“Koş, daha hızlı, tam arkanda, hızlı, çok yavaşsın, yaklaşıyor…” Evden çıktığından beri koşuyordu, zamansızlık sarmıştı etrafını. Ne kadar oldu acaba koşmaya başlayalı. Bir saati geçmişti büyük ihtimalle. Ama yaşadığı dehşet, iç sesinin kölesi yapmıştı kendisini. O iç ses sürekli koşmasını, oradan uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmasını söylüyordu.

Daha hızlı, daha hızlı. Ama artık kalp atışlarının hızı fazla ilerleyecek bir gücü kalmadığını gösteriyordu. Ormanın içindeki bir dal parçası ayağına takıldı ve tökezleyerek döne döne düştü. Sürekli bir o ağaca bir bu ağaca çarparak, tepeden aşağı yuvarlana yuvarlana iniyordu. Tam aşağıdaki göle düşüp muhtemelen boğulacakken havada bir an asılı kaldı. Tüm vücudu kasılıyordu. Sanki içine girmek isteyen bir şey vardı ve ona engel olmaya çalışıyordu. “Artık çok geç, sana kaçmanı söylemiştim,” dedi iç sesi. Açık ağzından içeri bir sis girdi. Vücudu iyice kasılarak yere bir tüy gibi süzüle süzüle inmeye başladı. Bir süre karanlıkta kaldı. Gözlerini açtığında neler olduğunu ya da neden burada olduğunu hatırlamıyordu. Kalkıp üstünü başını silkeledi ve eve dönmek için orman yoluna girdi.

“Arabayı artık bırakmamız gerekiyor.” Araçtan çıkan dört kişi de ellerinde pompalıları, yüzlerinde maskeleri ve deri kıyafetleri ile aksiyon filmlerinden fırlamış kötüler gibi duruyorlardı. Kırmızı külüstürü orman yolundan aşağı göle doğru yolladılar. Araç suya yavaş yavaş batarken aralarında en güçlüleri gibi görünen adam elindeki spor çantayı sırtına atıp diğerlerine peşlerinden gelmeleri için bir işaret yaptı.

Halil, Yusuf, Poyraz ve Nil iki saat kadar önce bir banka soymuşlardı. Polisten kaçmayı şu ana kadar başarmışlar, bir kaç gün saklanmak için bu orman yoluna girmeyi akıl etmişlerdi. Poyraz’ın kolunda bir kurşun deliği vardı. Nil kardeşinin bu durumuna üzülse de yolda çektikleri kokainin etkisi ile pek sağlıklı düşünemiyordu. “Gelirken ileride bir ev gördüm. Bir kaç gün orada saklanabiliriz.” Halil lider tavırları takınırken Yusuf, Poyraz’ın koluna girmiş yürümesi için yardım ediyordu. “Siktiğimin kurşunu çok ağrıtıyor ulan.” Poyraz’ın sürekli inlemeleri grubun sinirlerini iyice bozuyordu. Elindeki kokain poşetini Poyraz’ın burnuna dayayan Halil “Biraz dayan ulan evde çaresine bakarız.” derken bir yandan da Nil’i süzüyordu. Yusuf “Oğlum bu evde yaşayan varsa ne yapacağız?” dedi Halil’e. “Bu pompalıları kaz vurmak için almadık herhalde. Yaşayan varsa da, akıllı olursa bir problem çıkmaz.”

Uzaktan ev görünmeye başlamıştı bile. Ormanın içinde tekinsizce duran, iki katlı derme çatma bir yapıydı. İçinde herhangi bir yaşam belirtisi görülmüyordu. Halil kapıyı bir tekme ile açmayı başardı. Önce kendisi içeri girdi, etrafı pompalısı ile kolaçan etti. Ardından Nil gülerek içeri girdi ve kendini boş koltuğa attı. Yusuf, Poyraz’ı taşımaktan iyice yorgun düşmüştü. Halil yan odadaki pis yatağı gösterdi ve Poyraz’ı bir hamlede yatağa attılar. Yanından uzaklaşırken Yusuf “Çok kan kaybetti. Bir hastaneye bıraksaydık keşke.” diye fısıldadı. “Manyak mısın oğlum, gidip teslim olsaydık istiyorsan. Ben şimdi bir bıçakla hallederim o işi.”

Halil mutfağı buldu. Etraf derli topluydu. Demek ki evde yaşayan birileri olmalıydı. Çekmeceleri karıştırarak işine yarayacak büyüklükte bir bıçak çıkardı. Tekrar geri Poyraz’ı yatırdıkları odaya girdi. Yatak kan gölüne dönmeye başlamıştı. “Yusuf sen diğer odaları kontrol et muhtemelen birileri saklanıyor.” Yusuf tamam der gibi başını sallayıp pompalıyı kaldırarak dışarı çıktı. Yusuf alt kattaki odalara bakmış, merdivenden yukarı çıkmaya başlamıştı. “Orda biri varsa silahlıyım, yavaş yavaş dışarı çıkın!” diye bağırdı. Bir süre sessizliği dinledi ancak tehdidi hedefini bulamamıştı. Koridorda üç oda görünüyordu. İlkini tekmeyle açıp içeri daldı. Bir çocuk odası gibiydi. Ancak uzun zamandır kullanılmadığı da belliydi. Odanın solundaki gardroptan bir tıkırdı geldi. “Çık dışarı!” Pompalıyı gardroba doğru kaldırıp sol eli ile yavaş yavaş gardrobun kapısını açtı. Yaşadığı yoğun stresten elleri titriyor, tüm vücudunu ter basıyordu. Gardrobun içinde yırtık, tozlu çocuk giysileri bir yığın oluşturmuştu. Yığının içinde bir hareketlenme oldu ve Yusuf pompalısının tetiğine dokundu. Bir patlama ile geriye doğru giden Yusuf dikkatsizliğinden omzunu çıkarmıştı. “Lanet olsun, tabanca istediğimi söylemiştim sana Halil,” diye söylenirken az önce ateş ettiği yığından bir sıçan fırlayarak duvar deliğine girdi. “Orospu çocuğu!” diye bağırıp bir el daha ateş etti. Bu sefer duvarda bir delik açmıştı.

Halil son hızla yukarı doğru çıktı. “Neler oluyor ulan!”

“Siktiğimin sıçanı korkuttu beni! Sana tabanca istediğimi söylemiştim bak halime!”

Halil, Yusuf’un çıkık omzuna baktı “Oğlum ne salak adamsın sen ya!”

“Yardım et konuşacağına.”

Halil çıkık omzu tutarak yerine oturtmaya çalıştı. Yusuf bir süre inlerken kemiğin kemiğe oturma sesini duyunca biraz rahatladı. “Aşağıda işim henüz bitmedi. Devam edebilecek misin?”

“Tamam, tamam düzelirim şimdi.”

Halil aşağı inerken Yusuf diğer odaya geçti. Girdiği yer ufak bir banyoydu. Aynada kendine bakıp saçını düzeltti. “Amma yakışıklısın be Yusuf” dedi aynadaki yansımasına.

Son odaya girerken içini bir ürperti kapladı. Silahını ateşlemeye hazır bekleterek içeri daldı. “Eller yukarı!” söylenecek en saçma şeyi söylemişti . Yatak odası tozlar içinde idi. Yatakta ise bir insan ceset gibi yatıyordu. Silahla yatan kişiyi dürttü ancak bir hareket olmadı. Yüzünü adama iyice yanaştırarak nefes alıp almadığını kontrol etti. Ancak birden adam gözlerini açtı. Yusuf adamın burnuna kulağını dayamış olduğu için bu gelişmeyi görememişti. Adam Yusuf’un kulağını ısırıp kopardı. Yusuf silahını düşürüp sendeleyerek yere kapaklandı. Yerde acılar içinde inleyen Yusuf adamın üzerine doğru geldiğini görebiliyordu. Adamın ağzı Yusuf’un kopan kulağı ve kan ile doluydu. Elleri ile Yusuf’un göğüs kafesini yardı. Tırnakları bıçak gibi Yusuf’un göğüsüne girdi ve kalbini yerinden çıkardı. Yusuf’un cansız bedeni yerde bir kan gölü oluşturdu. Adam kalbi ısırarak yemeye başladı. Gözleri kıpkırmızı oldu ve gülümsemesi bütün odayı bir anda buz kestirdi.

Poyraz acıya dayanamayıp bayıldı. Halil bıçağı ile kurşuna ulaşmayı başarmıştı, kurşunu çıkarınca rahat bir nefes aldı. “Nil, bu hergele nerede kaldı?” diye seslendi. “Boşver onu şimdi!” Nil karşısında şeffaf bir gecelikle duruyordu. “Onu nereden buldun kızım?” diyerek Nil’e sarılıp boynuna bir öpücük kondurdu. “Şurada bir çekmecede duruyordu. Hazır biz bizeyken değerlendirelim dedim.” İki sevgili tutkuyla öpüşmeye başladılar. Baygın Poyraz’ın yanına uzanmışlardı. “Ağabeyinin yanında sevişmek yeni fantezin mi?”

“İstemiyor musun yoksa?” Halil cevap vermeden kızın üstündeki geceliği çıkardı. Göğüslerini ağzının içine aldı. Nil inlerken sanki yukarıdan bir tıkırtı geliyordu. Ancak her ikisi de buna dikkat edecek durumda değillerdi.

Adam şimdi onları sevişirken seyrediyordu. Kız üste çıkmış kapıya sırtı dönük yukarı aşağı hareket ediyor, erkek ise kızın çıplak kalçalarından tutmuş ritmine uymaya çalışıyordu. Kızın bir eli de battaniyenin altından kardeşinin organına dokunuyordu. Adam ağır adımlarla onlara doğru yaklaştı. Elini bir bıçakmış gibi kızın sırtından soktu, kız bir an şaşkınlıkla inledi, Halil kızın göbeğinden fırlayan ele bakakalmıştı. El dışarı çıkınca kızın içinden fışkıran kanlar Halil’in üzerine döküldü ve kız yana doğru yataktan aşağı düştü. Halil şaşkınlığını yavaş yavaş üstünden atarak karşısında sırıtan adama baktı. Çok normal birisi gibi görünüyordu. Ancak üstü başı kan içindeydi. Suratında hiçbir insanda daha önce rastlamadığı bir ifade vardı. Hırlayarak Halil’in üstüne atıldı. Halil son bir çaba ile bıçağı yakaladı ve adama doğru savurdu. Ancak ıskalamıştı, adam bıçağı tutup hırsla Halil’in boynuna sapladı. Bıçağın eti kesip çıkması ile birlikte Halil’in damarlarında akan kan tazyikle fışkırmaya başladı. Halil elleri ile boynundaki deliği tutmaya çalışsa da birkaç saniye sonra son nefesini verecekti.

Poyraz kendine geldiğinde bir an için nerede olduğunu algılayamadı. Omzu çok ağrıyordu. Kalkınca Halil, Yusuf ve Nil’in çıplak bedenlerini yanında buldu. Dehşet içinde inledi ancak hareket edemiyordu. Kendini son bir güçle yataktan aşağı atmayı başardı. Ancak doğrulamamıştı. Yerde sürünerek salona çıkmaya çalıştı. Tam elini kapıdan dışarı attığında bir bıçak saplandı. İnleyerek olduğu yerde kaldı. Sol eline saplanan bıçağı çıkartmak için diğer elini kullanmak istedi ancak rakibi saçlarından tutup Poyraz’ı havaya kaldırarak salonun en uzak köşesine attı. Poyraz duvara sırtını vurarak yere düşerken boynunu da sehpaya çarptı ve ufak bir kırılma sesi duyuldu. Artık acıdan kurtulmuş, cansız bedenine bakıyordu. Adam sanki hala onu görüyor gibiydi. Birden altında bir boşluk açıldı ve çıkan alevler bir zamanlar Poyraz olarak anılan bu ruhu içine çekmeye başladı.

Adam bir an sendeleyerek yere düştü. Dünya dönüyor gibiydi. Kafasını toparlayamıyordu. Bir süre yerde baygın bir şekilde yattı. Kendine geldiğinde ayağa kalkıp neler olduğunu anlamaya çalıştı. Etraf kan gölüydü, salonda bir ceset yatıyordu. Boynu kırılmıştı.

Şoku atlatmaya çalıştı. Alt kattaki yatak odasına girmek istedi ancak ordaki görüntü daha da vahimdi. Odada toplam üç ceset vardı. İkisi çıplak , kanlar içinde ona bakıyorlardı. Kızın göbek boşluğundaki delikten diğer tarafı görmek mümkündü. Bir cesedin de göğüs kafesi parçalanmış, diğerlerinin yanında duruyordu. Adam bağırarak yukarı fırladı. Elini yüzünü yıkayıp olayları hatırlamak istiyordu. Ancak son hatırladığı şey gölden eve doğru yürüdüğü idi. Sonrasında herşey karanlıktı. Lavaboda ellerini ve suratını kandan temizledikten sonra biraz daha kendine gelmişti sanki. Tekrar aşağı inmeye hazırlanırken yerde parçalanmış bir kalp gördü dehşetle.

“Bütün bunları ben mi yaptım.”

“Sen değil ben!” dedi içinden bir ses. “Nedir bu olanlar.” “Sana yardım eden bir kötü ruh diyelim. Hatırlarsan benden kaçmanı tembih eden bir ses vardı içinde. Göle kadar kovaladım seni. Az kalsın ölüyordun hatta, seni ilk orada kurtardım. Sonra da bu ölümlülerden. Aslında onların zulmünden kurtarmak için girdim içine. Yoksa bir insanın içine girmek beni mutlu mu ediyor sanıyorsun? Hepiniz iğrenç mahluklarsınız.”

“Neden peki, onlar bana bir kötülük mü yaptılar?”

“Yapacaklardı…”

Birden etraf değişti ve adam kısa bir an içinde başına gelebilecek şeyleri gördü. Sanki günler geçiyordu, sürekli işkence görüyor, aşağılanıyor, dövülüyor ve en sonunda öldürülüyordu.

“İşte seni bu olacaklardan kurtardım ve o ölümlüleri yanıma aldım, onların buradaki zulmü bitti artık bana öbür tarafta lazımlar. Şimdi içinde değilim, ama bir kez bulaştığım vücuttan hiçbir zaman tam olarak da çıkmam. Zaman zaman benim sesimi duyacaksın ve dediklerimi yapacaksın. Sana ikinci bir şans vermemin sebebi de bu.”

“Peki ya şimdi?” dedi adam gözlerinden yaşlar gelerek.

“Şimdi onlarla birlikte bu evi yakacaksın ve şuradaki çantayla beraber uzaklaşacaksın. Çantadaki paralar vereceğim görevlerde sana yardım edecek.”

“Nesin sen?” İçindeki ses birden onlarca dilde yüzlerce isim söyledi “Aatalphus, Abaddon, Agrat Bat Mahlat, Azael, Baal, Baal Peor, Cabariel, Cacodaemon, Dagon, Dantalian, Durus, Egym, Ekeko, Faballeronthon, Gaap, Gadriel, Haatan, Haborym, Iabiel, Iao, Iblis, Karinas, Munkir, Nakir, Nau, Nekir, Paimon, Rahu, Ramath, Tely, Termagant, Urian,Ursala, Vanth, Zaalaer, Zophas…” Lucifer ve Şeytan en tanıdık isimlerdi.

“Artık bu dünyadaki savaşçım sensin. Seninle bu yaşlı gezegene yeni bir düzen getireceğiz.” Adam daha fazla dayanamayıp yerdeki bıçağı kaptı, elleri titriyordu, buna izin veremezdi. Aklına karısını o adamla gördüğü akşam geldi. Yabancı evinden çıkarken karısını öpmüş sonra da arabasına atladığı gibi gazlamıştı.

Evine girdiğinde kendinde değildi. Sonrasında olanlar ise tam bir kabustu. İçeri girmiş, karısı ile tartışmaya başlamış, sinirden boğazına sarılmış ve bir anlık cinnet ile kadını oracıkta öldürmüştü. Gürültüyü duyan kızı aşağı inince ağlamaya başlamış, kızına sarılmış ama ağlamasını durduramamıştı. “Sus, sus ne olur, yeter!” ama kız durmamıştı. Eli ile kızın ağzını kapamak istemişti, ama panik halinde yaptığı bu hareket kızın solunumunu durdurmuş ve boğulmasına sebep olmuştu. Şimdiye kadar o geceden olabildiğince kaçmaya çalışmıştı.

Ancak bir kez daha insanları öldürmeye, hem de bu işi şeytan adına yapmaya katlanamazdı. Bıçağı boğazına dayadı. Ellerinin titremesini artık kontrol edemiyordu. “Hayır, bunu yapma!” Boynunu boylu boyunca kesti. Boğazından akan kan ile birlikte yere yığıldı.

İçindeki ses bir an inledi ve bağırmaya başladı. “Hepiniz mi gerizekalsınız? Lanet olsun insanoğluna.” Ses yavaş yavaş yok olurken adamın ruhu bir kuyudan aşağı çekiliyordu.

Uzun bir düşüşten sonra yere kapaklandı. Karşısında bazı çizimlerden tanıdığı kızıl renkli, keçi sakallı boynuzlu bir yaratık kanlar, çürük et parçaları ve iskeletlerden oluşmuş bir tahta oturmuş adama bakıyordu. “Benden bu şekilde kaçacağını mı sanmıştın? Karın seni aldattı diye tüm aileni öldürdün, evine giren hırsızları yardımımla öldürdün, en sonunda da kendini öldürdün. Şimdi sonsuz acı ile cezalandırılacaksın. Oysa ki sana yeni bir şans vermiştim!”

Adam Şeytan’a dönerek “Senin savaşçın olarak dünyada insanlığa zarar vermektense cehennemde acı çekerek mahşer gününü beklemeyi tercih ederim!”dedi. Sözler ağzından dökülürken yavaş yavaş yok oluyor ve cehennemin derinliklerine doğru iniyordu.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir