Albert Camus, Sisifos Söyleni’nin ‘oyun’ bölümünde günü gününe yaşayan insan modelinden bahseder. Camus’ya göre bu insan modeli, oyalanmayı pek sevmez, gelecek tasavvuru yoktur, her şey onu sıkıştırır, aynı zamanda da hiçbir şey kendi kendinden falza ilgilendirmez onu. Tiyatrodan, gösteriden hoşlanması da bundandır; birçok yazgılar sunulur kendisine, bunların acısını çekmeden (salt) şiirini alır.

kapak

Gerçeken de sisteme göbekten entegre olmuş, sabah işe çıkıp akşam eve dönen, akşam boyunca da TV başında Homer Simpson gibi göbekleneduran kapitalist çağın ‘uyumsuz olmayan’ yaratığı için eserin şiiri almaktan başka da bir yol yok gibi görünür. O, ‘uyumsuz’ gibi, usun oyuna hayranlığını bırakıp onun derinliğine inmez. Dolayısıyla (kahramanla) özdeşleşmiş olarak aslı bulunmayan bir umuda doğru durmadan koşuşturup durur.

JoyceUlysses2Brecht’in epik tiyatroda ‘yabancılaştırma efekti’ ile, Godard başta olmak üzere Yeni Dalga yönetmenlerinin, yabancılaştırma efektine paralel, fakat daha geniş ve daha genel olan ‘irrealizasyon’ (gerçek-dışılaştırma) ile kırmaya çalıştığı bu aldanış, bu uyuşturma, bu katarsis -adına her ne derseniz deyin- romanda da Madame Bovary, Kayıp Zamanın Peşinde gibi birçok deneme ile kırılmaya çalışılmıştır.

Karşı-Roman Çağı

Kökleri Laurence Sterne’ün 1767 tarihli Tristram Shandy romanına dayanan karşı-roman, eserin içine eserin metaforu olan hikayeleri yerleştirerek uygulanan ‘erken anlatı’ tekniğinin (mise en abyme) yaratıcısı, ilkkullanıcısı Andre Gide’den etkilenen Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Robert Pignet, Claude Simon gibi isimlerle birlikte yükselişe geçer.

palefire2. Dünya Savaşı’ndan sonra da, dilin salt bir anlatım aracından çok amacın kendisi haline geldiği konuşulmaya başlanmıştır. Artık romancı, hikayeler anlatan bir tanrı-anlatıcı değil, dili işleyen, yeni biçimler deneyen, alımlayıcıyı anlatı çemberinin dışanı itip onu sarsan bir karşı-romancıdır. Dilin kendisi problematize edilmiş, olay örgüsü ikinci plana atılmıştır. ‘Uyumsuz olmayan’ın kurguya kapılıp gitmesi, kahramanla birlikte hayal dünyasının içine dalması klasik romanla birlikte, sözgelimi Balzac’la birlikte geride kalmıştır böylelikle. Kısaca; okuyucu ile romancının kurgunun içinde oluşturdukları karşılıklı avunma sona ermiştir artık.

Sözdizimine uğratılan yapı-bozumu, karşı-roman’ın en önemli özelliğidir. Günlük, şiir-şarkı gibi formların karşı-romanın kurgusuna yedirilmesi, olay örügüsünün, ana izlekten bilinç akışıyla aniden koparılıvermesi, kitapta boş sayfaların, atılabilecek sayfaların, değişik biçimde sıralanabilecek sayfaların, gereksiz resimlerle donatılmış sayfaların bulunması yapı-bozum metotlarından sadece bazılarıdır.

tutunamayanlarKarşı-roman’ın en büyük örneği kuşkusuz James Joyce’un Ulysses‘idir. Ki; Ulysses, çetin okuyucuların dahi hakkından güçlükle gelebildiği bir biçime sahiptir. Ulysses‘in yanına yine Joyce’un Finnegans Wake‘i –ne yazık ki Türkçe’ye henüz çevrilmedi bu eser; fakat duyumlarımıza göre Ulysses‘i dilimize kazandıran Nevzat Erkmen, bu eserin çevirisi üzerine çalışıyormuş, merakla bekliyoruz- Virginia Woolf’un Mrs. Dallloway”i, Samuel Beckett’in Molloy‘u, Vladimir Nabokov’un Solgun Ateş‘i ve Oğuz Atay’ın Tutunamayalar‘ı rahatlıkla iliştirilebilir.

“Tutunamayanlar” ve “Solgun Ateş”

Yukarıda belirttiğimiz gibi 1972 yılında Sinan Yayınları tarafından basılan Tutunamayanlar da, karşı-romanın tipik bir örneğidir. Peki, özgün müdür? Tatjana Seyppel’ın, 1989’da İletişim Yayınları tarafından yayınlanan Oğuz Atay’ın Dünyası‘nda belirttiğine göre: Hayır. Atay, Tutunamayanlar‘da tüm ayrıntılarına varıncaya kadar, hiç kuşkusuz Nabokov’un Solgun Ateş romanını taklit etmiştir. “Burada söz konusu olan, asla naif, hayranlığa dayalı bir taklit değil, yazar aldığı biçimi yeni bir içerikle dolduruyor.”

photoSolgun Ateş‘le Tutunamayanlar karşılaştırıldığında gerçekten de aşırı benzerlikler dikkat çekiyor. Solgun Ateş öldürülen şair John Shade’in ardında bıraktığı uzun şiirini dize dize açıklamaya sıvanan şairin arkadaşı(yayımcısı) Charles Kinbote’nin ağzından anlatılırken; Tutunamayanlar, intihar eden Selim Işık’ın arkadaşı Turgut Özben’in ağzından anlatılır. Her iki romancı da, tanrısal anlatıcı putunu yıkıp, yerine başka bir anlatıcı atayarak, okuyucunun yazar kimliğine (ikinci bir kimliğe) bürünmesini sağlamıştır.

Ayrıca, biçim bakımından da Atay, Solgun Ateş‘in temel biçimi olan şiir-arkası açıklama benzeri bir formül uygular Tutunamayanlar‘da; Selim Işık’ın ardında bıraktığı şarkıyı dize dize açıklatır Turgut Özben’e, üstelik Selim Işık, bununla yetinmemiş tıpkı Charles Kinbote’nin açıklamları gibi açıklamlar yazdırmıştır Süleyman Kargı’ya! (Tabii belirtmekte fayda var; bununla birlikte Atay, yeri gelir gayet özgün bir biçimde cümledeki kelimeler arasında boşluk bırakmaz, bazı isim tamlamalarını bileşik yazar; yeri gelir günlükleri kurgusuna dahil eder, hatta yetmiş kusur sayfa noktalama işareti dahi kullanmadığı olur.)

tumblr_mpz402Jr7q1s2a7mko1_500

Atay’ın romanlarındaki kapalı dil oyunları, (Tatjana Seyppel’e) göre Batı odaklı dünya görüşü içinde kapalı kalmış Türk aydınına yöneltilmiş eleştiridir. Bu kapatılmışlık hissinin nedeni olarak bazen örtülü, bazen açık yapılan taklit verilir. Atay, kültürel iletişim noksanlığından kaynaklanan taklit çıkmazının bilincine vararak, “ülkenin sağlıksız koşullarını entelektüeller üzerinde bulgulayarak” bu sorunsalı romanlarının biçimine taşımıştır.

Neredeyse tüm yazınını aydın sınıfının aydın gözüyle analizi üzerine kuran bu ‘korkuyu beklerken oyunlarla yaşayan beyaz mantolu adam’ın, Tutunamayanlar ile Solgun Ateş arasındaki paralelliği keşfedemeyen, keşfedemeyeceğini tahmin ettiği aydıncıklara, sözde okurlara oynadığı bu tehlikeli oyuna bunca zaman sonra ne demeli şimdi?

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA