
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.


Her şey büyüyor. Mutluluk hariç. Ben büyüdükçe o küçülüyor.
Bir kâbus görüyorum. Her şey büyüyor. İlkbaharda yaban otları nasıl büyürse öyle, çabucak ve düşüncesizce. Ben küçücük kalıyorum. Büyümediğim için değil, yalnızca daha yavaş büyüdüğümden. Kâbus bir gece düşü değildir.
Günler büyüyüp akşamüstü oluyor. Kızımın elinden tutup gezmeye çıkarıyorum onlardan birinde. Aslında hangimizi gezdirmek istediğimi de bilmiyorum. Doğup büyüdüğüm evi göstermek istiyorum ona. Doğmak büyümenin şartı değil, fakat doğunca daha büyük büyünebiliyor. O anılar semtine yaklaştıkça heyecanlanıyorum. “İşte bu!” demek istiyorum ona. Bak bu çocukluğumun evi. Ne kadar da küçük kalmış diğer binaların arasında. Ya da en kötü ihtimalle, hınzır müteahhitler kandırabildiyse evsahiplerini yine; işte buradaydı, yıkılmış koskoca apartman olmuş. “Bizim zamanımızda”yla başlayan bir cümle de ben kurmak istiyorum. Benim de bir zamanım olduğunu hissetmek. Öyle değişmiş ki şehir, bulamıyorum. Ne evi, ne de çocukluğumu.
Karşıki evde oturmasaydın yine de farkederdim seni. Ben zaten yanına gelmek isterdim hep, gözlerin beni kolumdan tutup çekerdi. Zaman, ilk aşkın ilkokulda yaşanıp yaşanamayacağına veya karşı komşunun kızı olup olamayacağına kafa patlatmakla geçerdi. Hayat çok, televizyon iki renkliydi ve izlediğim filmlerde sıkça duyduğum sihirli cümleyi sana söylediğimde her şey değişti. Cesaretimi toplamak için günlerce uğraşmıştım ben. Oysa sen, sanki bu anı çoktandır bekliyormuş gibi, çabucak soruvermiştin peki seni ne kadar sevdiğimi. Muhtemelen aynı filmleri seyrediyorduk. Kolları iki yana açıp T olmak klâsik, bense romantiktim. Sana bir fanilâ dolusu erik getirebilmek için güç belâ tırmandığım “ağaç kadar” dediğimde, sen gülen taraftın, ben geceleyin evde… Oysa dizimdeki yaralarla kafamdaki yarıklar şahidimdi. Bahçenin sahibi Hikmet amcayla sopası da.
Kar yağarken seyretmeyi çok sever pencereye çıkardın. Arap kızı değil beyazdın. Bense yerliler gibi utangaçtım. Koca kafa da değildim ama sanki vücuduma göre büyüktü kafam biraz. Herhâlde daha önemli olduğundandır diye avunmaya çalıştıysam da, bir yerlerde benim yaşımda bunun normal olduğunu okuyana kadar soru işareti gibi boynu bükük gezdim. Belki her şeyi öğrenme, bütün hayatı sığdırabilme isteğiyle bu kadar büyük oluyordu kafalar çocukken. Öğrenmeye değer pek bir şey olmadığını öğrendiğinde, hüzünle duraklıyordu sonra. Anormal başka türlü bir şeydi o zamanlar. Örneğin taşıtlar anormaldi. Demirden koskoca gemiler batmıyor; uçaklar ağır, nasıl uçuyor; ceryanlar –e’ler pek de “mühim” değildi çocukken- kesik olduğu halde arabaların farları nasıl yanıyor? Artık taşıtlar normal, fakat taşıdıkları değil.
Karanlıktan korkardım. Hepimiz korkardık. Milyonlarca yıl önce, ormanın tehlikelerinde gece, atalarımızdan miras kalmış. Küçülmüş ama yitmemiş, bilinçaltımıza sinivermiş. Bilinçaltımızdan da habersizdim o zamanlar. Şimdi de bilmek istediğimden emin değilim, üstü bile yeterince sıkıcı. S ile hayvan Sfenks değildi ama ansiklopedideki resmi çok güzeldi. O kadar etkilenmiştim ki o mağrur duruştan, ihtişamından, Sfenks olmak istedim. Hâlâ onun gibi uyurum. Yüzükoyun -koyunlar böyle mi uyur Serpil, yoksa yüzümüzü mü koyuyorduk yatağa?- eller yastığın altında, avuçiçleri döşekte. Soğuk kış gecelerinde, soba söndükten sonra ise babaannemin tavsiye ettiği şekilde uyurdum. 4 gibi. Bacaklar karna çekilmiş, eller bacakların arasında. Ellerim hep üşürdü çünkü.
Şimdi bile içimi acıtan bir soru vardı. Durumu bizden daha kötü olan bir kaç ailenin, kafası sıfır numara tıraşlı, nedense hep soluk kırmızı fanilâlı çocukları bakkala girip sorarlardı. Bakkal Amca bu paraya ne olur? Aslında o paraya hiçbir şey olmazdı, ama iyi kalpli Bakkal Amca bunu yapamazdı. İşte bu yüzden diğer amcalar küçük a’yla başlarken Onlarınki büyüktü. Çekinerek, usul usul içeri giren çocuk, ağzı kulakları tarafından ödünç alınmış bir biçimde dışarı fırlar, Bakkal Amca bir sigara daha yakardı. Bu çocukların bir de babaları olduğundan bakkallık zor meslekti. Keşke Bakkal Amca da yarım kilo kıyma için aynı cümleyi Kasap Amcaya söyleyebilseydi. Fakirlik büyüyüp sefalet, bakkallar büyüyüp grosmarket oldu. Yazarkasaların vicdanı yok.
Büyüklerin de sıkça sorduğu bir soru vardı ve hepsi bu soruyu sorduğuna göre, bütün büyükler aynıydı ya da hiçbiri istediği şeyi olamamıştı. Onları saf saf bakarken görmek hoşuma gittiğinden, birine balıkadam diğerine astronot diyor, aslında hiçbirinin ne yaptığını bilmiyordum. Yine de hem balık hem de adam olma fikri hoşuma gidiyordu. Büyüyünce ne olmak istemiyorsun deseler yanıt elbette yine bakkaldı. Öğretmenimizin yüzünü ekşiterek, nefretle andığı bir defteri vardı onların. Yazarlık ise pek akıl kârı değildi. Yazı para etse sınav başına harçlık almamız gerekmez miydi? Zaten yazarların pasaportuna bile işsiz diye yazarlar demişti öğretmenimiz. Öğretmenimiz her şeyi biliyordu.
Dedemin tıraş olurken kullandığı, lâvaboyla duvar arasına yaslanmış kalp şeklindeki ayna yüksekti. Ben de bakabileyim diye duvardaki çiviye asılmıyor, yine de benim yalnızca kaşlarımı görebilmemin yeterli olduğu düşünülüyordu. Her sabah saçlarını ve kaşlarını dakikalarca tarıyordu. Tarama işi bitip doğrulduğunda Atatürk büstüne benziyordu. Bana bakıp gülüyor, onu Atatürk’e benzettiğimi bilmiyordu. Büyümek istiyordum. Belki sadece o aynada gözlerimi de görebilmek için. Kendim olabilmek için. Aynaların yetmediğini bilmiyordum. Bir gün baktığımda, gördüğümün bir başkası olacağını da.
Bildiklerimiz çoğaldıkça hayat zenginleşmiyor. Sınırlar eriyip giderek silinse de yüzey değişmiyor. Şehir, yutmaya şahlanmış bir masal devi gibi yine üstüme üstüme geliyor. Kaçacak yer kalmıyor. Öyle bir geceye düşüyorum ki sonunda; kaçan da ben, kovalayan da. Ayna küçüldü, ama evler, tümörler, yollar, silâhlar, borçlar, hastalıklar, yalnızlıklar hızla büyüyor. Ben irileştikçe onlar devleşiyor. Yetişmek için çabaladıklarımı elde ettiğimde anlamları küçülüyor. Her şey büyüyor. Mutluluk hariç. Ben büyüdükçe o küçülüyor.
"Öykülü Pazarlar devam ediyor: T’den Çok – Cenk Büker" için Bir Yanıt
Bu öyküyü okudum.. Bitirdim.. Şöyle kendimi dinledim.. Öykü o kadar etkili yazılmış ki.. İnsanın kalbi terler mi? Ben kalbimin terlediğini hissettim..
Cenk Büker öyküsünde “Her şey büyüyor. Mutluluk hariç. Ben büyüdükçe o küçülüyor,” demiş.. Ne bu dediğinden ne yazdıklarından olumsuzluk çıkarmak istemedim de.. Şöyle düşündüm:
Cenk Büker’in yazdığı gibi biz büyüdükçe mutluluk küçülüyor.. Doğru.. Ne var ki bunda? İnsan, küçükken büyük mutluluklar hayal eder.. Büyüdükçe anlar ki hayat denilen süreç aslında küçük mutluluklardan ibarettir. İşte bunu anlayınca, hayat gerçekten güzelleşmez mi? Bence güzelleşir. Çünkü hayatımızı aslında küçük mutluluklar güzelleştirir..
Yorum Yazın