
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.


Yolcu: Bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Tıklım tıklım otobüsler durduğunda yalnızca yolcu indiriyor, inen yolcularla boşalması gereken yerler ise asla boşalmıyordu. Otobüsten umudumu kesip duraktan uzaklaştım. Bulunduğum caddenin, şehrin en işlek ana caddelerinden biri olmasına rağmen, taksilerin hepsi de dolu geçiyordu. İhtiyacım yokken beni neredeyse zorla almaya çalışan, yüz metre öteden flaşörlerini yakıp yakıp söndüren, klaksonlarını ard arda asap bozucu bir şekilde çalıp duran taksiciler değişivermişti. Sağda solda avare dolaşıp kaldırım kenarlarında pinekleyen ticarilerden eser kalmamıştı. Yağmurlu havalarda taksi bulamamak bir İstanbul klasiğiydi.
Cenk BükerMoral bozan bir diğer şey de, müşteri alan taksilerin, üzerinde “taksi” yazan sarı tepe lambalarını kapatmaları gerekirken, hemen hiçbirinin bunu yapmamasıydı. Böylece, karanlıkta zaten içi görünmeyen taksinin lambasını görünce boş olduğunu zannediyor, hiç istifini bozmayan taksicinin nemrut suratının arkalarında bir yerlerde büzüşmüş oturan müşteriyi görünceye kadar umutla elimi kaldırıyordum. Uzaktan bakan biri, kendisiyle ve dünyayla barış içerisindeki sevgi dolu bir adamın geçen tüm taksileri selamladığını düşünebilirdi.
Bu ruh haliyle sırılsıklam ve umutsuzca beklerken, el ettiğim taksilerden biri yanaşıverdi. Büyük bir mutlulukla kapıyı açarak, kırmızı ışıklı taksimetre sıcaklığına bırakıverdim kendimi. “Merhaba!” dedim. “Merhaba!” diye aynı tonla yanıtladı şoför. Biner binmez “Nereye abi?” diye sormayan şoförlere bayılırım. “Ortaköy’e,” dedim bir süre sonra. Dışarıdaki şanssız kalabalığa çalımla bakıp bir yandan da indiğimde üşümemek için hafif hafif soyunmaya başlamıştım.
Taksilerde sigara içmeyi pek sevmem. Kısıtlı bir süreyle edilen bu yolculukta insan pekalâ da kendini tutarak, daha sonra binecek müşterileri rahatsız etmekten kaçınabilirdi. Soğuk havalarda camı açıp taksiyi havalandırmak, bunu her gün defalarca tekrarlayacak şoför için pek hoş olmayabilirdi. İstanbul’un belki başka hiçbir dünya şehrinde olmayan trafiği içinde koca bir günü geçirmek zaten yeterince zordu. Tüm bu uygar düşüncelerime rağmen, göğsümü tatlı tatlı karıncalandıran sigara isteği baş gösterivermişti işte ve bari şoförü rahatsız etmemek için “Sigara içsem rahatsız olur musun Üstad?” diye sordum. “Yok abi,” dedi, “sen iç, keyfine bak.” Peki acaba o da içer mi diye ikram ettim, “Kullanmıyorum,” dedi. İşte bu benim en hoşlanmadığım yanıttı. Birincisi, sigara her hangi bir iş veya eylemde kullanılan bir araç değildi. İkincisi, sigara ikram ederken o kişinin alışkanlıklarını hiç de merak ediyor değildim. Beni ilgilendiren o an sigara içip içmemesiydi sadece. Üçüncüsü, “kullanmıyorum” yanıtı bazen sokakta birinden ateş istendiğinde de karşılaşılan ve mutlaka yanıtlayan kişinin yüzünde belli bir tebessüm eşliğinde, huşu içinde verilen bir yanıttı ve sanırım anlamı da “Ben sigara gibi zararlı alışkanlıkları olmayan gayet sağlıklı bir adamım. Tüm gelişmiş ülke bireyleri bu insan sağlığına bütünüyle zararlı alışkanlığı bıraktılar zaten. Sen de ilkel bir üçüncü dünya ülkesi vatandaşlığı görünümünden sıyrılıp bir an önce sigarayı bıraksan iyi edersin” idi ki kimsenin hayatıma müdahale hakkı yoktu.
“Yeni bıraktım,” diye devam etti şoför sanki düşüncelerimi okumuş gibi. “yeni bıraktıysan ben de içmeyeyim senin yanında,” dedim adamın muhtemelen yaşamakta olduğu zorlukları düşünen ve bunların bir kısmını bizzat yaşamış biri olarak. “Yok abi,” dedi, “sen istediğin gibi iç, ben hayatta başlamam artık.” Adamın sigaraya karşı zafer kazanması bir yana, kendine olan aşırı güveni ilgimi çekti. “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” diye sordum, “Nasıl bıraktın ki?”
Şoför: Mahallede güzel bir arkadaş grubumuz var. Yedi sekiz kişi. Ayrı mesleklerden, hemen hemen aynı yaş grubundan arkadaşlarız. Cumartesi pazarımız genelde boş olur, kahvede oyun oynayarak veya sağa sola içmeye giderek geçiririz. Bir cuma öğleden sonra, ben yine taksiyi erken teslim edip kahveye gitmiştim ki, “Hadi!” dedi arkadaşlar, meğer beni bekliyolarmış. Yav durun demeye kalmadan Cafer’in minibüse doluştuk. Baktım iki kasa da bira almışlar, içe içe gidiyoruz. İçtikçe birayı tabi canım cigara da çekiyo, söndürüyorum cigarayı yakıyorum cigarayı. Zaten çok cigara içiyodum normalde de, bıraksam diyodum, şoförlük işte bi türlü olmuyodu.
Hoş beş, bi ara nereye diye soracak oldum, Afyon’a dediler. “Ne Afyon’u ya, Afyoncu musunuz siz kardeşim, ne işimiz var Afyon’da?” dedim. Gezicez dediler. Kaplıcalara gidiyoruz. Hadi o zaman esenlikle dedim ben de. Gezmediğimiz görmediğimiz yerler, vakit geçer işte, güzel. Akşam minibüsün arkada uyumuşum bi ara. Sonra geldik, indik ucuzundan bi otele yerleştik. Harala gürele derken tekrar yattık uyuduk. Gece zaten geç olmuş artık. Sabah kalkıp kahvaltımızı ettik. Arkadaşlar kaplıcadayken bi ara uzaklaşmışım ben, baktım ortada şadırvanlı, avlu gibi bi yer. Biraz su içeyim bari dedim, akşamki biralardan içim yanmış, karbüratör kaynatmış yani. Eğildim lık lık diktim suyu ki, baktım üst yanımda bi karaltı. Sarıklı, ciddi suratlı bi adam. “Amca iyi akşamlar,” dedim, başıyla şöyle bi yaptı. “Namaz kılmayı biliyo musun?” dedi. Ben normalde namaz kılan biri değilim. E biraz bilirim ama pek adetimiz değil yani anlıyo musun? Bi de; başka zaman olsa “Sana ne lan!” der basar geçerim. Benim verilecek hesabım mı var abi? Hayır versem ona mı verecem yani? Ama ben artık bi etkilendim mi ne olduysa, “biliyorum,” dedim. “hadi bi abdes al da gel,” dedi. Diyorum ya başka zaman olsa, yok ben sanki böyle robot gibi yapıyorum adam ne dediyse. Efendime söyliyim biz aldık güzelce abdesimizi. Bu tuttu beni arkada bi mescide götürdü. Mescitte de bizden başka kimse yok. Biz bununla artık kaç rekatsa bi namaz kıldık. “Gel benle,” dedi. Biz tabi yine robot, düştük adamın peşine, artık sarıklı ne derse o, yat yat, kalk kalk vaziyeti yani. Haydii demin abdes aldığımız şadırvana. “Eğil,” dedi, eğildim. Eliyle üç kere abi su aldı ağzımdan içirdi benim. Tam üç kere bak.
Ben hafif bi gözlerimi kapatmışım, açtım baktım ki bu gidiyo hafif hafif. Hocam dur dedim, kimsin sen? “Ben,” dedi, “Halid Bin Velid’in doktoruyum.” O sıra ben tabi bilmiyorum Halid kim Velid kim, sonra sorduk öğrendik ki…
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra tekrar düştük yola. Ben tabi o olayı, tamamen unutmuşum o ara. Kahvaltıdan sonra bilirsin çok güzel oluyo, şöyle bi cigara yakayım dedim. Aaa! Çok afedersin abi bok gibi! Nasıl acı nasıl acı! O gün bugün bi daha cigara koyamadım ağzıma.
"Öykülü Pazarlar: Cigarayı Bırakmanın En Garantili Yolu" için 3 Yanıt
Öyküyü okudum.. Çok ilginç geldi..
Taksi şöförü çarpıldı mı yani?
Tuhaf..
Cenk Büker acaba neden öyküsünü yazarken Halid Bin Velid'in doktorunu örnek vermiş?
Öyle merak ettim ki..
Büyükbabam anlatırdı, "Halid bin Velid İslamın kılıcıdır," derdi.. Bükülmez bir bileği ve yara bere dolu vücudu varmış.. Ok mızrak değmemiş yeri kalmamış ama şehit olamadığı için çok üzülürmüş.. Böyle anlatırdı..
Acaba neden Halit Bin Velid'in doktoru?
Acaba.. Öykünün yazarı bu ismi rastgele mi yazdı? Yoksa özellikle mi?
Yazara böyle bir soru sorulur mu?
Sorulmaz! (Ama bu seni durdurur mu şüpheliyim.)
sigarayı yeni bırakmış biri olarak, bu sabah yakasım geldi. bu hikayeyi okudum, olsa yakacağım, zor duruyorum.
Yorum Yazın