“Şimdiye kadar hiç bir piç savaşı ülkesi için ölerek kazanmadı. Diğer zavallı piçlerin ülkesi için ölmesini sağlayarak kazandı.”

2. Dünya Savaşı’nın ünlü ABD’li komutanı Patton; Ladislas Farago ve General Omar Bradley’nin kaleme aldıkları biyografisinde, -dev bir Amerikan bayrağının önünde- bu sözleri söylerken tasvir ediliyordu. “Savaşı hayatımdan bile çok seviyorum!…” diye haykıran Patton’un çocukları, 2. Savaş’tan yaklaşık 20 yıl sonra, muhtemelen daha önce adını dahi duymadıkları ya da haritada göstermelerinin bile olanaksız olduğu bir uzak ülkenin yolunu tuttular. Oysa ki; Küba’dan Panama’ya, Afganistan’dan Irak’a, Libya’dan -dolaylı olararak da olsa- Şili’ye, dünyanın hemen her bölgesine ‘adalet dağıtmaya’ giden ABD’yi (!) Çinhindi’nin doğusunda, sadece 331 bin km2’lik bir alan içinde büyük bir sürpriz bekliyordu. Vietnam’da tarihinin en büyük yenilgisiyle karşılaşan, uluslararası platformda ve iç kamuoyunda büyük prestij kaybına uğrayan Sam Amca’nın trajik uzakdoğu macerası kaçınılmaz olarak bir dizi Hollywood yapımına da esin kaynağı olacaktı.

Tuncer Çetinkaya

Vietnam’ı merkezine alan ilk film, 1968 yılında gösterime girmişti. Muhafazakar politikalara verdiği destekle ünlü efsanevi kovboy John Wayne’in yönettiği Green Berets, olguyu tam da yaratıcısına yakışır bir bakışla ele alıyor ve savaşa karşı çıkan bir gazetecinin, Vietnam’da edindiği bir dizi tecrübe sonucu yola gelmesini(!) anlatıyordu. Bariz bir propaganda filmi olan ve eleştirmenler tarafından ‘zırvalık’ olarak nitelendirilen yapım, sinema tarihinde Vietnam eksenli ilk film olma özelliğinin dışında bir anlam ifade etmiyordu ve Hollywood’un konuya yeniden dönüşü –Altman’ın M.A.S.H.’i sayılmazsa- yaklaşık 10 yıl sonraya rastlayacaktı.

Kore savaşı sırasında bir sağlık biriminde yaşanan olayları konu alır gibi görünmesine karşın Vietnam’a son derece anlamlı göndermelerde bulunan bir anarşist komedi klasiği olan M.A.S.H. , yaratıcı yönetmen Altman’ın ilk dönem başyapıtlarından biri olarak göze çarpıyordu.  Kore’ye yeni gelen iki doktorun, Pierce ve Forrest’ın ekseninde gelişen olayları merkezine alan film, yüce Amerikan ordusunu her anlamda ti’ye almaktaydı. Kampta naklen yayınlanan sevişme, ikilinin azizliğine uğrayan hemşireler, öleceğine inandırılan doktor ya da komik bir futbol maçı parodiler halinde ilerleyen filmi tam bir savaş karşıtı güldürüye dönüştürüyordu. Senaryosuyla Oscar kazanan ve Cannes’dan ‘Altın Palmiye’ ile dönen M.A.S.H. militarizmi de kapsayan pek çok yıkıcı espriye yer vererek döneminin en sevilen yapımları arasında yer almıştı. Vatanseverlik kavramından eşcinselliğe uzanan bir çizgide konunun dahilindeki hemen her olguyu eleştiren Altman, pek çok yorumcuya göre Dr. Garipaşk’la (Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb, 1964, Yön: Stanley Kubrick) kıyaslanacak çağdaş bir klasiğe imza atmıştı.

Hal Ashby’nin imzasını taşıyan 1978 yapımı Eve Dönüş (Coming Home), Vietnam sürecinin bir başka yönüne, gazilerin ya da cephe gerisinde kalan insanların öykülerine odaklanırken, savaşın bireyde yarattığı tahribatı etkileyici bir öykü eşliğinde ele alıyordu. Amerikan ordusunda görevli bir Yüzbaşı’nın karısı olan Sally Bender, kocasının Vietnam’a gönderilmesinin ardından yapayalnız kalmıştı. Boş vakiterini savaş gazilerinin tedavi edildiği yerel bir hastanede geçirmeye başlayan genç kadın, orada, aynı lisede okuduğu -savaştan felçli olarak dönüp tekerlekli sandalyeye mahkum olan- Luke ile karşılaşacaktı. İnsanların savaşa gönderilmesine engel olmak için her şeyi yapmaya kararlı olan genç adam ile Sally arasında başlayan aşk, savaş karşıtı eylemlerin yoğunlaştığı bir dönemde bambaşka bir boyut kazanacaktı. Vietnam’ı ele almanın ötesinde, olguya tümden karşı çıkan ilk filmlerden biri olan Eve Dönüş, 70’lerin isyankar ruhunu ve anti-militarist söylemini ortaya koyması açısından da önemliydi.

Aynı yıl gösterime giren Avcı (The Deer Hunter), Michael Cimino imzasını taşıyordu. Filmin merkezinde yer alan Rusya kökenli üç Amerikalı; Mike, Steven ve Nick’in dostlukları yıllara dayanmaktaydı. Vietnam’daki savaşa katılmaya karar vermeleri de ortak kararları sonucunda gerçekleşmişti. Ancak Vietnam’da, kahramanlık nutuklarının ve vatanseverlik söyleminin çok uzağında bir şeyler olmaktaydı. Bu bağlamda pek çok Amerikalı askerin yaşadığı türden sorunlarla karşılaşacak olan kahramanlarımızdan biri sakat kalacak, biri yabancı ülkede kaybolup batağa saplanacak ve diğeri ise Amerika’ya sağ salim dönmesine karşın kaybolan arkadaşını bulmak üzere geri dönmeye karar verecekti.

Yalın bir gerçeklik duygusu ve etkileyici oyunculuk performanslarıyla göze çarpan Avcı’nın ilk bölümünde yer alan -ve şaşırtacak kadar uzun süren- düğün sahnesi, Amerika’da kendi kültürlerini yaşamaya çalışan insanlara ilişkin eşsiz bir belge gibiydi. Buna karşın, özellikle Saygon batakhanelerinden ırkçı bir bakışın ürünü olarak nitelendirilebilecek Vietnamlı portreleri filmi tartışmalı kılıyordu.

Yakın dönemlerde gösterime giren ve Oscar yarışının da en güçlü iki adayı olarak göze çarpan bu filmlerden ikincisinin ‘En İyi Film’ ödülüne değer bulunması, 80’lere, yani yayılmacı / muhafazakar bir sürece doğru yol alan ABD’nin yeni eğilimlerini ortaya koyması bakımından önemliydi.

70’ler, Vietnam sendromuyla ilişiklendirilebilecek Taksi Şoförü’nün (Taxi Driver, 1976, Yön: Martin Scorsese) yanı sıra, Coppola’nın tartışmalı klasiği Kıyamet (Apocalypse Now, 1979) ile kapanırken, ‘80’li yılların başında -‘yeni sağ’ın resmi ideolojiye dönüşmesiyle birlikte- büyük alt üst oluşlar yaşanacaktı. Dün, Avcı gibi filmlerde ürkekçe hareket eden militarist ruh, döneme özgü “aslında biz kusursuzduk; ama önce küçük talihsizlikler, sonra da şu liberal çığırtganlar ideallerimizi elimizden aldı!” söylemiyle bütünleşerek kendi canavarlarını yaratacaktı.

Bu doğrultuda ortaya çıkan ilk kahraman olan İlk Kan (First Blood / Rambo, Yön: Ted Kotcheff) 1982 yılında yaşamlarımıza -bir daha hiç çıkmazcasına- dahil oluyordu. Bir Vietnam gazisi olan John Rambo’nun öyküsünü konu alan film, Amerikan sinemasının -en azından bir bölümünün- barışçı ve gerçekçi filmlere verdiği yanıtların toplamı gibiydi. İtilip toplum dışına atılmış -ve pratik zekası ‘bir parça’ şüpheli- mazlum kahramanımızın başlangıçtaki tek niyeti, savaşta birlikte çarpıştığı asker dostunu ziyaret etmekti. Onun ölüm haberiyle sarsılan genç, geldiği kasabanın şerifi tarafından kötü muamele gördükten sonra silkinip eski günlerine dönecekti. İstemeden de olsa bir polisin ölümüne sebebiyet verecek ve mesken tutacağı kırsaldan kasabanın güvenlik görevlilerine ölüm kusacak olan Rambo’yu durdurabilecek tek kişi, Vietnam’daki komutanı Albay Trautman’dı.

Yanlış avın etrafında geçen bir kaçıp kovalamaca aksiyonu gibi görünen İlk Kan, ülkenin ‘gerçek’ kahramanlarına reva görülen yaşam, savaşın yarattığı tahribattan kurtulamayan gençlerin toplum tarafından acımasızca bir kenara atılması ya da ‘biz aslında ne mükemmel insanlara sahiptik!’ gibi temalar ekseninde gezinirken, ilk filmin gördüğü olağanüstü (ya da olağan) ilgi, devam filmlerinde işlerin çığrından çıkmasına yol açacaktı. Bir anda Amerikan’nın temsil ettiği tüm değerlerin simgesi konumuna yerleşen (ve bu konuda tek rakibi, bir başka Stallone karikatürü olan Rocky Balboa olan) Rambo, ikinci filmde tarihten ve gerçeklikten intikam alma pahasına Vietnamlılara haddini bildirecekti.

Rambo’nun açtığı kulvarda ilerleyen ve genellikle B kategorisinde ele alınabilecek filmler (Bkz. Chuck Norris’li Missing in Action serisi) Amerikan ideolojisini aklamayı ve seyirciye fetih öyküleri anlatmayı sürdüredursun, Vietnam’a ilişkin esaslı bir bakış, Oliver Stone’dan gelecekti. 1986 yapımı Müfreze (Platoon) birbirinden tamamen farklı iki kıdemli çavuşun; merhametli Elias ve hiddetli Barnes’ın komutasındaki bir müfrezede görev yapan 19 yaşındaki tecrübesiz piyade asker Chris’in Vietnam serüvenini konu alıyordu. Savaşın en zorlu anlarında ‘iyi’ ve ‘kötü’ çavuşlar birbirleriyle çatışırken, Chris’in de kendi sadakatini ve hayata bakış açısını gözden geçirmek zorunda kalması üzerine kurulu olan Müfreze, askerlerin tanımadıkları bir ülkede, vahşi yaşam koşulları ve ölümler arasında değişen psikolojilerini ve herşeyin ‘hayatta kalma’ felsefesi üzerine kurulu olduğu acımasız ortamı en iyi yansıtan yapımlardan biriydi.

Stone’un sonradan bir üçlemeye dönüştüreceği Vietnam filmlerinin ikinci halkası olan Doğum Günü Dört Temmuz (Born of the Fourth July), 1989 yılında gündeme geliyordu. Film; hayata umutla bakan bir gençken, ‘kahramanlık’, ‘vatansever olma’ ve ‘borçlu olduğumuz ülkenin yanında yer alma vaktinin geldiği’ türünden laf kalabalıklarının etkisinde kalarak Vietnam’da savaşmak için gönüllü olan Ron Kovic’in öyküsünü ele alıyordu. Bir süre sonra anlatılandan çok farklı bir ülkeyle karşılaştığını anlayan Kovic, cephenin bir cehennemden farkı olmadığını anlayıp Amerika’ya döndüğünde artık yürüyemez hale gelmiş ve gazilerin -başta toplum tarafından- ihanete uğradığını düşünmeye başlamıştı. Eve Dönüş gibi daha çok cephe gerisi ile ilgilenen Doğum Günü Dört Temmuz, akla Alan Parker’ın savaşın/madalyonun öteki yüzünü ustalıkla yansıttığı dramı Birdy’i (1984) getiriyordu. Kuşkusuz bir çok asker, ‘Vietnam Sendromu’nu John Rambo’dan farklı yaşıyordu. Bunların başında yer alan Birdy, savaşın ardından yaşamın gerçekliğine sırt çevirmiş ve kuşlara olan tutkusunu daha ileri bir boyuta taşıyıp kendisini bir kuş olarak görmeye başlamıştı. Düşlerle ördüğü yaşamıyla doktorlarını çaresizliğe düşüren genç adam için son umut, savaşta birlikte çarpıştığı yakın arkadaşı Al’dı. Ancak Vietnam’da yüzü tamamen yanan genç adamın da büyük bir bunalımın pençesinde kıvranması işleri zorlaştıracaktı.

William Wharton’un romanından uyarlanan bu etkileyici filmin cephe gerisinde yaşanan trajedi ile Brian De Palma’nın 1989 yapımı Şavaş Günahları (Casualties of War) ile arasında akrabalık bağı kurulabilirdi. Film, Vietnam Savaşı’nın en ateşli günlerinde beş kişiden oluşan bir ekip Vietkong bir kızı sağ olarak ele geçirimesiyle başlıyordu. Az sonra başta gözü dönmüş çavuşları ve diğer askerler, er Erikson’un tüm karşı çıkışlarına rağmen genç kıza tecavüz edip gözlerini kırpmadan onu öldüreceklerdi. Sona eren savaşın ardından ülkesine dönen Erikson’un gördüğü kabuslar yüzünden cehenneme dönen hayatı, yaşadığı olayın üstüne gitmeye karar verdiği anda tümüyle değişecekti. Vahşetin hüküm sürdüğü bir ortamın yarattığı ‘meşruiyet’ duygusu ve suça sessiz kalmanın ortaklık etmeyle eşdeğer olduğu gerçeği arasında gidip gelen filmin kahramanının kabuslarla dolu yaşamı, bir yıl sonra gösterime giren Dehşetin Nefesi’nin (Jacob’s Ladder) ana karakterini akla getiriyordu. Adrian Lyne’ın filmografisindeki en nadide parçalardan olan film, kendisini korkunç kabusların pençesinden bir türlü kurtaramayan Jacob’ın öyküsüne ortak olmamızı sağlıyordu. Yıllar önce Vietnam’da çarpışan kahramanımız, savaş ortamını birlikte soluduğu arkadaşları ile konuştuğunda her birinin aynı durumda olduğunu keşfedecek; gerçekleri ortaya çıkarmaya çabaladıkça korkunç bir komplonun kurbanı olduklarını anlayacaktı. Savaşın kaybedileceğini anlayan askeri yetkililer, saldırı gücünü arttırmak için askerler üzerinde kimyasal maddeler kullanmışlardı!… (70’lerin paranoyasını ya da Frankenheimer’ı akla getiren Dehşetin Nefesi’nin, kimi Amerikan politikaları ve özellikle de Michael Moore’un İkiz Kuleler saldırısının ardından ortaya koyduğu gerçekler hatırlanacak olursa çok da gerçek dışı olmadığı anlaşılır.)

Yukarıda adları anılan tüm filmler bir yana; Vietnam üzerine yapılmış en başarılı yapıtların başında Stanley Kubrick’in 1987 yapımı Full Metal Jacket’ının geldiği söylenebilir. Daha önce Zafer Yolları’yla (Paths of Glory, 1957) savaşın acımasız yüzünü perdeye taşıyan yönetmen, bu kez Vietnam gerçeğine eğilmekteydi. Gustav Hasford’un kısa öyküsünden uyarlanan yapımın ilk bölümünde Vietnam’a gönderilecek olan acemi askerlerin eğitim sürecine tanık oluryorduk Burası, ilerde kahramanlık destanları yazacak olanAmerikalı askerlerin (!), katıksız gerçeğin acımasız yüzüne tanık oldukları ilk yerdi. Zor şartlarda çalışan acemiler ekseninde er ‘Gomer’ Pyle’ın öyküsünün öne çıktığı bölüm, zavallı ve beceriksiz bir insanın, çavuş Hartman’ın temsil ettiği militarizm ekseninde nasıl ‘savaş makinesi’ne dönüştüğünü -silahın geri tepebileceği gerçeğini de gözardı etmeden- betimliyordu. Filmin ikinci yarısı ise 1968 yılında Vietnam’ın göbeğinde, ‘Tet’ saldırısının yapıldığı Hue kentinde geçiyordu. İlk serüvende tanıştığımız gazeteci Joker’in gözünden anlatılan olaylar bu kez cephedeki askerlerin hayatta kalma ya da ölüm korkusu arasında gidip gelen psikolojileri ve savaşın anlamsızlığı ekseninde ilerliyordu.

Vietnam’la dolaylı yollardan da olsa bağ kuran filmler arasında; yönetmeninin ‘Marx ve Coca Cola Çocukları’ üzerine bir film olduğunu vurguladığı Masculin féminin: 15 faits précis (1967, Yön: Jean-Luc Godard), My-Lai katliamına göndermelerle dolu Küçük Dev Adam (Little Big Man, 1970, Yön: Arthur Penn, 1970), Antonioni’nin ‘Amerikan Rüyası’na bakışının özeti sayılabilecek Zabriskie Point (1970), savaş sonrası topluma egemen olan sosyal bunalımı arkaplanına alan Kanlı Toprak (Badlands, 1973, Yön: Terence Malick, 1973), Vietnam öncesi dönemi ele aldığı ‘masumiyet çağı’ filmiyle anlamlı bir karşılaştırma olanağı sağlayan George Lucas’ın Gençlik Yılları (American Graffiti, 1973), Milos Forman’ın ‘hippie güzellemesi’ Hair (1979), Vietnam tahribatı ve Watergate karamsarlığıyla dolu The Conversation (Yön: Francis Ford Coppola, 1974), fobi haline gelen olguyu romantizm soslu bir gençlik filmiyle bertaraf etmeye çalışan Tony Scott’ın Top Gun’ı (1986) sayılabilir.

Bütün bu tarama ve değerlendirmelerin sonucunda ifade edilebilecek en önemli olgu; ABD tarihini ve Hollywood’u en çok etkileyen olayların başında yer aldığını vurguladığımız Vietnam Savaşı üzerine söylenen milyonlarca sözün, bestelenmiş sayısız şarkının ya da insani değerler taşıdığı varsayılan bir çok filmin büyük eksiklikler barındırdığıdır. Bu yüzden, savaşa er Pyle’ın ya da Kovic’in gözlerinden bakan, yaşanan acıları Chris’in, Birdy veya Jacob’ın hissettikleriyle sınırlandıran Hollywood’a sorulabilecek en anlamlı soru “Vietnam’ın gerçek kahramanları/yurtseverleri nerede?” olmalıdır; çünkü uygarlığın öyküsünü yazanlar arasında, çıkarları uğruna bir başka ülkenin toprağına göz dikenlerin (sonucunda büyük bir hüsran, kimlik kaybı ve yokolma gibi ‘yan etkileri’ olsa da) mağduru olanlar yoktur. Özellikle de tarihin bambaşka coğrafyalarda tekerrür etme eğilimi gösterdiği böylesi dönemlerde…

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA