Kariyerine BBC’de “The Goon Show” isimli kurmaca bir programda seslendirme yaparak başlayan Peter Sellers, “The Ladykillers” (1955) ve “Lolita” (1962) gibi önemli filmlerde yer almasına rağmen, hala alelade bir oyuncu olarak anılıyordu. Ta ki, 1963 yılına; “The Pink Panther” filminin deneme çekimlerine katılana dek.

Ercan Dalkılıç

O günden sonra namı isminin önüne geçenlerden oldu Peter Sellers. Artık Clouseau idi o, Dedektif Clouseau. Tıpkı bizde Kemal Sunal’ın ‘İnek Şaban’ olarak anılması gibi. Başta her şey güzel gitse de, sonradan bu karakterler her iki oyuncu için de – Kemal Sunal’ın yakın çevresine bu konuda hayli dert yandığı söylenenler arasında- angaryaya dönüşmeye başlar.

Kemal Sunal ‘toplumcu-gerçekçi’ (“Düttürü Dünya”, “İnatçı”; 1988’den itibaren yapmıştır da.) sinema yapmak istemekteyken; Peter Sellers, hayatından kesitler sunan “The Life and Death of Peter Sellers” (2004) belge-filminde gördüğümüz üzere, hiçbir zaman yanından ayırmadığı, sinemaya aktarmak için yaşamının son 9-10 yılında yapımcı kapılarını aşındırdığı Jerzy Kosinski’nin “Bir Yerde” (“Being There”) kitabına ‘gerçek sinema’ gözüyle bakar. Blake Edwards’ın teklif ettiği her yeni Clouseau filmini -tabii para için- kabul etse de, aklı hep ‘Chance’i diğer bir deyişle ‘Chauncey Gardiner’ı canlandırmaktadır. Nitekim bunu başarır da; “Bir Yerde” ancak 1979 yılında –Peter Sellers ölmeden takriben bir yıl önce- Jerzy Kosinski’nin kendi eliyle hazırladığı senaryodan, Hal Ashby yönetiminde perdeye aktarılır. Oyuncunun en büyük hayali gerçekleşmiş olur böylelikle.

“Bir Yerde”, büyük bir malikanenin bahçesini çekip çevirirken, ev sahibinin ölümü üzerine sokağa bırakılan safımsı bahçıvan ‘Chance’in, garip bir şekilde ABD başkanının danışmanlığına kadar uzanan hayli ironik öyküsünü anlatıyor özet olarak. Chance, hiç evden dışarı çık(arıl)mamış, gerçek dünyayla ilişkisi televizyon ile kısıtlı, bütün bakımı müteveffa tarafından sağlanmış bir düşkün. “The Truman Show”dakine benzer izole, karton bir hayat sürdüğü söylemek mümkün Chance’nin. Sınırları belli, sürekli tekerrür eden eylemlerden ibaret bir hayat; kurgu içinde kurgu bir nevi.

“The Truman Show” (1998) ve “Bir Yerde”nin metaforik yapılarının da benzeştiği belirtmek gerek bu noktada. Pandora’nın kutusu açılınca –Truman gerçeğin ayırdına varınca, Chance tesadüf eseri ABD başkanı ile tanışınca- karakterler kamuoyu nezdinde bir karşılık bulup, bir etkinin mimarı haline dönüşüyorlar. Eleştirel boyut kazanma biçimleri neredeyse birebir filmlerin. Her iki filmin de televizyonu ‘aracı simge’ kullanması oldukça dikkat çekici bir nokta bana kalırsa.

Truman gibi Chance’in da hiçbir şeyden haberi yok. Truman bir kerteden sonra kurgunun altında akan tedirgin edici gerçeği hissetmeye başlıyor gerçi ama genelde huzurlu, dingin bir hal hakim karaktere. Chance’in dinginliği ise tamamen doğal, örtük bir olgu olmaksızın verilmiş, ve hiç bitmiyor. İkisi arasındaki bir diğer payda, ikisinin de cinsellikten mahrum olmaları -belki de bu yetinin farkında olmamaları. Yalnız Chance’in pornografiye karşı, Travis Bickle’vari (“Taxi Driver”, 1976)bir tutum takındığını belirtmek gerek. Travis, sevgilisi ‘3 film birden’ sinemalarından birine götürmeyi çok normal telakki ederken; Chance da uluorta porno dergilerden söz açabiliyor örneğin. Bana en çok da Mayakovski’nin ‘Pantolonlu Bulut’ şiirinde olmayı düşlediği adamı anımsatıyor Chance. Ne zaman Chance aklıma düşse, birden dilime dolanıyor dizeler…


öylesine yumuşayım, sevecen olayım ki öylesine
hani, erkek değil de pantolonlu bir bulut desinler bu!

“Pantolonlu bulut”
Vladimir Vladimiroviç Mayakovski

Aslında bir sinema filmi için oldukça bıçak-sırtı bir yapıt “Bir Yerde”. Zira hikaye kolaylıkla absürd bir çizgiye indirgenebilir ya da benzer bir örnekle açıklayacak olursak “Forrest Gump”a (1994) benzer biçimde dramatize bir minvale girebilirdi. Gelgelelim Jerzy Kosinski romandaki ustalığını senaryo yazımında da göstermiş anlaşılan. Romanın hayat karşısındaki kocaman gülümsemesi, filmde de muhafaza edilmiş büyük ölçüde. Ve bu dengeli humor filmi güçlü kılan en büyük etken; aksi halde film izlenemeyecek kadar sıkıcı olabilirdi.

Peter Sellers’in, zaten yıllardır üzerinde düşünüp, içselleştirdiği Chance karakterindeki performansı ise tek kelimeyle; muhteşem! Rivayete bakılırsa, Jerzy Kosinski filmi izlediğinde, Peter Sellers’in Chance karakterini kendisinden daha iyi anladığını ifade etmiş. Gerçekten de Peter Seller’in üçe, beşe bölündüğü filmlerinden çok daha büyüleyicidir burada ortaya koyduğu oyun. Akabinde 1980’de, En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ına aday olur oyuncu. Alacağından emindir Oscar’ı, ne var ki, Dustin Hoffman ve Al Pacino gibi ağır topların arasından sıyrılamaz bir türlü. Akademinin bakışı değişmemiştir ona karşı, hala Dedektif Clouseau’dur onlara göre. Sonuçta, aynı yılın En İyi Film Oscarını kazanan “Kramer vs. Kramer”in başrolündeki Dustin Hoffman’a gider Oscar -Hoffman, 9 yıl sonra, 1989’da “Rain Man”deki Raymond karakteriyle ikinci Oscar’ına ulaşacaktır.

Peter Sellers, aynı yılın 24 Temmuz’unda, Londra’da geçirdiği ani bir kalp krizi sonucu yaşama gözlerini yumar. Ardında bıraktığı ise Roberto Benigni ve Steve Martin ölçeğinde aktörlerin bile dolduramayacağı bir boşluktur.

Hani, oyuncu değil-dir de, pantolonlu bir buluttu-r o!

1 YORUM

CEVAPLA