
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
İş hayatımın en yoğun zamanlarında acı bir şekilde günlerimin elimden kayıp gittiğini görerek acı çekiyordum. Yaşamım tam bir rutine oturmuştu, çemberi çeviren bir hamsterdan farkım yoktu. O zamanlar (çalışmanın dışında bir seçenek varolmadığı için) janti giysilerle hijyenik işyerlerinde saat 5 ya da 6 oldu mu bağlasan durmaz çalışma hayatının içinde olduğumu hayal ederdim.
“Evet,” derdim, “buna katlanabilirim.” Tabii ki bunun da boğucu bir hayatın farklı bir versiyonu olduğunun farkındaydım, zaten karşılığında para almak için yapılan hangi işte bu rutinin dışına çıkabiliyor ki insan? Benim durumum beterin beteri var şiarından hareketle, beterin daha iyisini istemekti. Oysa günümüzde toplumun geneli bu hayatı istiyor, onu elde etmek için çıldırıyor, ağzının suları bıynundan süzülüp göğüslerine varınca zevkten titriyor (çok erotik bir benzetme oldu). Doğar doğmaz boyunlarına kravat takılan bebekler bu uğurda ne merhalelerden geçiyor. Gelişmiş modern toplum imajı bu: Kaliteli elbiseler, dekorasyonuna yıllar harcanan evler, prestijli bir meslek, bütün bu görüntüyü dolduran modern bir eş, düzenli cinsel hayat. İsmi anılır anılmaz güneş görmezliği ve mekanikliğinden söz açılan İskandinavya diyarından, Danimarka’dan gelen Den Brysomme Mannen böylesi bir toplumu fantastik bir biçimde tasvir ediyor. Filmin ismini birebir tercüme edersek Can Sıkıcı/ Rahatsız Edici Adam gibi bir ifade ortaya çıkıyor.
Filmin kahramanı Andreas anlatılan dünyaya hiçlikten geliyor. Önüne her imkan sunuluyor: güzel bir ev, iyi bir iş, güzel bir kız arkadaş… Ama mekanikliğin sınırlarında gezinen bu hayata tutunmakta zorlanıyor. Zamanı boşluğun yoğunluğundan kımıltısız kalıyor. Aşık oluyor, ama tamamen kendinden doğurduğu bir aşk bu, etrafını çevreleyen herkes duygusuz bir yaşam tüketimine kaptırmış kendini. Reklamlarda bize özendirilen mutlu çalışanların dünyasının dekorları dökülüyor, gri bir akşamüstünün ölgün ışıkları her yeri kaplıyor. Filmin ismi bu noktada anlam buluyor; can sıkıcı/rahatsız edici olan Andreas, çünkü istese bile konformizme teslim olamıyor, diğerlerini rahatsız ediyor.
Bir İskandinav filminden bahsedildiğinde büyük ihtimalle “soğuk ve kasvetli” tanımına rastlarsınız. Bunun nedeniyle ilgili hazır cevaplarımız vardır zaten. Bu film de soğuk ve kasvetli, ama zaman ve mekandan bağımsız bir yapısı olduğu için bildik bir İskandinav filmi tanımına girmiyor. Modernizmin mekanize yönüne ve konformizme yapılan küçük, naif bir eleştiri gözüyle bakmak daha doğru olur. Ancak küçümsediğimi düşünmeyin sakın; yönetmenliğiyle, oyunculuğuyla, senaryosuyla tasvir ettiği atmosferi kolaylıkla seyirciye aksettirebiliyor. Görüntü yönetmeni filme en uygun dokunuşları yapmış.
Filmin depresif bir etkisi var elbette. Yaşadığım ülkede -her şey yolunda giderse- gelecekte böylesi bir yaşam sürüleceğini düşünmekten kaynaklanıyor bu. Hatta kurtarılmış bölgelerde bunu görüyorum uzaktan. Gençliğimde buna uygun şekilde bana yönelik beklentilerin belli belirsiz emarelerini hissetmiştim. Beşiktaş iskelesinde Ahmet Abi ile film hakkında konuşuyoruz. Ben umutsuzum, ama bana etrafımdaki insanları gösteriyor. Filmdekilerle kıyaslanınca eciş bücüş insanlarız. “Bizde hâlâ insan var” diyor Ahmet Abi. Emin olamıyorum, ama inanmak istiyorum. En çok da kendimin insan olduğuna…
Den Brysomme Mannen
Yön: Jens Lien
Oyn: Trond Fausa Aurvaag, Per Schaaning, Petronella Barker
"Otomatik Portakalların Suyu Yoktur: Den Brysomme Mannen" için 9 Yanıt
Deniz Akhan'ın yazılarında nedense Kafkaesk bir koku alıyorum.
Daha yeni Dava'nın çizgi romanını okudum.
Yok ama Kafka'nıın Dava'sı değil, Deniz Akhan'ın yazılarındaki koku..
Daha çok Değişim'in kokusu gibi..
Sanki her an Deniz Akhan, Kafka'nın Değişim romanındaki
Gregor Samsa'nın hamam böceğine dönüşmesi gibi bir değişim yaşayacak..
Ya da Allah saklasın tabi..
Gerçekte değil de sanki sembolik olarak bunu yaşıyor gibi..
Sahiden öyle mi?
Ne bileyim, hani yazıyor ya çevresiyle bir yabancılaşma hali! Kafkaesk gibi vaziyeti:)
Deniz Akhan sayesinde az önce ilk kez bir İskandinav filmi seyrettim.. Bu film asla soğuk ve kasvetli bir film değil.. Bilakis inanılmaz etkileyici ve sürükleyici bir film.. Hem trajik hem de komik bir film üstelik.. İnsanların mekanikliği, hayatın tekdüzeliği öyle bir derinden etkiliyor ki insanı.. Bir ninja kılıcı oluyor sanki.. Filmin kahramanı Andreas’ın her hayal kırıklığında.. Seyircinin yüreğine tekrar tekrar sokulup çıkarılıyor.. Dehşet korkunç bir durum.. Adeta bir cins korku filmi.. Böyle nasıl yaşanır? Yada böyle bir hayat nasıl istenir..
İskandinav ülkeleri, dünya üzerinde mutluluk, konfor ve refah ölçümlerinde hep ilk sıralarda yer alırmış. Hatta geçtiğimiz sene tamamlanan Dünya Barış Endeks'i Danimarka'yı yeryüzündeki en barışçıl ikinci ülke, Norveç'i de gene aynı kategoride üçüncü ülke ilan etmiş. Ama aynı zamanda dünyada intihar olaylarının en fazla olduğu ülkeler de İskandinav ülkeleriymiş. Ayrıca Amerika, Japoonya’dan sonra en fazla cinayet, gerilim, korku romanları hangi ülkelerden çıkıyormuş dersiniz? Gene İskandinav ülkelerinden…
Bu filmi seyretmeden önce anlam veremezdim. İnsan konfor,refah içinde yaşıyorsa, birbirlerine saygıyla davranıyorlarsa, hak hukuk tıkır tıkır işliyorsa, iş aş sorunları yoksa daha ne istiyorlar bu insanlar derdim.. Filmin durumları abartmış olduğunu göz önüne alsam da eğer böyleyse oralarda hayatlar, valla ben de Andreas’ın yerinde olmak asla istemezdim.. En çok nerde güldüm biliyor musunuz? Andreas romantik bir ortam hazırlıyor. Hay Allahım yazarken bile gülüyorum.. Kızla baş başa.. Bu arada şahane Latin müzikleri çalıyor.. Kızdan beklediği tek bir söz var. Kızımız onu söylemediği gibi, sakin sakin , son derece doğal olarak çocuğa inanılmaz durumlar özetliyor.. Canım yaa.. Andreas nasıl şimdi gözümün önünde canlanıyor.. Hımm.. Üzüldüm tabii ama ne yapayım yani çok da güldüm..
Bu arada filmin müziklerine de bittim!
film "Wristcutters: A Love Story" filmine büyük bir benzerlikle açıldığından filmi esas oğlanın bir "orta sınıf cehennemi"nde hapis kaldığı izlenimiyle seyrettim. dergilerden mobilya seçmek(Fight Club), topuklu ayakkabılar ve şık, temiz kıyafetlerle dekorasyon işlerine girişmek(American Beauty) gibi durumlarla oldukça etkili şekilde destekiliyordu film bu izlenimi.
ama finaldeki "beterin de beteri var" (buz cehennemi), "halinize şükredin" söylemiyle bir çuval inciri berbat etti film. yani robot gibi çalışıp, kazandığımız parayı saçma sapan tüketim maddelerine (yeniden üretim-yeniden tüketim döngüsüne) yatırmalı, bu bizi tatmin etmese bile bu döngüyü bozmamalıydık. zira taze turtanın kokusuna, tadına giderken evdeki uyuşmuşluktan olabilirdik maazallah. böyle bakılınca ayan beyan konformizm promosyonu yapan film, sağ gösterip sol vuruyor. ya da "sol" gösterip "sağ" vuruyor mu demeliydik?
olası imla hataları için şimdiden özür dilerim.
@Efe
Madem filmin sonunu yazmışsınız, ben de filmin sonuyla ilgili hissiyatlarımı yazmak isterim..
Size bir şey söyleyeyim mi, buz cehennemi mi, buzullar mı, antartika mı ne derseniz deyin yani kısacası eskimolar arasında yaşamayı, filmdeki insanlarla yaşamaya, şahane mobilyalara, topuklu ayakkabılara ve giysilere, birbirinden eksantrik yemeklere milyon kere tercih ederim. Ruhu, duyguları, maneviyatı olur bari buzullarda yaşayan insanların!
Düşünsenize…Buzdan yapılmış kulubelerde yaşamak, kızakla seyahat yapmak, balık avlamak, balık kemiklerinden yapılmış küpe yada kolye takmak, televizyon yoktur ki oralarda, arkadaşlarla bir araya gelip sessiz film oynamak, ısınmak için soba etrafında oturup hepbirlikte efsaneler, masallar anlatmak… uzatmayayım da daha şahane olmaz mı sizce?
Yani anlayacağınız filmin sonu hiç de hazin gelmedi bana… Orada yaşamasın da Andreas, buzullar cennet gibi valla:)
"mana şairin karnında gizlidir" derler, ama bu filmin sonunu yorumlamak için yönetmenin bağırsaklarını deşmeye gerek olduğunu sanmıyorum. andreas'ı cezalandıran yönetmen ve senarist değil, toplumsal sistemin kendisi. yönetmen sadece bunu tasvir ediyor, "sağ"dan vurduğu yok.
@Ezgi
"In to the Wild"ın sesi uzaktan hoş gelse de hepimiz bu sistemin içinde yaşamak(hayatta kalmak, akıl sağlığını korumak) için bazı uyuşturuculara kendimizi kaptırmış durumdayız (mecazi anlamda söylüyorum sayın kolluk kuvvetleri ve/ya yargı organları. siteyi kapamanıza gerek yok). şahsen ben kutuplara gitsem bunları çok ararım, zira bunlara bağımlıyım. belki maddi tüketim olarak olmasa da tüketmesi (en azından şimdilik) fazla finansal yük getirmeyen kültürel, sanatsal tüketim olarak bağımlıyım. siz "olsa olur, olmazsa hiç aramam" diyorsanız, bunu kısa süreli de olsa bir teste tabi tutup ondan sonra son kararınızı vermenizi (naçizane) tavsiye ederim. modern hayatı yaşarken çantada keklik saydığımız pek çok şeyden yoksun kaldığımızda bunları mumla ararız gibime geliyor benim.
@Deniz
bu sistemin içinden çıkılmaz bir şey olduğunu, içinden çıkmaya çalıştıkça insanı daha kötü duruma düşürdüğünü bize gösteren yazardan-yönetmenden benim aldığım mesaj mücadelenin kifayetsiz olduğu. şimdi bu filme muhafazakar(sağ) değildir diyebilir miyiz? andreas’ı cezalandıran sistemi yeniden üretmiyor mu yazar-yönetmen pompaladıkları bu umutsuzlukla?
olası imla hataları için şimdiden özür dilerim.
@Efe
Öncelikle şunu söylemeliyim. Taşrada yaşıyorum ve bir yıldır Tersninja sayesinde sinema dünyasını öğrenmeye çalışıyorum. Ama sinemayı hep sevdim. Çocukluğumdan beri seyrettim. Yorumlamayı, çözmeyi yeni öğreniyorum. Tersninja’ya bilir bilmez her konuda yorum yazıyorum. Aklıma gelen her şeyi yazınca tabi, haklı olarak bazılarını onaylamıyor site sahibi. Doğrusu yukardaki size yazdığım yorumumu da onaylamaz zannetmiştim. Baktım ki onaylanmış. Landlord’a da teşekkür ederim.
Siz yazdıklarınızda yerden göğe kadar haklısınız. Allah alıştıklarından mahrum etmesin insanı ama bu filmde Andreas otobüsle bilinmez bir yerden geliyor ve bu insanların arasına bırakılıyor. Geçmişi yok. Bilmiyorum ki geçmişini. Sanıyorum o da bizim gibi yaşıyorken, gene bir şeylere baş kaldırmış. Ceza olarak buraya bırakılmış. Çünkü burası bana göre cehennem gibi. Ruhsuz, duygusuz ve inançsız insanların ülkesi. Başkası için cennet olabilir ama benim için değil. O nedenle filmin sonu fena gelmedi bana… Burada yaşamasın da mücadele vereceği buzlar ülkesi olsun yani… Bilmiyorum ki anlatabildim mi?
Ben “keyif, aşk, inanç ve Nazım Hikmet’in dediği gibi bir çocuk gibi şaşarcasına bakarak yaşamak “ isterim. Bu nedenle sonsuza kadar ölmeyecekmiş gibi yapıp bu insanlarla bir arada asla yaşayamam . Burada yaşamayayım da buzullarda yaşayayım diyebilirim. Kaderci olarak değil ama. Önceden, başkaları tarafından planlanmış, bu şekilde mekanik ve duygusuz insanların yaşamı insan ruhuna hakaret gibi geldi bana. Bu insanlar arasında yaşamaktansa kendi yaşamımı kendimin çizeceği yeni düşlere ve koşullara açık tutabilirim rotamı..
Eğer yönetmen filmin sonunda ceza verdiğini düşünüyorsa Andreas’a… İşte ona ben karşı geliyorum. Diyorum ki ey yönetmen ceza mı verdiğini sanıyorsun… Şaşırmışsın. İşte insanlık şimdi yeniden başlayacak burada… Hem de buzullarda… Bir çocuk gibi şaşarcasına bakarak yaşamımı gerekirse tek başıma ama kendi istediğim gibi yeniden kurabilirim. Hem de keyifle… Aşkla ve inançla… Ama bu insanlar gibi olamam… ASLA!
@Ezgi
ben filmin sonunu acı ve yanlızlık olarak algıladım. malum, insanın yanlızlığa bağışıklığı çok zayıf. o yüzden bu bir cezadır diye düşündüm.
sizi hayat yıldıramamış anladığım kadarıyla. umarım hep böyle kalırsınız.
@Efe
Yorumumu sadece basit bir romantizmle ya da kolaycı bir iyi niyet hisleriyle yazdığımı düşünmenizi istemem. Ben de sizinle aynı dünyanın içinde yaşıyorum. Benim de yıldığım ya da baştan çıktığım durumlar oluyor. Olmaz olur mu?
Bir yazı okumuştum. Yaşamak nedir diye sorguluyordu. Kuş için uçmak, balık için yüzmek, yılan için sürünmektir diyordu. Hiçbirimizin aklına kuş neden uçuyor, balık neden yüzüyor, yılan neden sürünüyor diye sormak gelmez. Çünkü doğaları buydu. Peki insanın da insan gibi yaşaması gerekmiyor muydu? Kuş için uçmak, balık için yüzmek, yılan için sürünmek nekadar doğalsa, ilk çağlardan bu yana kendini geliştiren insan için de insan gibi yaşamak mücadelesi doğasına en uygunuydu. Yani insanı yıldıran ya da insanlıktan çıkarmaya sevkeden sebepler ne olursa olsun, insan gibi yaşamaya çabalamak, mücadele vermek, zorlukları aşmak insanın doğası gereğiydi. Bu nedenle Andreas’ın insanlıktan çıkmış bir yerden kurtulması ve azami mücadele vereceği başka bir yerde tekrar insanca yaşayabilme ihtimalidir filmin sonunun bana hazin gelmeme sebebi. İnsan doğası gereği insanca yaşamayı mutlaka becerecektir yani. Peki insanları insanlıklarından çıkarmaya çabalayanlar için ne düşünecektik? Bu da son derece doğal değil miydi? Evren diyalektiğinin bir gereğiydi. Yılanın neden süründüğünü hiç soruyor muyduk?
Tüm toplumsal sistemlerin etkilemelerine yada konformizmin cazibesine rağmen,insan insanca yaşamayı daima becerecektir.İşte bu inancı yitirmememiz gerekir. (naçizane fikrim:)
Yorum Yazın