“Sinema Tarihi”nin, sinemasal bilgilerimize / öngörülerimize esaslı bir darbe indirdiği günlerden epey sonraydı. Bir grup sinefilin ortak çabalarıyla hayata geçen Modern Zamanlar’ın ilk sayısının yayımlanmasıyla birlikte, “eski kuşak” sinema yazarlarıyla kurduğumuz bağın hemen ardından tanıştım onunla. “Kadın” sayımızı, bir süredir sağlık sorunlarıyla boğuştuğunu işittiğimiz Hoca’nın, Pasolini’den çevirdiği Marilyn Monroe şiiriyle noktalamak istiyordum. Tam da bu günlerde (Nisan 2008), bir tesadüf sonucu edindiğim telefonundan -ne yalan söyleyeyim, ürkekçe de olsa- kendisiyle tanışma olanağı buldum. Bu, kısa ama hayatıma derin izler düşürecek bir dostluğun ilk adımı olmuştu.

 Tuncer Çetinkaya

Rekin Teksoy, çok başarılı bir çevirmen ve sinema tarihçisi olmanın ötesinde, bir düşünce adamıydı. Adını işitmekle birlikte, inceleme olanağı bulamadığı dergiyi tanımak istiyor; o çok anlamlı şiirin çevirisini bizimle paylaşmadan önce, bu talepte bulunan kişilerin “neyin nesi olduğunu” anlamak istiyordu. Telefonda verdiğim zorlu sınavı başarıyla geçmiş olacağım ki, sonunda şiiri yayımlama olanağına sahip olduk.

Derginin okurla buluşmasından kısa bir süre sonra, beni aradı; “nezaketen” söylenmiş tebrik cümlelerinin ardından (ki, hayatımda tanıdığım en kibar insandı) esaslı bir Modern Zamanlar eleştirisine soyundu. Neredeyse her bir kelimeyi kafama kazıdığım, son derece anlamlı kimi itirazlar, bırakın hayal kırıklığı uyandırmayı, ayaklarımın yere çok daha sağlam basmasını sağlamıştı. Sonuçta bu ülkenin görüp göreceği en önemli sinema yazarlarından biri, amatör bir dergiyi adeta kelime kelime etüt etmiş ve gördüğü olumsuzlukları gerçek bir eğitimci niteliğiyle paylaşma gereği duymuştu.

Bu tarihten sonra, yaşamımdaki en düzenli eylemlerden birine imza atarak, kendisini hemen her hafta arama olanağım oldu. Daha çok monoloğa dönüşen sohbetlerimizde, (abartısız) yanıtını aradığım her soruya yanıt buluyor; hatta bizi bolca dinlemiş olduğunu tahmin ettiğim nice “koca kulak”a da faydam dokunduğu için kendimce seviniyordum. Bu sohbetler, yaşama sıkı sıkıya sahip çıkan, gündemdeki siyasal / sinemasal gelişmeleri (beni çoğu defasında hayrete düşürürcesine) titizlikle takip eden bir aydının duyarlılığını taşıyordu.

Böyle bir seyir içinde ilerleyen dostluk, 2010 baharında yeni bir boyuta taşındı. “Bil bakalım, şu anda neredeyim?” sorusuna yıldırım hızıyla “Antalya’dasınız!” yanıtını verdiğimi dün gibi hatırlarım.

Antalya’da yaşayan kızını görmeye geldiği o günlerden birinde, (şimdi gazete ve internet sitelerinin izin alma gereği duymaksızın “gönül rahatlığıyla” kullandıkları fotoğraflardan da tanık olabileceğiniz gibi) Konyaaltı sahilinde bir araya geldik. Modern Zamanlar’ın Yaz 2010 sayısına “Sinema Tarihçisi Tarafsız Olamaz!” başlığıyla yansıyan o uzun söyleşide Arkın Sinema Ansiklopedisi günlerinden adını verdiği Sinema Tarihi’nin yeni baskısına dek hemen her şeyle ilgili konuştuk. Ama Rekin Teksoy’lu etkinliklerimiz bununla sınırlı kalmadı. Mustafa Sözen, Emine Uçar İlbuğa ve Levent Yaylagül gibi dergi çevresinden akademisyen dostlarımızın girişimleriyle Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerini içine alan bir sohbet ve akabinde ona ithaf ettiğimiz bir yemeğe imza attık. Bütün bu organizasyonlar, onu yormak şöyle dursun, daha da mutlu ediyor, sorduğumuz sorulara uzun uzadıya yanıtlar verirken geçmişin perdesini aralamamıza neden oluyordu. (Bugün tek mutluluğum; Muhsin Ertuğrul’dan “Susuz Yaz”ın filme alınma sürecine, Aziz Nesin’li hatıralardan Halit Refiğ’lerin Ulusal Sinema Kavgası’na ve elbette ki Onat Kutlar’a uzanan bu güzel sohbetlerin zamanında kayıt altına alınması.)

Hoca’nın İstanbul’a gidişinin ardından bir süre daha devam eden telefonla iletişimimiz, geçtiğimiz kış aylarında 49. Altın Portakal için yapılması planlanan bir dizi etkinlik nedeniyle İstanbul’a gelişime dek sürdü. Yolculuğun hemen öncesinde, o günler için gerekli organizasyonu yapmıştık; ama şaşırtıcı şekilde İstanbul’da sayısız aramalarıma rağmen kendisine ulaşamadım. Bir şeylerin yolunda gitmediğine ikna olduğum anda, rahatsızlandığı haberini aldım. Sevgili kızı, tüm itirazlarına karşın haklı bir kararla kendisini Antalya’ya götürme kararı almıştı.

Antalya’daki son günlerimizin, yeterince verimli geçmediğine üzülüyorum; ne var ki, bu dönemde de, kentte ilki düzenlenen TÜYAP Kitap Fuarı’nda, Akdeniz Üniversitesi Sinema Kulübü’nden arkadaşlarla birlikte onun için bir imza günü hazırladık; ayrıca uzunca bir süredir ikna etmeye çabaladığım Nehir Söyleşi’nin onayını aldım. (Bu konuyla ilgili kimi içimi acıtan gelişmeleri, sonraki dönemlerde açıklayacağım.) Kentin hemen çıkışında, Döşemealtı / Yeşilbayır’da, muhteşem bir yeşilliğin ortasında, bir yandan son kitabının hazırlıklarını tamamlarken, diğer yandan da söyleşimizle ilgili kayıtlar tuttuk.

Bizi bu acı günlere götüren süreç, bir ay kadar önce kapımızı çaldı. Durumu kötüye gittiği bir sırada, kızına beni aramasını söylemesinin hemen ardından, değerli dostum, Modern Zamanlar’ın Yazı İşleri Müdürü Prof. Dr. Akın Yıldız’ın girişimiyle kendisini Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, Yoğun Bakım Ünitesi’ne yatırma kararı aldık. Bu dönemde mücadeleyi asla bırakmadı ve yaşama tutunmayı sürdürdü.

Giovanni Scognamillo

Son karşılaşmamız, sağlığının iyice bozulduğu yoğun bakım günlerinde gerçekleşti. 10 dakikalık kısa ziyaretim süresince ilk kez ben konuştum, o dinledi. Daha yapılacak işlerden söz açtım, sinema yazarı dostlardan selam getirdiğimi söyleyip, en çok da can dostu Giovanni Scognamillo’dan bahsettim. Bilinci yarı açık olmakla birlikte, adını işittiğinde somut bir tepki verip “Giovanni… Giovanni…” diye tebessüm etmişti.

Tam da hastaneden çıkarılmasıyla umutlandığımız sırada, bu yazının yayınlanacağı gün buluşma kararı almıştık. Bana şarap sözü vardı. Olasılıkla yerine getiremediği tek sözü de bu oldu.

Hakkında günlerdir hiçbir şey karalayamadım; kimi telkinlere ve yazı isteklerine rağmen elim klavyenin tuşlarıyla buluşamadı bir türlü. Kısmet bugüneymiş.

Yeri asla doldurulamayacak bir ustayı, Hoca kelimesinin sonuna kadar yakıştığı ender aydınlarından birini kaybetti sinema yazınımız. Sevgili kızı Ayşe’nin de söylediği gibi: “Işığının gelecek kuşakları aydınlatması dileğiyle…”

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA