83. Oscar Ödülleri’nde, “En İyi Yabancı Film” dalında Japonya’nın bu seneki adayı Kokuhaku (Confessions), Uzakdoğu’nun çok başarılı olduğu intikam hikâyelerine bir yenisi ekleyen sıkı bir film. Genel itibariyle kadınları eksenine alan hikâyeler anlatan yönetmen Tetsuya Nakashima, aslında ele aldığı hikâyeleri oldukça renkli bir biçimde, adeta yeni hayal dünyaları yaratırcasına çeken biri. Hüzünlü bir hikâye anlatırken bile güldürebilme yeteneğine sahip.

Tuğba Keleş

2004 tarihli Shimotsuma Monogatari (Kamikaze Girls) ve 2006 tarihli Kiraware Matsuko no Isshô (Memories of Matsuko), yönetmenin temel özelliklerini yansıtan tipik iki filmi. Birbirinden oldukça farklı iki genç kızın dostluğunu anlattığı Shimotsuma Monogatari’de yer yer ‘anime’sel öğelerle renklendirdiği sinemasal anlatı, Amélie’nin bir nevi Japon versiyonu olarak okunabilecek Matsuko’nun hüzünlü hayatını anlattığı Kiraware Matsuko no Isshô ile görselde renkli ama anlatıda gri tonların ağır bastığı bir çizgiye gelmiş. Yönetmen, rengârenkten gri tonlara geçişini ise 2010 tarihli Kokuhaku ile pekiştirmiş gibi gözüküyor.

Shimotsuma Monogatari

Kiraware Matsuko No Isshô

Uzakdoğu intikam filmleri denilince akla ilk gelen İhtiyar Delikanlı (Oldboy, 2003) ya da İntikam Meleği (Lady Vengeance, 2005) ayarında bir film Kokuhaku. Dört yaşındaki kızı, sınıfındaki öğrenciler tarafından öldürülen öğretmen Moriguchi’nin intikamını alış hikâyesi kısaca. Kızının ölümünün sıradan olmadığına kanaat getiren ve yaptığı araştırmalar sonucu sınıfındaki iki öğrenciye odaklanan Moriguchi, adaletin tam sağlanamadığı ve 14 yaş altı çocukların işledikleri suçların yanlarına kâr kaldığı düşüncesinden hareketle, “intikam, soğuk yenen bir yemektir” sözünü doğrularcasına, sabırla bir intikam planı uygulamaya girişir.

Filmi, seyirci nezdinde irkiltici kılan şey henüz çocuk yaşta birinin işleyebileceği suçların sınırlarının günümüzde ortadan kalktığı gerçeği. Çok değil, 20 yıl öncesine nazaran bugün bambaşka gerçekliklerle büyüyen çocukların, artık fiziksel yaşlarının ötesinde bir bilince sahip oldukları gerçeği etrafında dönen film, baskın bir sosyal mesaj verme kaygısı olmadan Japonya’nın bugünkü haline ayna tutmuş. Japonya’nın toplumsal yapısından kaynaklı olarak bugünün gençlerinin sapıtmış olduğunu düşünen varsa aranızda, geri adım atabilir. Zira henüz reşit olmamış insanların kötülüğüne dair başka dünya sinemalarından örnekler vermek olası; Mesela Haneke’nin Beyaz Bant (Das weiße Band – Eine deutsche Kindergeschichte, 2009)’ı.

Aslen Minato Kanae’nin romanından uyarlanmış olan film, akıllıca örülmüş senaryosunu, görsel olarak başarılı bir şekilde desteklemeyi başarmış. Slow motion tekniğine verdiği ağırlıkla görüntüyü detaylandıran film, adeta zamanı durdurabilme hissiyatı doğuruyor. Teknik anlamda filmin kalitesini arttıran bir diğer özelliği de elbette müzikleri. Radiohead’den The XX’e, oradan da Boris’e kadar uzanan bir yelpazede filmden ayrı olarak dinleme isteği doğuracak kalitede müzikler, görüntülerle birleşince yer yer video klip estetiği yaratmışsa da, bunu bir sorun olarak görmüş değilim.

Filmin kendine has özelliklerinden bir diğeri, isminin de vurgu yaptığı gibi her karaktere ayrılmış itiraf bölümlerinin filme çok katmanlı bir tarz kazandırmış olması. Karakterlerin duygusal dünyalarına yapılan gereğinden uzun tutulmuş ziyaretler, hikâyedeki dramın ve intikamın şiddetinin artırılması amacını gütse de filmin ritmini ve akıcılığını zaman zaman sekteye uğratmış. Sonuç olarak, hikayenin ahlaki boyutta tartışılabilirliği bir yana, sinemasal açıdan oldukça tatmin edici bir filmle karşı karşıyayız.

Her ne kadar bu seneki Oscar Ödülleri’nde aday seçilememiş olsa da film, iyi bir intikam hikâyesi seyretmek isteyenler için biçilmiş kaftan. Kokuhaku, önümüzdeki günlerde başlayacak olan !f İstanbul (hâlâ) Bağımsız (mı şüphedeyim?) Film Festivali’nin Yeni Kuşak bölümünde izlenebilir.

Kokukahu

Confessions

Yönetmen: Tetsuya Nakashima

Senaryo: Tetsuya Nakashima (Minato Kanae’nin romanından)

Oyuncular: Takako Matsu, Masaki Okada, Yoshino Kimura

Yapım: 2010, Japonya, 150 dk.

2 YORUMLAR

  1. Beden dersinde ters taklayı beceremeyen bir çocuğun sessiz sakin hikayesi Happy-go-lucky’den geldiğimiz noktaya baktığımızda ilk “noldu lam bu herife” diyor insan ama aradaki dönüşümün filmlerini bildiğimiz için sonucta böyle dewamlı geren bir filmin çıkması da şaşırtıcı değil. “-!f İstanbul (hâlâ) Bağımsız (mı şüphedeyim?) Film Festivali’nin Yeni Kuşak bölümünde” kısmı garip geldi. sanki ilk weya 2. filmi adamın. festiwali düzenleyenler yeni öğrendik Nakashima’yı demek istiyorlar herhalde.

    Neys. Matsuko’dan hazırlıklı olduğumuz için görünüşe aldanmayıp tatlı tatlı bir müzik eşliğinde mutlu mutlu süt içen çocuklar sahnesi ile başlayan filmimize “bi dur bakalım neler olacak” edasıyla yaklaşıyoruz. Kısa sürede zaten egemenliği japon drone’unun kralı Boris ele geçiriyor. uzun bir tirat eşliğinde intikamın soğuk sularına dalıyoruz. 30 dakikaya yakın süren bu tiratın sonunda gelen filmin ismi ile beraber “way anasını be.hmmmmm bu arada “confession” diiil “confessions” dı diil mi filmin adı, bakalım başkaları neler itiraf edecek” derken film bizi bir çırpıda sürükleyip son 15 dakikasına getiriyor.

    son 15 dakikaya gelene kadar ara sıra hız tümseklerine denk gelip hız kessek de son 15 dakikada yolu gene boş buluyoruz, Boris arkadaşların müziği eşliğnde intikamımızı tamamlıyoruz.. hani daha fazla şey de yazılabilir ama spoiler wermeden de yazılamaz ki.

    sonuçta 10 üstünden 10 wereceğimiz bir intikam hikayesi ile karşı karşıyayız. “I saw the devil” a da benzetebiliriz zira rayından çıkmış we doğrultusu sapmış bir intikam hikayesi izliyoruz. Ama Miike’nin ayakları en fazla yere sağlam filmi Sun Scarred’i anmadan da etmeyelim. Nakashima abimizin elinden öper her zaman ki başarılarının dewamını dileriz. ne de olsa yeni kuşak bir yönetmen

  2. discoverydeki time warptaki anlamsız kamera kullanımını bu filmde de görmek mümkün. ağır çekimleri atarsak film ciddi manada kısalır. mtv klipleri tadında bir görsellik yakalamanın ötesine geçememiş, özellikle filmin finalindeki konuyu bağlamasıyla tam manada hadi len?! dedirten vasat altı bir film. senaryo tam anlamıyla sürünürken son dönem japon sinemasının da yerlerde süründüğünü gösteren bir film olmuş.

    suçlu çocuklarla bir ara miike ilgilenmişti, son dönemde sion sono bakıyor bu konulara. yönetmene nacizane tavsiyem hiç zorlamadan kendisini popüler yapan matsuko, kamikaze tarzı işlere devam etsin.

CEVAPLA