Kaybetmeden önce neyi kaybettiğini tam olarak bilememek kulağa kolay gelse de yaşaması zordu ve kendinle hesaplaşmaktan kaçış yoktu. Hayat, diktatörlüğünü ilân edip senden önce ve senden sonra olmak üzere vahşice ikiye ayrılırken, kimse bana ne istediğimi sormadı. Ne istediğimi bilmediğimden bu çok da etkilemezdi zaten.

Senden sonra hayat reenkarnasyon gibi değildi, yeniden doğmuyordun. Yarısı çöküştü ve diğer yarısındaysa zaten hiçbir şey yoktu, ama bu öteki yarını olmadığı anlamına gelmiyordu. Çünkü yokluk her tarafa o kadar çökmüştü ki olmayan bir şey ancak bu kadar yoğun hissedilebilirdi. Kapıdan sızan, duvardan süzülen, kanepenin üstünden akan, ağır, soğuk ve yapışkan. Yokluk… Bununla daha önce tanışmamıştım ve her sabah kalktığımda umarım alışmak zorunda kalacak kadar uzun sürmez dedim kendi kendime, umarım… Günler sözleşmiş gibi birbirinin aynıydı. Birçok keskin şeyin toplamının bulantı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Geceleri herkese havlayıp saldıran köpekler garip garip bakıp benden uzaklaştığında artık farklı biri olduğumu anladım. Siz hiç aynaya bakmaya korkacak kadar yalnız kaldınız mı?

Yeni bir hayat tamlamanın aksine yeniden başlamıyor, eskisinin üzerine kuruluyordu. Bu lâf yalnızca pembe dizilerdeki kokonaların ağzında anlam kazanıyordu. Benim rengimse siyahtı. Böylece, belki de ilk kez kendimi kandırmadım. Sonucu düşünmeden yapılan hamleler tam da bana göreydi ve bir oyunda birden fazla mat olunamazdı. Hatta ben bile beceremezdim böyle bir şeyi. Herşey o kadar kötüydü ki, daha kötüsü mümkün olmadığından oturup iyi bir şeylerin olmasını beklemeye başladım. Ama umduğum bu değildi. Yoklukta hiç değilse neyin olmadığı bilinebiliyordu, bekleyişse belirsizdi. Sonsuz ve tanımsız. Bekleyiş yokluktan da beterdi ve herşeyi kahverengiye boyaması uzun sürmedi.

Orada, öylece, hiçbir şey yapmadan daha ne kadar durabilirsin? Ne düşünüyorsun diye sorduğumda sakın “Hiç” deme. İnsan hiçbir şey düşünmeden duramaz. İstersen dene! Bunu yapmaya çalışırken, bir an için başardığını sansan bile, aslında hiçbir şey düşünmemeye çalıştığını düşünmektesindir ve bu da bir düşüncedir işte. Operada Farinelli’yi dinleyen insanların kendilerinden geçerek bayıldıklarını, Enrico Caruso’nun tiz perdeden çıkardığı seslerle bardağı kırdığını duymuşsundur. Dünyadaki bütün insanların ve hayvanların ve varsa başka canlıların bir an için, aynı anda durakladıklarını, içlerinden gelen ve daha önce hiç duymadıkları bir sese uyarak donakaldıklarını ve aynı anda hepbir ağızdan en korkunç çığlıklarını haykırdıklarını düşündün mü hiç? Nasıl bir ses çıkacağını hiç düşündün mü? Balinaların kitleler halinde su yüzüne çıkarak, su aygırlarının kocaman kafalarını göğe dikerek, insanların kaskatı kesilerek, sırtlanların bozkırın ortasına toplanarak, fillerini hortumlarını kaldırarak, köpeklerin kuyruklarını kıstırarak, yarasaların apartman boşluklarının karanlığından dışarı sürüler halinde uçuşarak aynı anda en ümitsiz çığlıklarını haykırdıklarını? Bu olağanüstü sesin gücüyle dağlardaki karların çığ olup düşeceğini, oto alarmlarının koro halinde öteceğini, tabelâların gürültüyle yere düşeceğini, pencere ve vitrin camlarının büyük bir şangırtıyla patlayacağını ve yere düşüp parçalanırken daha; daha büyük bir gürültü çıkaracağını ve bunların hepsi birleştiğinde çıkacak o inanılmaz sesin gücünü hiç düşündün mü? Peki, parmağını bile oynatmaya hali olmayan ben, nasıl olup da böyle şeylerden bahsedebiliyorum, düşündün mü hiç? Ne düşünüyorsun?

-Hiç…

Kendime anlatmaktan bıkınca, yalnızca yazabilirim. Çaresizlikse bile yazı, kendimi ancak böyle atlatabilirim. Farklı yollar da aradım; hani şu dumanlı filmde adamın otuz yıl boyunca hep aynı köşesinden, günün hep aynı saattinde fotoğrafını çekmesi gibi sokağın. Aynı sokağın, her zaman aynı saatte çekilmiş albümlerce fotoğrafı, devrik cümlelerden daha fazlasını yapabilir belki de. Makineyi üçayaklıya oturtup karşısına geçerek hergün kendi fotoğrafımı çekseydim eğer, dörtkolluya doğru yolculuğumu adım adım gözleyebilirdim. Ve bu yolculuk sırasında olanları. Disiplinli bir kuyrukluyıldız gibi her yılın o zamanında, inatla burnumun tam orta yerinde çıkan hain sivilcenin kaç günde geçtiğini örneğin. Sakalımın tam olarak kaç günde üç günlük uzadığını, kışın dudaklarımın ne kadar çatladığını, alnımdaki kırışıklığın nasıl da şıllıklaştığını, saçımın aklarını ve karanlığını ruhumun. Henüz genç olup bundan daha kırkbeş hissedilebilir mi acaba? Belki de bu denli yaşlı olmadığından, senin için ucuz fakat yerinde bir hediye olabilirdi bu:

“İşte bu ölmeden önceki son fotoğraftı, daha dün çekilmiş; buna eminim.”

Seninle ve dış dünyayla ilgili şeyler aklıma geldikçe, evden çıkmama kararımın ne kadar da yerinde olduğuna bir kez daha katılıyorum. Sakın yüzleşmekten korktuğumu sanma, aksine bunu çok isterdim, seninle ve dünyayla tekrar karşılaşmayı. Fakat biri hüzünlü ve yıkıcı, diğeri sıradan ve sıkıcı. Hangisi daha kötü bilemiyorum. Dışarı çıktığım son günü hatırlıyorum. Henüz öğlenin ikisi olmasına rağmen, ürkek mavi üzerine masal beyazı guajla boyanmış bir ay vardı ve bana başka bir yerde olmam gerektiğini anlattı. Evden olabildiğince çabuk uzaklaşmak için, azgelişmiş metropol üyesi çoğu insan gibi ben de belediye otobüsünü seçmiştim. Büyük şehrin küçük koltuklarının yerleştirilme biçimini düşünmemeye çalıştım, başaramadım. Genellikle ve olması gerektiği biçimde, yüzleri otobüsün ön penceresine dönük, ikişerli sıra halinde arka arkaya dizili koltukların yolcular için bir sakıncası var demek ki. Yoksa büyüklerimiz bu koltukları yanyana, koridora ve herkes birbirine bakacak şekilde yerleştirmezlerdi elbette. Belki de bu sayede birbirimizin ensesi yerine gözlerine bakabilir, işi daha da ilerleterek diyaloğa bile dökebilirdik. Evet amaç buydu belki de, şehrin ve teknolojinin birbirimizden iyice uzaklaştırıp ayrı düşürdüğü bizler, bu yolla tekrar eski günlerin ılık samimiyetine kavuşabilecektik. Yine tek vücuttuk işte. Alınlarımız açık, onyıllardan çıkıp onyıllara giriyor; bense olduğum yere çakılmış, biryere gidemiyordum. Şoförün arka tarafında bulunan plastikcam bütün yolcular tarafından rahatlıkla görülebilirdi. Bu bölüm genellikle duyuruların asıldığı bir pano olarak kullanılırdı. Bugünkü duyurumuz ise iri puntolarla yazılıp, özellikle vurgulanmak istenmişti anlaşılan: “Pillerin zararları.” Uzun süredir insan içine çıkmadığımdan toplumsal sorunlardan oldukça uzak kalmıştım. Sevindim, bu kez şoförardıpano bize hayırlı haberler müjdeliyordu. Demek ki ben yokken hayli mesafe kaydedilmiş, pillerin zararlarından gayri önemli bir sorunumuz kalmamıştı. İşin tuhafı; o gün nereye, niye gittim, ne yaptım hiç hatırlamıyorum. Bazen yolculuk bir yere ulaşmak için değil, bir yerden uzaklaşmak için yapılır. Bazen de yalnızca yolculuk etmek için. Yolculuğun kendisi için.

Mutfağa gidip önceki alışverişten kalan bir paket bisküviyi almaya karar veriyorum. Teknolojinin uzay çağına rağmen bu bisküvi paketleri asla “Buradan açınız”dan açılmıyor. Ambalajın diğer kısımları hava geçirmeyecek biçimde ve açılmamak üzere üretildiğinden, açma işi gövde gösterisine dönüşebiliyor. Koridor boyunca kendi kendime “bisküvi” diyorum. Kelimenin mimiğiyle kendimi bir Fransız gibi hissediyorum. Bisküvi, bisküvi, bisküvü, bisküvi… Bisküvi giderek “küvibis”e dönüşüyor. Tekrarladıkça ona yüklenen anlam boşalıyor, vurgu her defasında aynı, ama sesler renklerini kaybediyor. Bisküvinin adının bisküvi olmasına kim karar verdi? Kim uydurdu bütün bu kelimeleri? Neye göre? Önce, söylerken ağzımın aldığı biçimlere, sonra da bunlara gülebildiğim için kendime gülüyorum. Başkaları da böyle şeyler deniyor mudur acaba? Acaba deliriyor muyum, yoksa zaten deli miyim? Eğer deli olsaydım bu söylediklerimi yazıp, okuduğumda tekrar anlayabilir miydim? Bir deli, deli olduğunun farkında mıdır?

Bisküvi hızımı kesmeye yetmiyor, açlığımı daha da körüklüyor. Buzdolabının romantik iç ışığında, masum masum yüzüme bakan bayatlamaya yüz tutmuş, kenarları kurumuş birkaç parça zavallı salam, domates ve marulu, bir sandviç formunda mideye indirmeyi düşünüyorum. Organizasyon gerektiren bir iş. Ayrıca her birim üzerine düşeni yapmalı değil mi? Acınacak bir şekilde ölüp çöpe gitmek istemiyorlarsa tabi. Daha çok, evin pisliğine bir de kırıntıları eklemek istemediğimden, biraz da yemek yerken birşeyler okumayı sevdiğimden, masanın çiçekli örtüsüne gazete seriyorum. Aman bugünkü gazete olmasın diye bir an tereddüt ederken, kaç gündür evden çıkmadığımı hatırlıyorum. Ama yalnızca evden çıkmadığımı, kaç gün olduğunu değil. Bu yüzden bugün günlerden ne olduğunu veya sayılardan hangisiyle ifade edildiğini bilemiyorum. Yalnızca bunun kapıya bırakılan son gazete olmamasını dileyebiliyorum. O günün, o günkü gazetenin ne önemi varsa? Üstüme bir şey döküldüğünde kurulayıp tersini giyiyorum. Yıkamaktan daha pratik ve ekonomik. Yatılıyken karbeyaz pike grileştiğinde de aynı şeyi yapardım. Hem kazağın tersinin ne günahı var ki hiç gün yüzü göremesin? Yazın sokakta da aynı şeyi yapardım bazen, t-shirt’ü ters giymek – t-gömlek de diyebilirsin – hoşuma giderdi. İlle de ensedeki etiketten rahatsız olacak biri çıkar ama. Bu kadar bile özgürlüğü yok işte insanın. Yemeği bitirince kibritin vasatî kırk çöpünden birini alarak, dişlerimin arasındaki bitki ve hayvan artıklarını temizliyorum. Ne kadar dürüst bir uyarı: Vasatî kırk çöp! Kırktan az çıkabilir yani, lütfen bizi suçlamayın o zaman. Bunun yaklaşık bir sayı olduğu konusunda sizi uyarmıştık. Hemen kızmayın canım, bazen de fazlası çıkar ödeşmiş oluruz. Keşke modern hayatın dürüstlüğü yalnız kibrit kutularında göstermese kendini.

Gazetenin görünen kısmında okunacak ilginç bir şey kalmadığında, ucundan tutup siyah-beyaz sayfaları çeviriyorum nevaleyi yıkmamaya dikkat ederek. Önemli haberler nedense hep iç sayfalarda ve küçük harflerle. Uzaktan bakınca paragrafları oluşturan kelimelerin arasındaki boşluklar önce silik, baktıkça daha belirgin, uçuşan, danseden şekiller oluşturmaya başlıyor. Yoksa bana mı öyle geliyor? Bunları bir tek ben mi görebiliyorum? Ne güzel! Gözlerimi kısıp görüntüleri bulanıklaştırarak oyunu daha da zenginleştiriyorum. Siluetlerden birinin, şaşılacak derecede sana benzediğini farkedince oyunu bırakıyorum. Yenilmekten, denemeye firsat bulamıyorum.

Sinemada, filmin son sahnesinde kahraman adam, kahraman kadına sarılıp, “Herşey bitti canım, artık sonsuza kadar beraberiz!” dediğinde, diğer bütün seyirciler gibi senin de yüzünü saran tebessümü görmek için gizlice sana bakardım. Perdenin ışığı yüzünü, göz bebeğindeki minik yıldız içimi aydınlatırdı. Bazen de beklenmedik zamanlarda ortaya çıkardı. Tepebaşı durağında beklerken sırtın Haliç’e dönüktü ve pırıltılı yüzüne bakan ben, o gecenin büyüsüne kapılmıştım. Vapurların, kimsesizlerin, camilerin, dilencilerin, mezarlıkların, tersanenin, ayyaşların, otobüslerin, servilerin, köpeklerin ve harap binalar ormanının yorgun gölgesi arkanda uzanıyordu. Yeşil köşkün ve bütün evlerin lâmbaları yanıyor, şehir mavi ve sarı ışıklarıyla bir tiyatro dekorunu andırıyordu. Sarı ışıkların çıplak ampullerden, mavilerinse ortadirek için ekonomik flüoresandan kaynaklandığını anlayabiliyor, fakat karanlıkta kalan yüzündeki yakamozun sırrını bir türlü çözemiyordum. Işıltın kendindendi. İçinden bir yerlerden geliyor, yüzünü ve gözlerini dalgalardan yansır gibi hafifçe aydınlatıyordu. O gece, boğaz rüzgarı uzun saçlarını usulca okşayıp kımıldatırken sen, gerçek olamayacak kadar güzeldin. Bir peri masalından şimdi çıktığına yemin edebilirdim. Seni kıskanan fettan İstanbul, bin yılların deneyimiyle en şuh hâllerini takıp cilveleniyor, ne yapsa seninle yarışamıyordu. O gece onu ilk kez aldattım.

Salona dönüyorum. Saksılardaki sararmış çiçekler dikkatimi çekiyor. Günlerdir su vermedim. Akvaryum? “Akva”sı gitmiş vahı kalmış. Küçük Siyam balığım açlıktan ve yalnızlıktan bıkmış, yüzeyde cansız kırmızı bir çizgi olarak duruyor. Ölüm için hangi yanını seçtiyse o tarafı görünüyor suyun üzerinde. Elimi daldırıp yavaşça alıyorum. Soğuk Islak ve kaygan. Yaz gecelerinde karanlık kumsala sırtüstü uzanıp, üzerime yüzüstü serilmiş gökyüzüne baktığım zamanlarda da böyle ürperirdim. Göğün yüzüyle karşılaşmak korkutucuydu. Burcumun Latin simgesi, takımyıldızındaki yerini almıştı artık. Avucumda yapışkanlaşmaya başlayan soğukla ürperdim. Evreni elinizde fazla tutamazsınız.

Dışarı çıktığım o gün hava kararmaya başladı. Ìnsanlar her yöne kaçışırken yağmurun sürprizini kesik çığlıklarla birbirlerine müjdeliyorlardı. Oysa yağmur gelmeden önce haber vermişti. Yerleri süpüren rüzgar, bir araya gelip öfkeden kararan bulutlar. Ama bunlarla ilgilenmediler. Yataktan kalkıp terliklerini giyen, tostunu ısırıp sandalyeyi çeken, pabuçlarının arkasını zorlayıp kapıyı iten, ön camı temizleyip kontak anahtarı yuvasına eğilen, ayaklarını öfkeli bir boğa gibi paspasa sürtüp büroya yönelen, ezbere ve otomatik günaydınlarla koridoru geçen, telesekreterini yoklayıp sekreterini çağıran siz El Nino insanları, gökyüzüne en son ne zaman baktınız?

Yağmurdan korunmak için tuhaf kılıklar vardı. Büyük bir poşeti bedenine geçirmiş çelimsiz bir nino, naylonun hava almak için yırttığı ağız kısmından yarı ıslak bir sigarayı közlerken patlak bir kondoma benziyordu. Kapşonlu başka bir nino karanlıkta sigarasından derin nefesler çekerken kızıllaşan yüzüyle Yıldız Savaşları’ndaki yaratıklardan birine. Ceketlerini başlarına siper edenler bellerinden, gazeteyi başüstü yapanlar havadislerden ödün veriyorlardı. Kazaklarını kafalarına geçirdiklerinde, ince bellerini saran deri taklidi ucuz kemerleri ortaya çıkıyordu. Baba emaneti bu solgun kemerler beli birkaç kez dolandıktan sonra takatsiz, dillerini kuyruk sokumuna doğru sarkıtırlardı. Çocuklar kuyruklu, kemerler yorgundu ve her sıkışta bir mesafe daha kaybediliyordu.

İllüstrasyon: Benjamin Rivers

Bu yazılar da ilginizi çekebilir