
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
Bir düş peynirini ısırayım derken kapana sıkışmış fare gibiyim. Kapan akıl almaz büyüklükte. İçinde nice hayatlar sürüyor.
Yazi Meyyın
O yere ilk kez on üç yaşındayken ulaştım. Sinemaya tek başına gitmeye başlamıştım. İzmir’de troleybüslerin hâlâ çalıştığı zamanlardı. Rüyamda buldurdular bana kendilerini.Kemeraltı’nda, kuyumcuları geçtikten sonra yol üçe çatallandığında çatalın orta dişi denebilecek darca bir sokaktan girilen meydancıktaydı.
Film hastası biri olarak orada küçük bir sinema keşfetmekten ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Heyecanla kapısından içeri girip bir salona varınca şaşkınlığımın tırmandığı kerteyi hiç unutamıyorum. Yerde yılan, kartal ve akrep desenli kalın ve tertemiz yeni bir halı seriliydi. Ayak tabanlarında kalınlığını hissediyordum. Büfe de gıcır gıcır yenilik ışımaktaydı. Pirinç aksamlı aksesuvarlara, kocaman aynaya ve aşırı düzenli sıralanmış şişe ve bardaklara bakakalmıştım. Aynadaki aksimin hemen solunda barın arkasındaki adam gülümsemişti. Kapıp koyuvermeyen, ölçülü bir hoşgeldin işareti. Kısa siyah saçlı, koyu renk gözlü, buğday tenli genç ve zayıfça biriydi. Üzerinde otuzlu yıllarda yapılmış yabancı filmlerden tanıdığım cinsten siyah ve gri nokta desenli bordo renkli bir yelek vardı. Kar beyazı beyaz gömleğinin üstten bir düğmesi çözüktü. Bildiğim hiçbir sinemada böyle elit bir hava, bu düzeyde bir özenin yarısı bile mevcut değildi. Yirmi beş kuruşa gazoz, otuz kuruşa poğaça alınan salaş sinema büfelerinden çok farklıydı.
“Gazoz değil mi?”
Adama evet işareti yapıp yapmadığımı hatırlamıyorum. Etiketsiz şişenin içindeki sıvıya sıkışmış gaz foslayarak dışarı çıkarken elim gayri ihtiyari pantolonumun sol cebini dışardan yoklamıştı. İki adet sarı yirmi beş kuruş ve gümüş bir teklik ‘merak etme evlat buradayız’ dercesine sertliklerini hissettirdiler.
“Bizden.”
Şişeyi terk eden gazoz kapağı adamın ayaklarının dibindeki bir çöp tenekesini boylarken çıkardığı ses hâlâ kulaklarımda. Hayali gerçekliğe boyayan bir tınıdır. Gerçek ayrıntı tozutur. Hayal çiy tutmaz.
“Teşekkür ederim.”
Şişenin 4-6 derecelik ideal soğukluğunun teması parmaklarımdan mideme sabırsızlık olarak tercüme edilmekteydi. İlk yudum orada bulunan iki kişinin, seyirci olmalılar, bakışlarıyla tescil edilmekteydi sanki. Dikkatimi onlara yöneltici etkisi de vardı. Tipleri bellekte kayıt altına alınamayan cinstendi. Sadece bakışları. Nerede olduğunu biliyorsun, Bizim kim olduğumuzu seziyorsun değil mi ışıyan gözleri hatırlayabiliyorum. Suretleri de gözümün önüne geliyor, ama o tasvirlettirmez halleriyle.
Uyandığımda rüyayı gazozun dilimi karıncalaştıran keskinliğine kadar hatırlayabilmekteydim. Bu nedenle çarşıda gündüz gözüyle o sinemayı bulabilmek için sayısız seferler düzenledim. Dükkânların dışına asılmış ucuz kot pantolon, deri ceket ve kumaş pantolonların dört yanı çerçevelediği minik meydanın ortasında umutsuzca dikilip durdum. Çığırtkan delikanlıların gözlerinde yine o geldi bakışları oluşturdum.
Bu sinemadan ilk bahsettiğimde heyecanımın sahiciliğinden etkilenip inananlar oluyordu. Ama birbirinden zevksiz modellerle dikilmiş giysilerle çevrilmiş küçücük alanı gördüklerinde mahsus kandırıldıklarını düşünerek kızıyorlardı. Yemin billah rüyada gördüğümde ısrar ettiğimde yüzlerinde hemen alaycı bir sırıtma beliriyordu. Yanıma uğur getirsin diye kimleri almadım. Benim yaşlarımda Yaşar diye geri zekalı bir çocuk vardı mahallemizde. Onu dondurma vaadiyle kötü dikimli giysi meydanına sürükledim. Belki tahtaları eksik olduğu için normaldışı yapıları görebilir umudum vardı, ama o da fos çıktı. İkinci dondurmayı ısmarlamadım diye kendini yerlere atarak ağlayarak beni rezil etti. Yılmadım. Bazen ne için olduğunu bile söylemeden arkadaşlarımın adımlarını o tarafa yöneltmeye devam ettim. Nafile. Ayık düzende o sinemaya geçit yoktu.
Kayıp sinemanın bir adı varsa bile ben bilmiyordum. O kapıdan sinema olduğunun yarı bilinciyle giriyordum. Yarı diyorum. Çünkü her defasında sinemayı ilk kez keşfeden bir yanım vardı. Şaşkınlığım önceden orada bulunmuşluğun kayıtlarıyla kucak kucağaydı. İçersi hiçbir zaman kalabalık olmuyordu. Ben hep son gelen oluyordum. Herkes beni tanıyor gibiydi, ama konuşmaya yeltenmiyorlardı. Barın arkasındaki adam hep aynı kişiydi. Mesafeli, ama arkadaşça, hatta saygılı diyebileceği bir tavır takınıyordu. Görünürde gişe yoktu. Filmin gösterildiği salonu asla görmüyordum. Hiçbir yerde afiş mafiş te görünmüyordu. Verilen arada üç beş kişiyle gazoz içiyor gibiydim. Ara diyorum çünkü aklımdan kara tren hızıyla izlenmiş film şeritleri geçiyordu.
Bu şeritlerden de yararlanarak o yıllarda seyretmediğim filmleri anlatma alışkanlığı edinmiştim. Tutkulu dinleyicilerim vardı. Yaşça büyük çocuklar uyduruyor lan bu falan diyorlar, ama sonra yeni film var mı diye de sormadan duramıyorlardı. O sıralarda sokaklar bizimdi. Bütün gün eve kapanıp bilgisayarlarda oyun oynayan yaşıtlarımızın belirmesine daha 30 yıl falan vardı. En az 100 film anlattım güdümlü doğaçlamayla. On beş yaşı civarında hormonal gelişmelerin de itmesiyle bu hobim başka alanlara yöneldi. Eski arkadaşlarım bazen hâlâ bu filmlerin bahsini eder.
Kayıp sinema peşimi hiç bırakmadı.
Yirmili yaşlarda o yere ziyaretlerim iyice seyrekleşmişti. Otuzlarda nadiren hatırlanan bir karakter kazanmıştı. Yılda bir kez bile uğramıyordum sinemama. Sonraki yıllarda koptuğumu hatırlamadan kopmuşum sanırken, periskopunu bilinç alanıma uzatıverdi. Maişet motorunun aksamlarını yağlayarak zaman defteri dürmekteydim herkes gibi ben de. Düş kırpıntılarım seyrettiğim filmlerde parça olarak belirmeye başladı. Rüyalardan dışarı taşmıştı. İster evde, ister misafirlikte ya da sinema salonunda, ne izlersem izleyeyim birden o pırıl pırıl aksamlı büfeyi, benzersiz bakışlı insanları görmeye başladım. Başkalarıyla beraberken de olması ilginçti. Diğerlerinin bunu görmemesi ise sıkıcı.
Neydi gerçekten?
Beyin kimyasının azizliği mi? Hafifçe tırlatmanın kibarca söylenişi yani. Benim gibilerin hatırlamasıyla varkalan bir yapı mıydı acaba diye de düşündüğüm oldu. Dışarıdan tasallut. Zeka ehli görüntüler. Film seyretmeyi deli gibi sevmenin yarattığı bir tutku döngüsü mü?
Korkunç değildi, bir tehdit algılamıyordum. Tamamiyle dahil olamadığım bir bilinç aşaması diyeceğim geliyor. Diğer yandan kim on üç yaşındaki halini o barın arkasındaki aynada görmeye devam etmek istemez. Günlük hayatın, standart aymazlıkların, sonu gelmez çatışmaların bayıltıcı tekdüzeliğinin arasından fışkırmış gizem ve nostalji yeri olup çıkmıştı kayıp sinemam. Böyle hevesle geri gelişini neye yormalıyım acaba?
Eskilere özlemin kışkırttığı bir eylem? Evrendeki kayıtları tutan merkezden minik bir sızıntı? Neden olmasın.
NOT: Kemeraltı’nda muhtemelen hiçbir zaman varolmamış bu kayıp sinemayı aramaya devam etmekteyim. Benzer deneyime sahip olanlar bana yazsınlar lütfen.
"Sadık Yemni’den sinemasallar (3): Kayıp Sinema" için 3 Yanıt
İstanbul’da 600’ü aşkın çıkmaz sokak bulunduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Bu bir mahremiyet duygusundan mıydı, yoksa şehircilik fantezisinden miydi, aklım ermemişti. Günümüz İstanbul rehberlerinden birinde yazıyordu. Çeşme Çıkmazı, Balkon Çıkmazı, Hamam Çıkmazı, Kadın Çıkmazı, İstanbul Çıkmazı yada Can Feda Çıkmazı gibi isimler verilmişti bu sokakalara. Oturduğum küçük taşra şehrindeki çıkmaz sokakları düşündüm. Sadece biri hemen aklıma düştü. Hep uğradığım salaş kitapçı bir çıkmaz sokaktaydı. Bir seferinde gene bu kitapçıdan çıkmıştım ki sokağa dönüp baktım. Doğru hatırlamışım. Sokak çıkmazdı. Yolun sonunda kocaman bir duvar vardı. Sokak düz bir cümle gibi ilerliyor, nihayetinde adeta bir gramer hatası gibi kallavi bir beton nokta ile bitiyordu. Sokağın başındaki kafeye oturdum. Şekerli bir kahve söyledim. Her zamanki gibi “Önce soğuk bir su ama” dedim. Elimdeki kitaba dalmışım. Okuduğum kitap Hasan Ali Toptaş’ın Sonsuzluğa Nokta adındaki kitabıydı. Okadar büyüleyiciydi ki cümleler, adeta şiir gibiydi; nasıl vakit geçmiş anlamamışım. Neredeyse kitabı ortalamışım. Bir ara başımı kaldırdım. Çıkmaz sokaktaki duvara baktım. Hayır, duvar değildi, bir beyaz perdeydi. Demek ki daha önce duvar sanmakla yanılmışım. İnanamıyorum. Bir film oynuyor. Başrolünde sanki ben. Çocuğum. Milli bayrama itile itile götürülüyorum. Siyah önlüğümle diğer öğrencilerle birlikte caddede yürüyorum. Meraklı bakışlardan çok sıkılıyorum. Babamı görüyorum. Hiç el sallamıyor, beni görüyor mu anlamıyorum. Kendimi yapayalnız ve korumasız hissediyorum. Kayalıklara doğru bakıyorum. Ellerim sapır sapır terliyor. Çevreme kuşkuyla bakıyorum. Berbat bir yorgunluk duyuyorum. Törenden sonra eve soluk soluğa koşuyorum. Eve varıyorum. Annem o şaşılası sezgisiyle yüreğimin titreyişini fark ediyor. “Bu bayramlar seni çok heyecanlandırıyor, acaba n’etsek diyor?”
“Kahvenizi soğutmuşsunuz, yenisini getireyim mi?” diyen garson kızın sesiyle irkildim. “Ben?”
Çocuk değilim. Şimdiki halimleyim. Sokağın sonuna baktım. Duvar.” Az önce burada film mi oynatıldı?” diye soruyorum. “Yoo!” diyor. Kız meczup görmüş gözlerle ürkerek bana bakıyor. Utanıyorum. “Acaba uyanıkken rüya mı gördüm? “ diye düşünüyorum. “Afedersiniz, yeni bir kahve, lütfen” diyerek konuyu geçiştirmeye çalışıyorum. Doğrusu epeyce korkuyorum. Şaşkınlıkla kitaba dönüyorum. Kaldığım son cümle “Beni gördüğünde, o şaşılası sezgisiyle annem yüreğimin titreyişini fark ederdi hemen.” Diye bitiyor. İrkiliyorum.
Bu olay her defasında yenileniyor biliyor musunuz? Çıkmaz sokaktaki kitapçıdan bir kitap alıyorum. Kafeye oturuyorum. Kahve istiyorum. Elimdeki kitabı okumaya başlıyorum. Sonra bir ara başımı kaldırıyorum. Duvarı beyaz perde, sokağı sinema olarak görüyorum. İnanılmaz bir durum! Bundan kimseye söz etmiyorum. İnanmazlar ki! Asla! Doktora götürürler beni valla… Sadece size anlatıyorum. En son gittiğimde Sadık Yemni’nin Öte Yer adlı kitabını okumaktaydım. Daha kitabın başlarındaydım. Bir ara kafamı kaldırdım ki gene ben beyaz perdede oynamaktayım. Evimizin oturma odasındayız. Babam ayakta keman çalıyor. Çaldığı parçanın bestecisini bir türlü hatırlamıyor. Sonra birden çalmayı kesiyor ve bana dönerek: “Kapı çalıyor D-Boy” diyor. Tam bu sırada perde kararıyor. Birden kendime geliyorum. Bakıyorum. Çıkmaz sokak ve sonunda duvar! Tabi ki rüya diye düşünüyorum. Çünkü babam enstrüman çalmayı bilmez ki! Kendimden korkuyorum. Bir yandan da bu durum hoşuma gidiyor biliyor musunuz? Değişik bir durum! Vazgeçemiyorum. Kitaba dönüyorum. Son kaldığım cümleye bakıyorum. “Babası klasik müziği severdi,ama bir enstrüman çalmayı bilmezdi.” Yazıyor….Hınzırca gülümsüyorum. Sokağın kenarındaki tabelayı ilk kez farkediyorum… “Kemeraltı Çıkmazı…”İnanamıyorum!
Gizli sinemalara açılan tekinsiz kapıları aralayanlar kulübü mü kurmalı acaba?
Dün gece Sadık Yemni’nin yorum yazdığını görünce, inanın yüreğimin heyecandan titrediğini hissettim.. Bir şeyler yazmak istedim.. Nereye yazacağımı bilemedim.
Şimdi Landlord’un dün gece yazdığı, “Oradaydım: 3 ahbap çavuş Duman, 9Inch ve Prodigy konserinde” yazısını okuyunca, yazısındaki bilerek mi bilmeyerek mi işlediği şifreleri kendimce çözdüm.. Ben Landlord’un sadık bir okuruyum.. Landlord’da Sadık Yemni’nin.. Yani her insanın hayatında sevdiği ve izsürdüğü bir yazarı oluyor.. Bu durumda insan, ilahi bir el tarafından kayırıldığını hissediyor.. Ya da ben öyle hissediyorum.. Landlord’un yazılarını okuduğum için kendimi acayip şanslı buluyorum.
Kocaman bir kitaplar ve filmler dünyası var.. Şimdiye kadar tam bir kitap ve film kurduydum. Tamam.. Ama öyle yazarların kitapları ve öyle yönetmenlerin filmleri varmış ki, benim için adeta “kör nokta” da kalmışlar.. Misal Sadık Yemni.. Yada Hasan Ali Toptaş.. Yada İhsan Oktay Anar.. Yada Hakan Günday… Yada.. o kadar çok ki! Sinema dünyasına şimdi hiç girmeyeceğim.. Bu değerleri bana bildiren Landlord olunca, yazdığı her kitabın ve filmin peşine düştükçe, neleri kaçırdığımı anlıyorum ve kendisine hayranlığım katlanıyor, ne yapabilirim? Şimdi dün geceki yazısında “Güzel şarkı söylediği, iyi şarkı yazdığı için kimseye aşık olmadım, hayran olmadım. Takdir etmekle yetindim onları… Ben deniz Landlord, beşerlerin değil şarkıların aşığı ve hayranıyım efenim…” demiş ya.. Anladım.. Tamam.. Ben de Landlord’un yazılarına hayranım.
Ben Tersninja’yı bildiğimden beri yorum yazıyorum.. Oysa daha önce sadece iş gereği yada arkadaşlarıma mail yazardım.. O kadar.. Tersninja’da yazdıklarımın yarısından fazlasını Landlord onaylamamıştır.. Kimi zaman yazdıklarıma kızmıştır.. Nam ı diğer Ters Ninja’dır..
Aslında acayip korkarım öfkesinden.. Gene de elim durmaz, illa kıllığına yazarım bir şeyler.. Belki de onaylamadığı yorumlarımın intikamını alıyorumdur kendimce, kimbilir? Ama şunu iyi biliyorum ki beni hizaya epeyce getirmiştir! Ben de asla pes etmedim ama hep okudum ve yazdım illa!
Sadık Yemni’yi ve diğer “kör nokta”mda kalan yazarları bildirdi ya bana, Landlord benim için önemli biridir.. Hele nasıl olduğunu anlamadan, Sadık Yemni’nin o şahane öyküsünün altına bir öykücük de ben yazdım ya inanamadım kendime.. Eğer becerebildiysem az da olsa bir şey, bu tamamen Landlord’un okuyucusuna kazandırdıklarındandır.. Teşekkürler! Ayrıca bir Landlord yazısından sonra ilk kez uyanıkken düş görmüştüm.. Demek ki oluyor böyle şeyler!
Gizli sinemalara açılan tekinsiz kapıları arayanlar kulübünü zaten kurmuş Landlord galiba… İşte Tersninja böyle bir dünya kuruyor okuyucularına!
Yorum Yazın