Öykü Palas 4: Rimel

Gürültüden birbirimizi duyamıyorduk ama gözyaşlarının, o zamanın modasına pek uygun kot ceketimin omzuna her düştüğünde çıkan sesi duyabiliyordum. Uzun saçımı senin olmadığın tarafa toplamıştım ki aramıza hiçbir şey girmesin. Başını omzuma koyduğun tek zaman diliminde bu şekilde ağlıyor oluşun da benim şans dağarcığımın kısa bir özeti kabul edilebilirdi. Dilinde tek bir kelime vardı o gözyaşlarını dökerken. “Neden” diye soruyordun, “Neden?”

Gözünden akan rimelin izi, ben o kot ceketi giydiğim sürece omuzumda bir askeri rütbe gibi gururlandırdı beni. Hayatımda hep olmayı istediğim üniforma içinde duyamadığım gururu –biraz da garibanlık var serde- o omzu rimelli ceketi her giydiğimde duydum. Sen neden diye sordukça ben cevap aramıyordum aslında. Çünkü hayat bu tarz soruların sorulmaması gereken bir kısalıkta ve kimseye bir faydası yok. İçimizi boşaltırken bile bir katmer daha ekler bu sorular. Ağladıkça ağlarsın işte.

Ağız dolusu gülüşmelerimiz eksik olmazdı bizim. Farklı sevdaların anlarını birlikte yaşardık. Sen Nazım Hikmet gibi batısından doğusuna severdin bu ülkeyi, bense Necip Fazıl gibi doğusundan batısına. Sabaha karşı kapatırken telefonu “Henüz dört olmadan, devriyeler bizi götürmeden” demeyi ihmal etmezdik. O gün hangi şarkıda-türküde kaybetmişsek kendimizi diğerimiz dışarı çıkarırdı. Ya da kendi de sürüklenirdi o masalsı ahenge. Birbirimizin hayatına nüfuz etmeye çalışırken yaralarımızın kabuğu ince bir türkünün eşliğinde soyulurdu. Çok zaman çırılçıplak kaldım acılarımla karşında.

Oysa o akşam ne kadar güzel başlamıştı. Üniversitede şenliklerin en gözde adamıydım ve kızların bana gülücüklerini eksik etmediği zamanlardı. Gri bir pantolon, siyah hâkim yaka bir gömlekle etrafımızda dans eden gençlere çaldığım müziklerin eşliğinde sesim kısılana kadar “elleri göreyim” diye bağırıyordum. Sense gördüğüm ve görebileceğim en kalabalık anda bana yalnız kalmamız gerektiğini söyledin. Ettiğim dansların etkisiyle terlediğimi hissettim ve bir köşeye attığım kot ceketimi sırtıma geçirdim. Zaten otoparkın en sakin köşesine geldiğimizde artık hayatımızın o andan sonra eskisi gibi olamayacağını anlamam zor olmadı. O zirve anı bizi birbirimizden uzaklaştırmaya başlayan en yakın anımız olmuştu. Sen ağladın, biz eridik ve sana yakışan bir gidişle sessiz sakin çektin gittin bir gün bizden.

Kimse iddia edemezdi bizim sevgili olabileceğimizi. Öyle de olmadı zaten. Ama bilirsin ya bir hissiyat-ı müşterek vardır hayatta ve ulaşabilsen de ulaşamasan da o oradadır. Kimi zaman denk gelirsin hayatın yorgun merdivenlerinde kimi zamansa en deli çağında kıymetsiz bir acı olarak kalır dimağında.

Sen en verimsiz zamanımda çıktın karşıma. Alıntıların ve şairlerin tüm şiirlerini basamak yapıp ulaşmaya çalışırken sana, düştüm. Düşmem gerekiyordu. Eğer o an düşmeseydim tüm yaşananları hesaba katmadan çıktığım her basamak dengemi bozacaktı ve sonunda başımı çarpacaktım gerçeklere. Havsalam müsaade etmeyecekti şu kelimelerin kursağımdan dökülmesine.

Ne yaşanır bir kelime kaldı geriye,
Ne de sevdalarımızdan bir eser
Sen dağa, ben bağa sürüklendik
Birbirimizden uzaklaştıkça yüreklendik…