Alison Bechdel’in Cenaze Evi Şenlik Evi: Bir Aile Trajikomedisi (Fun Home: A Family Tragicomic) adlı kitabını okuyorum. Yazarın çocukluğunu ve çoklukla da babasını anlattığı bu otobiyografik çizgi roman pek çok ülkede yayınlandığı gibi, Time tarafından 2006’nın en iyi kitaplarından biri seçilmiş, The Guardian tarafından Mutlaka Okunması Gereken 1000 Roman listesine alınmış, Eisner Ödülleri’ne 2 dalda aday olmuş ve çeşitli edebiyat ödülleriyle taçlandırılmıştı.

Fun Home’un, Wes Anderson ve Noah Baumbach filmlerini andıran bir havası var. Bunun baş sebebi hikayenin merkezinde “aile” kavramının ve ortamının yer alması ile yazarın anlatısına kattığı mizah duygusu. Kitabın alt başlığının da hatırlattığı gibi aile dünyanın en güvenli yeri olması umulan aile ortamı, kimi zaman insanların hayatını trajediye dönüştürebiliyor ne yazık ki.

Ailesi tarafından işletilen cenaze evinin Bechdel’in hayatının, dolayısıyla da hikayenin önemli unsurlarından biri olması da ister istemez akla başarılı TV dizisi Six Feet Under‘ı getiriyor. Üstelik Alison da babasını, Six Feet Under’daki Fisher kardeşler gibi bir trafik kazasında yitiriyor. Kardeşlerden biri olan David (Michael C. Hall) ile de kurulabilecek özdeşlik var:  Alison da David gibi eşcinsel. Bu arada Fisherlar da, Bechdeller de üç kardeş.

Viktorya tarzı evlerini dekore etme konusunda takıntılı, cenaze evinin işlerinin dışında yarı zamanlı edebiyat öğretmenliği yapan, çocuklarına hayli mesafeli, gizli eşcinsel bir babayla geçen çocukluğundan başlıyoruz Alison’ın hayatına tanıklık etmeye. Sonra yeniyetmeliğini izliyor ve yetişkin hallerinden müstehcen parçalar görüyoruz. Bu anlamda Fun Home’un yalnızca yetişkinlere göre olduğunu söylemek gerek.

Hem babasının hem Alison’ın hayatında önemli bir yer tuttuğu için Albert Camus, eserleri ve o eserlerden alıtılanan cümleler Fun Home’un sayfalarını çevirirken sık sık karşımıza çıkıyor. (Marcel Proust, James Joyce, F. Scott Fitzgerald‘ın yanı sıra)Camus’nün yaşam ve intiharı sorguladığı 1942 tarihli Sisifos Söyleni’nden alıntılanan küçük bir bölüm bende ölüm üzerine üç beş laf etme isteği uyandırdı. Camus, hepimizin ölümü bilmiyormuşçasına yaşadığımızı söylüyor kitapta.

“Yine de herkesin ‘bilmiyormuşçasına’ yaşaması kimseyi yeterince şaşırtmaz. Bunun nedeni aslında ölümün tecrübe edilememesidir. Doğrusunu söylemek gerekirse, yaşanan ve bilince taşınan dışında hiçbir şey tecrübe edilmiş sayılmaz. Bu konuda başkalarının ölümünün tecrübe edilmesinden söz etmekte çok mümkün değildir.”

Camus’nün bu konuda oldukça yanıldığını söylemeliyim. Ölümü bilmiyormuşçasına yaşadığımızı elbette yadsınamaz bir gerçek ama bunun nedeni ölümü tecrübe edememiz değil. Öyle olsa idamına sayılı günler kala bir mahkumun ya da az bir ömrü kaldığını bilen bir kanser hastası da ölümden korkmazdı. İntihar da gündelik bir olay haline gelirdi mesela. Kimse ölümden korkup kavgadan, savaştan ya da tehlikeli uğraşlardan geri durmazdı.

Ölümü bilmiyormuşçasına yaşayabilmemizin sırrı doğamızda gizli aslında. İçgüdülerimiz gibi kodlarımıza yazılmış bir savunma mekanizması bu. Gerekçe hep aynı: soyun devamını sağlamak. Doğa bizi çeşitli içgüdülerle donatmıştır. Susadığımızı, acıktığımızı bu şekilde anlarız. Bu şekilde hayatta kalmamız sağlanır. Bireyler önemli olduğumuz için değil, soyun devamı için bireylere ihtiyaç duyulduğu için bu şekilde donatılmışızdır. Cinselliğimizi keşfederken de benzer kodlar devreye girer. Keza aşık olma durumu da doğanın planına uygun şekilde hareket etmemizi sağlayan basit bir tetikleme programıdır (içdürtü). Ve içgüdülerin en güçlüsünün annelik içgüdüsü olması da rastlantı değildir. Soyun devamı için tohumları güvence altına almak en önemli stratejidir. Yalnızca annelere değil, tüm insanlara verilen içgüdülerden biridir “yavru” olana şefkat, merhamet beslemek. Bu içgüdü öylesine kuvvetlidir ki diğer canlıların yavrularına karşı hislerimizi de etkiler. En azından bir kerteye kadar ortak noktalar bulabildiğimiz hayvanların yavrularına… Yoksa yılan ya da böcek yavrularına şefkatle yaklaşan fazla insan yoktur sanırım. Minik bir köpek yavrusu sevimli olduğu için değil, programlanmış içgüdüleriniz size onun sevimli olduğunu söylediği için içinize sokmak istersiniz o yavruyu.

Ölümü bilmiyormuşçasına yaşayabilmek de işta böylesi kodlanmış bir içgüdüdür işte. Bu içgüdü olmadan ölüm korkusunun yaratacağı travma ile yerle yeksan olurdu çünkü insanoğlu. Hiçkimsenin psikolojisi bu bilgiyle barışık yaşayabilecek kadar güçlü değildir. Ya da kimbilir Shyamalan’ın Mistik Olay (The Happening) filminde olduğu gibi insanlar kendilerine yüklenen temel programların dediğini duymazdan gelip intihar etmeye başlarlardı.

Farklı şekillerde olsa da her dinde kendine yer bulan “ölümden sonra hayat inancı” (bazı hallerde ve kişlerde) söz konusu içgüdü programı işlevini yeterince yerine getiremediğinde yürürlüğe giren ve oldukça da başarılı olan bir yedek programdır. İçgüdüler körelir mi demeyin, modern zamanlarda her şey mümkün! Zayıflayacağım diye rejim yapıp resmen aç gezenlere, çocuk yerine kariyeri tercih edenlere bakın örneğin. Ya da küçük çocuklara eziyet etmekten geri durmayan anomalilere. (İnsan demeye dilim varmadı.) En basitinden çocuklara bile merhamet göstermeyen ırkçı güruhlara. Irkçılığın, (daha geniş anlamda kendine benzemeze düşman olanlara) böyle bir içgüdünün üstesinden gelmesinin açıklaması ırkçılığın da içgüdüsel olarak tüm canlılara kodlanmış olması. Bu da soyun devamı için tehdit oluşturabilecek durumların üstesinden gelebilmeleri için elbette. Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş‘unu aklınıza getirin. Çocukların bir kargayı farklı renklere boyayıp sonra onu yeniden sürüsünün içine bıraktıklarında, sürüsünün (hatta kendi kardeşlerinin) onu  parçaladığı bölümü. Neyse ki insanoğlu, hepsi için söyleyemem ama – en azından bu içgüdüyü bastırabileceği bir bilinç düzeyine ve vicdana sahip. Yeter ki kitle psikolojisiyle gözleri, bilinçleri, vicdanları kör edilmesin. Yeter ki kişisel menfaatleri, konforlarını ve statükolarını koruma istekleri daha ağır basmasın.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA