
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
18 Oca
Geçenlerde film gösterimi için gelen bir davetiyede, filmin adından ve neyle ilgili olduğundan çok, kırmızı harflerle yazılmış, ‘Özel İkram, Fransız Kültür Merkezi’nin Katkılarıyla’ cümlesi, nedense daha bi ilgimi çekti..
Açgözlü olduğumu düşünmenizi de istemem doğrusu.. Hadi şuna -herkeste rastlanan- insani bir zayıflık anı diyelim de anlaşalım..
Olaya, her nevi iş ve maaş cenahından uzak olarak, amatörce katıldığımdan (Çok şükür!); ayrıca, tembellik başta olmak üzere, yol uzaklığı ve yorgunluğu gibi olumsuz fiziksel ve de ruhsal şartları da buna eklersek, her çağrılan film gösterimine gidemiyorum ne yazık ki..
Şunu demek istiyorum kısaca: Neticede, o ‘özel ikram’ vurgusu arzulanan sonucu getirir ve ben de sabah sabah yollara düşerim..
Mekana vardığımda, ikramın ve servisin özelliğine tanık olduktan başka, elimize tutuşturulan bir kitap vasıtasıyla, o günkü filmimizin kahramanı Pıtırcık’la da tanışmış oldum..
Siz bakmayın onun kısa pantolonlu çocuk hallerine.. Yaklaşık olarak aynı yaşlardayız Mösyö Le Petit Nicolas ile..
Bir ihtimal- beni yaratanı biliyorsunuz.. Onu ise, hikayeleriyle René Goscinny, illüstrasyonlarıyla da Jean-Jacques Sempé yaratmış..
Filmdeki kahramanımız Küçük Nikola, nam-ı diğer -maalesef- Pıtırcık (Maxime Godart), Sempé’nin o usta işi, ancak basit çizgilerden oluşan ‘çizgi’ Nicolas’sından çok farklı, geleceğin Alain Delon‘u olabilecek yakışıklılıkta bir ilkokul çocuğudur..
Orta halli çekirdek bir ailenin tek çocuğu olan Nicolas’nın, ev kadını annesi (Valérie Lemercier) ve özel bir şirkette çalışan babası (Kad Merad) ile birlikte -günlük küçük sorunlar dışında- mutlu bir yaşantısı vardır..
Meraklı komşular, annenin ev toplantılarında (Bir nevi bizim kabul günü..) bir araya gelen kadın arkadaşları, babanın patronu falan, Nicolas’nın uzak çevresini oluştururken; okulda ve okul sonrası mahallede hep birlikte olduğu, birbirinden farklı özellikte ve şirinlikte arkadaşlarıyla, öğretmenleri de, oğlanın daha yakın çevresini meydana getirir..
Nicolas’nın kâh ders yaparak, kâh oyun oynayarak, daha çok da yaramazlık yaparak geçen tasasız günleri, bir arkadaşının yeni doğan kardeşinin haberiyle kararmaya başlayacaktır..
İlk haberlere göre, dünyaya teşrif eden bebek, Nicolas’nın arkadaşının pabucunu -ailesi içinde- dama atmış gibi görünmektedir..
İstikbale yönelik bu gayet olumsuz gelişme, ailesinin tek çocuğu olan Nicolas’nın alarma geçmesine neden olur: “Ya bizimkiler de bir halt yiyerek, bana kardeş getirmeye kalkarlarsa, halim nice olur?” deyu kara kara düşünmeye başlar..
Çok geçmeden şüphelerinde yanılmadığını ve korktuğunun başına geleceğini anlayan Pıtırcık Nicolas, birbirinden haylaz arkadaşlarının da yardımıyla bu olumsuz gelişmeyi başlamadan bitirmeye kararlıdır..
Hikayenin bu en heyecanlı yerinde, şu Fransız afacanları adeta bir Necdet Tosun şefkatiyle süzerek: “Sizi gidi yaramazlar sizi!” diyor; az şekerli Türk kahvemden irice bir yudum alarak, arkama yaslanıyorum efendim..
René Goscinny’nin yarattığı diğer kahramanlar Red Kit ve Asteriks‘i çok iyi bilirdim de, zaman zaman sadece adını duyduğum Le Petit Nicolas’dan ise oldukça habersizdim..
Türkiye’de sanırım seksenli ve doksanlı yıllarda çocuk olanların hayatında iz bıraktığı anlaşılan bu kitapların özümle ilgisi olmamasının nedeninin gecikmiş ‘Türkçeleştirme İşlemi’ olduğu anlaşılıyor..
Gerçekten de benim çocukluğumda, İki Sene Mektep Tatili ya da Seksen Günde Devr-i Alem gibi bazı klasik romanlar dışında bu tip ‘modern’ serilere hiç rastlanmazdı ki.. Gerçi mevcut olsa da, mümkün olduğu kadar az okuyan bir çocuk olarak (Dış ses: Biz senin büyüklüğünü de biliriz!) onları okuma ihtimalim de oldukça düşüktü ya.. Neyse artık..
Zamanında kitabı Fransızca’dan çeviren kişinin hızını alamayıp, hikayelerdeki tüm karakterlerin adını Türkçe’ye uydurması, büyük saçmalık bence..
En büyük itirazım da bir erkek çocuğu olan Nicolas’ya adeta hakaret edercesine verilmiş Pıtırcık adına..
Kahramanımızdan tamamen habersiz olduğumu göz önüne alırsanız eğer, bana daha çok hak verirsiniz sanırım.. Ki Pıtırcık adını ilk duyduğumda, benim gözümün önüne sarı bukleli saçlı, mavi gözlü, (Toptoplu mu, fırfırlı mı dendiğini pek bilemediğim..) şeker pembe elbiseli ve kurdeleli bir kız çocuğu geliverdi..
Sayın çevirmen! Hadi Nikolacık demediniz, hiç olmazsa birazcık zorlayarak Petercik diyebilirdiniz.. Yok illaki Türkçe olacaksa Mustafacık, Egecik ya da Şabancan falan şeklinde uyarlanması da gayet mantıklı.. Peki bu Pıtırcık ne lan!?
Küçümencik (Al işte şahane bi isim daha!) bir çocuğun ve yakın arkadaşlarının, o pirüpak zihinlerini böylesi ‘şaibeli’ lakaplarla bulandırmaya ne hakkınız var yahu?!
Ne yapalım ki, büyük bir buluş yapılmış gibi, Lüplüp, Toraman, Çarpım, Dalgacı ve Karagöz gibi, karakterlerin bariz özelliklerini (Galiba geri zekalı kabul ettikleri..) Türk çocuklarının gözüne sokan, birbirinden yakıştırma isimlerle birlikte Pıtırcık’a da zamanında bir itiraz gelmeyince, bunlar filmde de aynen muhafaza edilmiş maalesef..
Fransızlar, kahramanlarının burada ne hale sokulduğunu eğer bilebilselermiş, zamanında itiraz edermişler belki ama artık onlar için de çok geç..
Şimdilerde ne kadar değişti bilmiyorum ama bir zamanlar eğitim sistemimizin tamamen Fransa kaynaklı olduğunu da düşünürsek, filmin geçtiği en önemli mekanlardan olan okul, çocukluğumun okullarının tıpkısının aynısıydı.. (Onların kara ya da mavi renkli önlüklerinin olmaması ise aramızdaki en mühim farktı..)
Öğretmenin sınıfa girmesiyle hızla ayağa kalkıp, bir asker edasıyla ‘hazır ol’da beklemek; okula gelen müfettiş (Filmde gelen Eğitim Bakanı..) ziyaretinde öğrenci ve öğretmenlerin yapmacık tavırları; sağlık kontrolü için okula gelen doktorlara muayene için çocukların atlet-don vaziyetleri ve daha niceleri çocukluğuma yolculuğun duraklarıydı..
Ayrıca, bilumum öğrenci, öğretmen karakterleri, çeşitli okul ve sokak oyunları, anneyle gidilen kadın kabul günleri de cabası.. Ya o kızlara yönelik ilk duygular!
Laurent Tirard’ın yönettiği Le Petit Nicolas, çocuk filmi diyerek küçümsenip geçilecek bir film olmayıp; bilakis, çocukların aralarında doğallıkla oluşup gelişen, o tuhaf hiyerarşik ilişkilerinden, öğretmen-öğrenci ve patron-işçi ve de aydın-cahil münasebetlerine kadar, birçok toplumsal konuyu iddiasızca, ancak incelikle yansıtan bir film..
Ayrıca, nostalji yaşamak isteyen, bencileyin ‘yaşlı’ bireyleri en kısa yoldan geçmişe postalayan bu filmin bir Fransız yapımı olduğunun farkına varmak, insanı bir yandan şaşırtırken, öte yandan, benzeri bir Türk filminin eksikliğini de düşündürtüyor..
Nicolas’nın -yakışıklılığı dışında- ortalama bir zeka ve başarı düzeyini temsil etmesi, filmin kahramanının, geniş bir kesimle özdeşleşmesini kolaylaştıracak bir özellik olarak göze çarparken; çocukların olaylara doğrudan ve saf bakışlarına karşın, büyüklerin, herkese ve her şeye bir takım hesaplarla yaklaşmasının vurgulanması, filmin diğer bir inceliğiydi..
Zamanında kitabını okumuş ‘dünkü’ çocuklara çok daha fazla anlamlı gelecek Pıtırcık’ın, varlığından habersiz bencileyin yaşlı bir adamı bile böylesine etkilemesi oldukça enteresan..
Altmışlı yıllar Fransa’sını betimleyen, fakat gelişmişlik farkından dolayı, bizim yetmişli hatta seksenli yıllarımızı andıran bir atmosferi solutan Le Petit Nicolas’nın, hem çocuklara, hem de büyüklere hitap edebilen düzeyiyle, bana gayet başarılı ve fazlasıyla da sempatik geldiğini söyleyebilirim..
"Pıtırcık.. Pabucu Yarım Çık Dışarıya Oynayalım! (Pıtırcık / Le Petit Nicolas)" için 3 Yanıt
Filmini sevenlerin, kitabina bayilacaklarina eminim.
Pitircik (Vivet Kanetti) tercumesi yerine 70'lerde Eray Canberk'in yaptigi "Bizim Sinif" tercumesini ozellikle tavsiye ederim. Sadece isimlerin daha "gercekci" olusu degil kitapta kullanilan "cocuk dili" bu cevirinin okunusunu cok daha keyifli kilar.
numan serteli ne zaman konuk yazarlık statüsünden yükselecek?
Kitabı çok güzeldi. 1981 basımı Eray Canberk tercümesi daha güzel ve daha sürükleyici bir kitaptı.
Yorum Yazın