermedim. Kitaptaki favori karakterim ise King Kong. Hikayesini yazarken etkilendiğim bir canavar. Doğasından koparılarak büyük bir şehrin spot ışıkları altında gösteri hayvanı olarak kullanılması, masum aşkından dolayı ölüme sürüklenmesi; her şeyden önce Skull Island’da Tanrı olarak kabul edilirken insanların dünyasında aciz bir yaratığa dönüşmesi gerçekten üzücü. Yalnızca Kong değil, Kongo’da vahşice katledilen gorillerin hikayelerini okurken, filmlerini izlerken etkilenmemek elde değil. Ekran üzerinden bile olsa gözlerindeki hüzne şahit olmak ya da demir parmaklıklar ardında özgürlüklerinin ellerinden alınmaları, canavarlar içinde gorillerin yerini çok daha farklı kılıyor. Ancak hangi canavar olmak isteyeceğim sorusuna yanıt verecek olursam kesinlikle vampir derim. Sanırım gerekçelerini söylemeye gerek yok.

Sizce başka bir kültürden apartılmamış, özenme emareleri göstermeyen, kendine has bir Türk canavarın, kötücül bir ikonun bizde de oluşması mümkün mü bu saatten sonra?

Bir önceki soruda, edebiyat ve sinema ortaklığı sonucunda kolayca korku canavarlarının yaratılabileceğini söylemiştim. Ancak istisnalar da var pek tabiî ki, Kara Gölün Canavarı, King Kong, ya da yakın dönem slasher filmlerinin canavarları. Ancak tüm bunlar güçlü endüstrilerin yardımlarıyla oluşturulabiliyor. İşte kendimize bu soruyu sormamız gerek: Güçlü bir yayıncılık ve sinema sektörümüz var mı? Sanırım yok, ve bu yüzden daha uzun bir süre de kendi canavarımızı yaratamayız. Bu hiçbir zaman yaratamayacağımız anlamına da gelmiyor. İnanılmaz yetenekli ve hayal gücü sonsuz olan yazarlarımız var ve giderek sayıları da artıyor. Ancak onların yarattıkları/yaratacakları hangi çevrelerde ortak sohbet konusu oluyor/olabilir? Okurlarının sayısı maalesef çok az ve ancak kendi camialarının içinde biliniyorlar. Çok başarılı bulduğum “Deli Gücük” karakterini yoldan geçen on kişiye sorsak kaçı bilebilir? Ama Türk mahsulü olan “Trafik Canavarı”nı kime sorsak bilir, hatta resmini bile çizebilir. İşte asıl önemli olan, bir canavarın yaratılması değil de, yaratıldıktan sonra geniş kitlelere ulaşarak, çoğunluk tarafından kabul görmesi. Ancak bu şekilde kötücül bir ikon yaratmış oluruz.

Neden böyle bir kitap yazma gereği duydunuz?

Türkiye’de yazılmayan, yazılmayı bekleyen pek çok konu var. Ancak yazarlar, hamallığı fazla, getirisi az olan araştırma kitaplarını yazmaya; yayıncılar da satış adetleri düşük olan bu tarz kitapları basmaya pek yanaşmıyor. Bu büyük bir eksiklik. Özellikle hakir görülen korku-fantastik-bilimkurgu sineması üzerine Türk yazarların kaleminden çıkan araştırma kitaplarının sayısı çok az. Ben de kendimce Türkçe kaynak olarak eksikliğini hissettiğim bu alanda bir şeyler yazmak, küçük de olsa bir katkıda bulunmak istedim.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA