Oscar’ın Gayriresmi Tarihi (Bölüm 1)

rebel without a causeoscar1

Kırmızı Halı’da beliren tanıdık simalar… Dünyanın en büyük hayal fabrikasının, birbirinden şık hanımları, beyleri. Geniş bir hayran kitlesinin çığlıkları arasında arz-ı endam eden yıldızlar, yönetmen ve yapımcılar. Bir de milyonların bir an önce dalmaya hazırlandıkları o eşsiz Amerikan Rüyası! Peki ya gerçekler? İşte geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan konusunun, Oscar’ın pek de dile getirilmeyen 83 yıllık tarihi.

tuncer2 Tuncer Çetinkaya

30’ların perdesini açan Oscar’lı film, Lewis Milestone imzasını taşıyan All Quiet on the Western / Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque’ın yayınlandığı dönemde yankılar uyandıran romanından uyarlanmıştı. Savaş felaketini son derece dramatik bir anlayışla gözler önüne batı cephesinde yeni bir şey yokseren yönetmenin, özellikle belgeselci bir yaklaşım yeğleyerek yer verdiği siper görüntüleri, sonraki dönemlerde savaş sineması adına örnek oluşturmuştu; ancak filme verilen ödülün Hollywood’un anti-militarist bakış açısına örnek teşkil edebileceği iddiası -en azından sonraki dönem göz önüne getirildiğinde- gerçekçi sayılamazdı.

1931, genel eğilimlerin belirginleşmesi adına kritik bir yıldı. Aday filmler arasında yer alan  Public Enemy ve Little Caesar, gangster/suç sinemasının erken dönem klasikleri arasında yar alıyordu. İki film de, 1930’ların başlarında, Amerika’da içki yasağı döneminde suç dünyasında yaşanan bir yükseliş ve düşüş öyküsüne odaklanmaktaydı. Gerçekçi gözlemlere dayanan ve dönem eleştirisi barındıran bu yapımlar, binlerce yerliyi yok etme pahasına uygarlığı yaratan öncülerin serüvenleri kadar renkli değildi kuşkusuz(!). Akademi, ABD Kongresinin 1889 yılında aldığı karar uyarınca Oklahoma topraklarını çiftçi ve göçmenlere bağışlaması üzerine harekete geçen göçmenlerin öyküsüne odaklanan Cimarron’u En İyi Film ödülüne değer bulmuştu!

cimarron

Sonraki yıl gösterime giren bir başka suç serüveni Scarface: The Shame of a Nation (Yaralıyüz), Greta Garbo’nun varlığı dışında hiçbir anlam ifade etmeyen Grand Hotel’e kaybedecekti. Bu, sisteme güveni boşa çıkarma çabası taşıyan gerçekçi öykülerin ikinci sınıf melodramlar karşısında alacağı ilk yenilgi olmayacaktı!

Bir Gecede OlduDönem; aşk (It Happened one Night / Bir Gecede Oldu – 1934, Gone with the Wind / Rüzgar Gibi Geçti – 1939), iyimserlik (You Can’t Take it With You / Para Beraber Gitmez – 1938), macera (Mutiny on the Bounty / Gemide İsyan – 1935) gibi öyküler ve yeni çiftler aracılığıyla (Clark Gable & Claudette Colbert, Jean Arthur & James Stewart) bunalımı hafifletmenin yollarını ararken, özenle yaratılan vitrini bozmaya çalışan yaramaz çocuklara da rastlanmıyor değildi (Modern Times / Modern Zamanlar – 1936); ancak Akademi’ye göre pek çok sinemaseverin adını hatırlamakta dahi güçlük çektiği The Great Ziegfeld, çok daha başarılı bir yapımdı ve komünizm paranoyasını kaşıyıp duran bu küçük adamı dikkate almak yersizdi! 30’lar, biraz da Frank Capra’nın içi doldurulamamış hümanizminin, aykırı sesleri boğduğu bir dönem olarak hafızalara kazınacaktı.

Kuşkuya Yer Yok!

Hitchcock imzası taşımasına karşın, sanatçının olgunluk dönemi göz önüne alındığında vasat bir film olan Rebecca’nın, The Grapes of Wrath / Gazap Üzümleri gibi eskimeyecek bir klasiğe yeğlenmesiyle açılan 40’lar, aslında sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden olan Orson Welles’in çıkışını müjdelemesi açısından kayda değerdi. Ne var ki yedinci sanatın anlatım olanaklarını yerle bir eden ve yeni bir çağın kapılarını aralayan 1941 yapımı citizen kaneCitizen Kane / Yurttaş Kane, biraz da filmin teşhir ettiği basın imparatoru Hearst’ün kampanyası sonucu göz ardı edilmişti. Akademi’nin 1942 tercihi daha da acıklıydı. Bir çok eleştirmen tarafından “savaşa çağrı yapan, duyguları sömürücü basit bir propaganda filmi” olarak nitelendirilen Mrs. Miniver (Yönetmen: William Wyler), Aristokrat bir İngiliz ailenin, 2. Dünya Savaşı sırasında yok olmaya yüz tutan yaşamlarına odaklanıyordu. Ne var ki, kararlarını “Nazi tehdidine karşı kamuoyu baskısı oluşturmak” olarak açıklayan üyeler, bu kez de Lubitsch’in To be or Not to be / Olmak ya da Olmamak adlı başyapıtını ıskalamışlardı. Anti-militarist sinemaya armağan ettiği bir çok sahne ile akılda kalan film, –The Great Dictator ile birlikte- Alman faşizmine en sıra dışı darbeleri savuran yapımlar arasında yer alırken, Miniver, nadiren hatırlanacaktı.

1944’ün gözde filmi Oscar’lara da damgasını vuran Leo McCarey’nin Going My Way / Yoluma Giderken, New York’taki bir Katolik kilisesine atanan genç papaz Chuck O’Malley’nin maceralarını anlatıyordu. Günümüzde, Bing Crosby’nin performansı sayılmazsa “sıradan” olarak nitelendirilebilecek film,Çifte Tazminat Hollywood’un en başarılı dönemlerinden birinde şaşırtıcı olarak öne çıkarılmıştı. Bu kez, kara filmin doruk noktalarından olan Double Indemnity / Çifte Tazminat dışarıda bırakılmış, western tarihinde yeni bir sayfa açan The Ox-Bow Incident adaylığa dahi değer bulunmamıştı. (Öncülerin ülke yaratma çabaları veya yerlilerle olan mücadelelerini konu alan 40’ların westernlerinden kesin bir dille ayrılan bu film, uygar Batı’nın (!) linç yaklaşımına keskin bir bakış atmakta ve olasılıkla 2. Dünya Savaşı atmosferinin kahramanlık destanlarıyla uyuşmamaktaydı!)

Wyler’ın, Miniver’ın ardından savaş sonrasındaki toparlanış esnasında uyum sorunu yaşayan savaş gazilerini rehabilite çabaları The Best Years of Our Lives / Hayatımızın En Güzel Yılları – 1946 adlı filmde karşılığını bulacak; kuşkucu yaklaşımı ve karamsar yapısıyla topluma güvensizlik aşıladığından olsa gerek, Akademi’nin her daim burun kıvırdığı film noir, kendini yenilemeye devam edecekti (The Big Sleep / Birleşen Kalpler, The Postman Always Rings Twice / Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, Notorius / Aşktan da Üstün).

Soğuk Savaş’ta Aşk ve Dans!

Joseph L. Mankiewicz sinemasının doruk noktalarından olan All About Eve / Perde Açılıyor, 50’lerin perdesini açmıştı açmasına; ama tiyatro dünyasında yaşanan bu hırslı mücadelenin, Sunset Boulevard’dan daha başarılı olduğunu iddia etmek olası değildi. Hollywood’u konu alan filmler içinde en alaycı ve en saldırgan filmlerden olan Sunset Bulvarı, sessiz sinemanın kraliçelerinden biriyken, sinemanın sese kavuşmasının ardından bir kenara fırlatılan Norma Desmond’un tuhaf öyküsünü perdeye taşıyordu. all about eveOscar dağıtan seçkin üyeler, filmin gösterime girdiği dönemde ayyuka çıkan eleştirilerden etkilenmiş olmalılar; zira bir kez daha ‘yanlış ata’ oynamışlardı! Soğuk Savaş’ın miladı sayılabilecek bu dönem, Akademi Ödülleri’ni de etkileyecek ve 50’li yıllarda hatalı kararlar tavan yapacaktı.

1951 yapımı Vincente Minnelli müzikali An American in Paris / Paris’te Bir Amerikalı, Method Kuramı’nın en başarılı örneklerinden olan A Streetcar Named Desire / Arzu Tramvayı’nın önüne geçmişti (Üstelik o yılın bir başka dikkat çeken yapımı da George Stevens’ın Theodore Dreiser’ın ünlü An American Tragedy adlı eserinden uyarladığı A Place in the Sun / İnsanlık Suçu idi!). Bir yıl sonra, görkemli filmlerin babası Cecil B. DeMille’in, seyircinin gözünü boyamaktan öte bir anlam taşımayan filmi The Greatest Show on Earth, McCarthy dönemini ironik biçimde mahkûm eden High Noon / Kahraman Şerif’in gölgesinde kalmasına karşın ödüle uzanacaktı. Üyeler, bu kez de John Ford, Howard Hawks ve John Wayne’den oluşan derin Amerikan korosunun “böyle western mi olur?” serzenişlerinden etkilenmişti.

İki savaş filminin öne çıktığı 1953 Oscar’larında yapılan tercihler, “Akademi’nin Eğilimleri” kavramının altının doldurulmasına olanak tanıyacaktı. kwai köprüsüZinnemann’ın Pearl Harbor baskınını fon alan melodramatik öyküsü From Here to Eternity / İnsanlar Yaşadıkça, Billy Wilder’ın bir toplama kampında kurtuluş mücadelesi veren askerleri konu edinen Stalag 17’yi saf dışı bırakacaktı. (Wilder’ın filminde masum kişinin casus ilan edilmesi, yine McCarthy dönemine dair üstü kapalı bir gönderme niteliği taşımaktadır.) Benzer bir durum 1957’de de ortaya çıkacak; yine iki savaş filmi, The Bridge on the River / Kwai Köprüsü ve Paths of Glory / Zafer Yolları, Oscar’lar için yarışacak ve kazanan; kuşkusuz askerlik kavramını tartışmaya açan Kubrick olmayacaktı!

Gerçeklikten kaçışın sinemasal zeminde teorize edilmesinin diğer bir karşılığı olan müzikallerin büyük başarıya kavuştuğu 50’ler Gigi’de somutlaşırken, çemberin dışında kalan yapımlar arasında Rebel Without a Cause / Asi Gençlik – 1955, 12 Angry Men / 12 Kızgın Adam – 1957, Touch of Evil / Bitmeyen Balayı – 1958 bulunuyordu. Perde, dönemin din sosuna batırılmış süper kahramanı Ben Hur ile kapanıyordu.

Bu yazının ilk bölümünü bu linkten okuyabilirsiniz.