#AdanaFF Parasite – Bong Joon-ho

Biraz da Arakçılar’ı (Manbiki kazoku) anımsatan başlangıcının etkisiyle “ne tatlı film” diye izlenip, bittikten sonra “ne izledim ben” şoku yaşatan Cannes Film Festivali’nin en büyük ödülü Altın Palmiye’yi kazanan Parasite, Filmekimi öncesi Türkiye’de ilk kez Adana Film Festivalinde seyirci karşısına çıktı.

Güney Kore’de, fertleri birbirini seven bir aile fakirlikle boğuşurken, evin genç oğlunun arkadaşı bir gün gelip onlara pahalı bir kutunun içinde kocaman bir taş hediye eder ve ardından taşın getirdiği yükün ne olduğunu söyler: Lise öğrencisi bir kız vardır, genç ona İngilizce dersi vermektedir fakat bir süre yurt dışına çıkacağı için yerine bakacak birini aramaktadır. Fakir genç, üniversiteli arkadaşları dururken neden kendisini seçtiği sorusunaysa “evlenmeyi düşündüğüm kadını ancak senin gibi dürüst birine emanet edebilirim” yanıtını alır. Film ilerledikçe görürüz ki “fakir ama dürüst” olması beklenen genç arkadaşına ihanet eder, kızı baştan çıkartıp kendini aileye damat olarak yamamaya çalışır. Kızdan gerçekten hoşlanmadığını ve onu fakirlikten kurtulmak için bir proje olarak gördüğünü, günlüğünü etüt ettiği sahnelerle tam olarak idrak ederiz.

Evin kızı da eğitimsiz ve işsizdir. Bilgisayardan, tasarımdan anlar. Ağabeyine sahte diploma hazırlayıp onu işe sokar sonra da Google’dan öğrendikleriyle kendini hem ressam hem terapist gibi tanıtarak aynı evde işe girer. Ders verdiği çocukla ne yaptığını asla görmeyiz ama ne zaman davetsiz bir misafir kapıyı aralasa çocuğu kızın kucağında görürüz. Taciz diye bağırmak istemiyorum fakat o ele avuca sığmaz veledin anında dize gelmesini de başka türlü açıklayamıyorum.

Sahte diplomayla ağabeyini işe sokan kız, kirli ve ucuz iç çamaşırıyla da babasını evin şoförü yapar. Eski şoförü arabada seks yapmakla, uyuşturucu kullandırmakla suçlar, komplo kurup iftira atar. Baba da iş geçmişi hakkında sürekli olarak yalan söyler fakat oğlu ve kızı kadar profesyonel değildir, arada hatalar yapar.

Son olarak annelerini de eski hizmetçiyi anaflaktik şoka sokup öldürebilecek bir hainliği yalanlarla bezeyerek işsiz bırakır ve böylece iki insanı ekmeğinden edip kendi evlerine dört maaş girmesini sağlarlar.

Yukarıda anlattığım, filmin ilk saatini oluşturan ve yönetmenin masal gibi, tatlı gibi anlattığı bölüm aslında bir çete suçu ve bunu ancak film bitince fark edebiliyorsunuz. Empati kurduğunuz, tarafını tuttuğunuz karakterlerin hepsi kötü! Sahtekâr, yalancı, şiddete meyilli katiller ve bir suç örgütü gibi organize hareket ediyorlar. Parti sahnesinde fakir babanın zengin babayı öldürmesini “bu adam kokuyor” demesine bağlayıp ağır tahrikle açıklayamayız mesela. Hangimiz toplu taşımada, yaz günü bir başkasından rahatsız olup “kokuyor” demedik? Zengin baba da her zaman arkasından konuşuyor, asla yüzüne onu kıracak bir şey söylemiyor zaten fakat kokan fakir adam buna içerleyip zengini durduk yere öldürmekte beis görmüyor. Üstelik cinayet işledikten sonra pişman olup adalete teslim olma noktasına da gelmiyor, başka bir zenginin cüzdanına yapışıp parazit olarak yaşamını sürdürmeye devam ediyor, asla doğruyu yapmaya yeltenmiyor.

Bir tür “Aşağıdakiler/Yukardakiler” hikayesi olan Parasite’ın söylemi filmin tonuna, müziğine, sevimli karakterlerine tezat oluşturacak kadar sert, keskin ve net. İçinde hiçbir kötülük olmayan zengin aile naif, yardımsever ve sevecen ancak fakirler onları kullanmak, alın teriyle kazanılmış paralarından tırtıklamak için sürekli sahtekarlık yapıyor gibi yazılmış. Zenginlerin evi yukarda, fakirinki aşağıda. Özellikle yağmurda evden güç bela kaçıp kendi mahallelerine döndükleri sekansta arşa çıkan bu coğrafi fark, suyun yüksekten akıp lağıma karıştığının ve fakir mahallelerde yaşayanlara doğru gittiğinin altını çiziyor. Yağmur; zenginler için havayı temizlemek, zengin çocukları için bahçede kamp yapmak ya da zengin çifter için korunaklı evlerinde camdan bakarak romantik vakit geçirmek gibi anlamlara gelirken; fakirler için evlerini su basması ve her şeylerini kaybetmeleriyle sonuçlanabilecek felaketlere yol açan bir doğa olayı olarak gösteriliyor. Yani yağmur bile zenginle fakire farklı yağıyor. Yönetmen burada da ilginç bir tercihle, fakir mahalleye acımamızı istemezcesine evin kızına taşan klozetin üstünde bir sigara yaktırıyor! Eğer “bunlar buna alışık” demek istiyorsa, vay halimize.

İlk paragrafta da söylediğim gibi, Parasite’ın politik doğruculuğu çöpe atan, eşitlikçi yaklaşıma nanik yapan ana fikri benim kanımı dondurdu. Film boyunca gördüğümüz tüm zenginler iyi, tüm fakirler kötü. Zenginler çalışıyor, kazanıyor, sanatla doğayla hayattan keyif almakla ilgileniyor, başkalarına istihdam sağlıyor ve çarkların dönmesine yardımcı oluyorlar. Fakirlerse evrakta sahtecilik yapıyor, yalan söylüyor, pastadan pay almak için birbirine giriyor ve bu dünyada iyi yaşamlar sürdürenlerin sırtında yük, hayatlarında parazit olarak yaşıyorlar. Korkunç bir tek tipleştirme bu. Gerçi bu fakir aileleri de ikiye bölerek tefeciye para kaptırdığı için bodrumda yaşayan nispeten masum adam ve eski hizmetçi karısını zenginden çalmayan, doğaya ve sanata ilgi duyan kişiler olarak tanıtıyor ancak onların da parazit gibi yaşadığını kabul etmemizi istiyor.

Yönetmenin tüm filmlerini severim, bu filmini de büyük keyif alarak izledim fakat üzerine düşündükçe anlattığı şeylerden çok rahatsız oldum. “Bu benim bakış açım değil, böyle düşünenleri eleştirmek için yaptım” diyorsa da ben o kısmı kaçırdım sanırım. Bu haliyle; kötü niyetli iyi bir film olarak kalacak aklımda.