Tesadüfler olmasa tarih denen şey sıkıcı bir hikâye olup çıkardı. Ve köprüler sadece, türküde söylendiği gibi gelip geçmeye yarardı. Savaş bitiren, savaş başlatan köprüler söz konusu olan bu öyküde. Tarihleri tesadüfen kesişen iki köprü ve kaderleri bu köprüler tarafından şekillenen iki film, iki işgal, milyonlarca insan. Arka planda II. Dünya Savaşı ve Prag Baharı…

Avrupa’nın ortasında bir Çin Seddi

Üstünkörü hatırlanan bilgi kırıntısının aksine, 1944’deki Normandiya Çıkarması II. Dünya Savaşı’nın sonunu getirmemiştir. Hitler’in “Bir karış toprak bile bırakılmayacak” talimatı uyarınca, müttefiklerin bu tarihi zaferinin ardından da savaş irili ufaklı çarpışmalarla tüm Avrupa boyunca devam etmiştir. Kimi zaman Almanlar halâ galip gelmektedir üstelik bu çarpışmalarda. Haziran ayındaki çıkarmanın ardından Almanya’ya girmelerinin yılbaşını bile bulmayacağına inanan müttefik komutanları büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardır. Bu gecikmede büyük pay, tüm bombardımanlara ve ulaşım güçlüklerine rağmen silah fabrikalarını verimli şekilde çalışır halde tutmayı başaran Alman Silahlanma Bakanı Albert Speer’indi. Artık 14-15 yaşında yeni yetmeleri asker yapmak zorunda kalsalar da Almanlar’ın halâ ciddi anlamda cephanesi vardı ve ellerinden geldiğince Anavatan’larını savunmaya çalışıyorlardı.

Savaş, Berlin’e girilene kadar kesin olarak kazanılamayacak gibi görünüyordu. Doğu’dan Sovyetler, Batı’dansa İngiliz ve Amerikan kuvvetleri tüm güçleriyle Almanya’ya girmeye çalışıyorlardı. Sovyet Mareşali Georgi Jukov (Zhukov), Stalin’i gururlandıran bir başarı gösteriyor ve Alman kuvvetleri’ni eze eze ilerliyordu Berlin’e. Amerikalıların karşısında ise daha zorlu bir engel vardı: Ren Nehri.

Kuzey Denizi’nden başlayıp İsviçre’ye kadar inen Ren Nehri adeta bir Çin Seddi gibi Almanya’nın (ve Hollanda’nın bir kısmının) batı girişini tümden kapamaktaydı. Bu doğal hendek Roma lejyonlarından beri bu bölgede yaşayanların savaş stratejisilerinin önemli bir parçasıydı. Ren Nehri haşindi. Korkunç bir debiyle, Mainz’a kadar hemen hemen bir sel gibi akıyordu.

Amerikalıların amacı nehrin batı kıyısında konuşlanan Alman kuvvetlerini bertaraf edip doğu yakasına geçmek, oradan da Almanya’nın içlerine ilerleyip halâ direnişine devam eden Wehrmacht (Alman Ordusu) birliklerini yok etmekti. Üstelik bir de Hollanda’dan Londra ve Anvers’e atılan V1 ve V2 füzeleri meselesi vardı. Ren Nehri’ni nasıl geçecekleri ise kafalarındaki en büyük soruydu. Savaş boyunca Ren Nehri üstündeki köprülerin tamamına yakını Anavatan’dan gelen mühimmatın yolunu kesmek amacıyla onlar ya da müttefiklerin ilerlemesini durdurmak için Almanlar tarafından imha edilmişti. Halâ ayakta duran bir köprü varsa da müttefikler yaklaştığı anda patlatılacaktı muhtemelen. Almanların köprüleri peşin peşin patlatıp, savunmalarını karşı kıyıda kurmaları daha akıllıca olacaktı belki ama Führer’leri artık akıllıca düşünebilecek durumda değildi. Nehrin Batı kıyısındaki Alman kuvvetlerinin köprüleri kullanması ise zaten yasaktı. Geri çekilmenin cezası idam mangasının karşısına geçmekti.

Ağırlığınca altın eden köprü

Mevcut ortamın resmini şöyle kabaca çizmek zorunluydu. Çünkü bu şekilde Remagen kasabasına intikal eden 9. Zırhlı Tümen’in öncü birliklerinin karşısına Ren Nehri üstünde yükselen sapasağlam bir köprü çıktığında ne kadar şaşırdıklarını daha iyi anlayabilirsiniz. Öyle ki ilk anda köprüyü havaya uçurmak üzere harekete geçmeye yeltendiler. Oysa ki artık Ren Nehri üstünde kalan bu tek köprü onların Berlin’e giriş biletleriydi. Elbette Almanlar da bunu farkındaydı ve köprü üstünde hummalı bir çalışmaya girişmişlerdi bile. Tüm köprüye patlayıcılar döşeniyordu.

Müttefik uçaklarının kısa bir süre önce yıkmak için onlarca bomba attığı ama ancak hasar verebildiği bu köprü Ludendorff köprüsüydü. Bombalama emrini veren General Eisenhover onun için daha sonra “Ağırlığınca altın eder,” diyecekti. Diğer yandan köprüyü bugüne kadar canları pahasına koruyan küçük Alman birliği de, şimdi bu demiryolu köprüsünü havaya uçurmaya çalışıyordu.

7 Mart 1945’te Amerikalılar köprüyü ele geçirmek için saldırıya geçtiklerinde patlayıcıların çoğu yerleştirilmişti. Almanlar bunlardan birkaçı patlatmayı başardılar ama yine de köprü ayakta kaldı. Birkaç gün sonra Almanlar bu kez dalgıçlarla mayın döşemeye çalıştılar köprüye. Operasyon başarıya ulaşmadı. Hitler köprünün savunmasında görevli beş subayı idam edilmesine karar verdi. Bu karardan yalnızca Amerikalılar’a esir düşen bir yüzbaşı kurtuldu. Diğerleri Westerwald ormanında infaz edildiler. Ludendorff köprüsü ele geçirildikten 10 gün sonra çöktü. 28 Amerikan askeri olay sırasında hayatını kaybetti. Belki 10 gün içinde çok fazla Amerikan kuvveti geçemedi diğer yakaya. Ama müttefikler geçilmez denen bir engeli aşarak Almanlar karşısında müthiş bir moral üstünlük sağlamışlardı.

II. Dünya Savaşı’nın kilit muharebelerinden biri bolca savaş filmlerinin çekildiği bir dönemde Hollywood’un gözünden elbette kaçmayacaktı. John Guillermin’in yönettiği, George Segal, Ben Gazzara, Robert Vaugh gibi ünlü oyuncuların rol aldığı The Bridge At Remagen (“Remagen Köprüsü” – her zamanki kötü çeviri geleneğimiz bu kez yalnız filmin değil, köprünün ismine de ihanet ediyor) adlı filmin çekim aşaması esinlendiği gerçek hikayede olduğu gibi oldukça zorlu olacaktır. Barış döneminde çekilmesine rağmen, film ekibi kendilerini ilginç bir savaşın ortasında bulacaktır.

Gerçek savaş, kurmaca savaşa karşı

Her şey Alman hükümetinin Ren Nehri’ndeki trafiği gerekçe göstererek filmin bu ülkede çekilmesine izin vermemesiyle başladı. United Artists ve yapımcı David Wolper tüm Avrupa’da bu film için uygun bir lokasyon aramaya koyuldular. En sonunda aradıklarını Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti’nde buldular. Vitava ve Sazava nehirlerinin buluştuğu noktada kurulu olan Davle ilçesinde çekmeye karar verdiler filmi. Çekoslovakya’nın en uzun nehri olan Vitava, Ren’in; Vitava’nın üstündeki Davelsky köprüsü de Ludendorff köprüsünün dublörlüğünü mükemmel biçimde yapabilirlerdi.

Bir Demir Perde ülkesinde çekilen ilk Amerikan filmi olacaktı bu. Yapımcılar gerekli izinleri almak için epey uğraştılar. Ama 1968’de çekimlere başladıklarında bazı eski binaları havaya uçurmalarına izni bile vardı ellerinde. 250 bin doları gözden çıkarıp nehrin doğu kıyısına bir tünel açarak koyuldular işe. Ama iş yerel komünist parti merkezi binasına gelince yapımcılar frene bastılar. Rusları kızdırmanın alemi yoktu.

Oysa Ruslar çoktan beri epey kızgındılar zaten. Çeklerin son zamanlarda komünist değerler konusunda fazlaca liberal davrandığını düşünüyorlardı. Şimdi bir de bu film işi çıkmıştır ortaya. Sovyet ajanları filmdekilerin gerçek Amerikan askeri olduğu konusunda söylentiler yaymaktadırlar. (Aslında çoğunlukla Çek öğrenciler üstlenmişlerdi bu figüranlık görevini.) Film setinin fotoğrafları politbüro toplantılarında elden ele dolaşıyordu. Oysa filmde kullanılan birkaç M24 Chaffee hafif tankı dışında çoğu malzeme set tasarımıydı. Komünist gazeteleri ısrarla filmin bir CIA projesi olduğunu yazıyorlardı.

Rusları rahatsız eden olayların başlangıcı bu film değildi elbette. Çekoslavakya Sosyalist Cumhuriyeti’nde De-Stalinizasyon rüzgarları uzun süredir esiyor; basında, üniversitelerde, edebiyat ve diğer sanat dallarında bu esintinin yarattığı kıpırtılar hissedilebiliyordu. 5 Ocak 1968’de reformcu Slovak Alexander Dubcek’in iktidara gelmesi bardağı taşıran son damla olmuştu.

20 Ağustos’u 21’ine bağlayan gece Varşova Paktı’na bağlı Doğu Bloku (Sovyet, Bulgar, Polonyalı, Macar) orduları 200 bin asker ve 2 bin tankla Çekoslovak Sosyalist Cumhuriyeti’ni işgal etti.

Bu Bridge At the Remagan filmi için kötü bir haberdi bu. Tüm ekip 28 taksiye doluşup ülkeyi terk ettiler. Geride silahlar, araçlar başta olmak üzere pek çok set eşyası bırakmak pahasına hem de. Filmi yine de bitirdiler tabi. Çekimlerin geri kalanını Almanya’da Hamburg yakınlarında ve İtalya’da Castelgondolfo’da tamamladılar.

Bir başka film, bir başka tarih…

Çeklerin kendi aralarında bir şakadır: işgal sırasında bir Sovyet askeri filmcilerin geride bıraktığı tanklardan birinin dayanıklılığını ölçmek için kasaturasını çıkarır ve tanka saplar. Kasatura hiç zorlanmadan koca bir delik açar tankta. “İşte,” der asker, “Amerikanskilerin yapacağı tank bu kadar olur zaten!”

Sovyet işgali ve Sovyet askerleri hakkında bu şekilde şakalar hala yapılıyor Çekler arasında. Vladimir Drha’nın yönettiği Çek filmi İngiliz Çilekleri’nin (English Strawberries / Anglicke jahody)hikayesi de bunlardan yola çıkarak kurulmuş. 21 Ağustos 1968 sabahı açılıyor filmin ilk karesi. Prag Baharı’nın hissedilmeye başlandığı küçük bir kasabadayız. 20 yaşındaki Tomas çilek toplamak için İngiltere’ye doğru yola çıkmak üzeredir. Niyeti bir daha dönmemektir. Tomas’ın bu reformcu planları ne yazık ki Prag Baharı’na nokta koymak için Çek topraklarını işgal eden Sovyet askerleri tarafından bozulur.

Neresi olduğu açıkça söylenmese de bu kasaba Bridge At the Remagen filminin çekildiği bölgede, yani Davle yakınlarındadır. Çünkü Rus askerleri ve araçlarını kasabanın çevresinde ilk görenler “Amerikalılar yine film çekiyor olmalı,” deyip hiç kaâle almazlar bu durumu. Hatta bir yeni yetme film setinde bulduğu tabancayla Rus askerlerini tehdit eder. Rus askerleri ise kendisine gerçek mermilerle yanıt verirler.

Kasaba halkı da aynı tepkiyi verir işgal kuvvetlerini ilk gördüğünde. Neler olup bitiğini anladıklarında ise artık çok geçtir. Prag Baharı çoktan bitmiş, “Sovyet Kışı” başlamıştır.

İngiliz Çiçekleri’nde anlatılan ayrıntılar bir türlü teyidini alamadığımız olaylar. Ama tarihi gerçeklere baktığınızda olmuş olması, olmamış olmasından çok daha mümkün gibi geliyor kulağa.

İnsanlar yaşadıkça dünyanın bir yerlerinde mutlaka bir savaş olacaktır. Ve o savaşın kaderini değiştirecek köprüler de. Oysa kıtaları bile birleştirebilen köprülerin insanları bir türlü birleştirememesi ne garip öyle değil mi?