Yeni bir yüzyılda yaşıyoruz ve bu yüzyıl -ölmeden önce- Edward Said’in son yazdıklarına bakılırsa insanlık tarihinin “en değersiz yüzyıl”ı. Said’e göre, “İnsanlık kendi ezgisini yitirdiği için daha da trajik bir sona doğru koşuyor.” E. M. Cioran’da Ezeli Mağlup’ta bir hamle daha yaparak dekadan, statükocu zihniyetin, “zamanın ruhunu kemirdiği” kehanetinde bulunmuştu. Said’in ve Cioran’ın bu ifadeleri aslında düşünce ve bilgi sefaletinin soysuzluğuna duyulan öfkelerinin toplamıydı. Thomas Bernhard’ın bu duygulara romanlarındaki “dipten gelen sert müzikler”le eşlik etti.

Ertekin Akpınar

Hayat(lar)ımızı, -en azıdan- benim hayatımı etkilemiş çok film vardır. Nina Rota olmasaydı, Fellini olabilirdi. Alfred Hitchcock olmasaydı da Bernard Hermann da olabilirdi… Ama ne Fellini’nin ne de Hitchcock’un filmleri o müziklerle “zamanın ruhunu kemirebilirdi”.

Yıllar önce Londra’da, Hindistanlıların yaşadığı semte gidince, Adapazarı’nda ortaokulda okurken Saray sinemasına kaçıp izlediğim Avare filmini anımsamıştım. O şarkı, benim gibi birçok insanın hayatında da yıllarca hiç bitmemişti; bir senfoni gibi sürüp gitti. Çoğumuz bir “Avare”ydik aslında. Orada Londra’da, o mahalle aralarında oynayan küçük Hintli çocukları görünce, çocukluğumu anımsatan bir ezgi ile bir ses arasında gidip geldim. Bu toplumun, müzikle olan ilişkisinde acının ve tarihin şenlikli bir tarafı vardı. Acı insanı derinleştirdikçe, tarih de onu şekillendiriyordu. Müzik ise şekillenen bu tarihe sunulan en önemli armağandı.

Modern hayatın paradigması, hepimizi bazı görüntülere esir ediyor! Oysa, hayatın esareti sinemada yıllarca kahramanların hikayesini anlattı. Filmlerin kahramanları kim olursa olsun, bizim kahramanlarımız biraz ezilmiş, baskı görmüş, haksızlığa uğramış ya da sevdiğine kavuşamamış kişilerdi. Kısacası, bize vicdan problemi yaratan kişiler (ya da kişilikler), bizim kahramanımızdı! Ve her kahramanın sürdürülen bu yolculukta bir de müziği vardı. En fazla müziği olan kahramanlar ise Hint filmlerinin içine gömülmüştü! İşte o kahramanlar, ya bitmek bilmeyen uzun şarkılarla dolaşırlardı sokaklarda ya da sevdiklerine sürekli şarkılar eşliğinde serenatlar yaparlardı. Kenar mahallenin yoksul ve biçare delikanlıları, tıpkı Avare filminde olduğu gibi yırtık pırtık elbiseleriyle çağdaş birer Mecnun gibi ortalıkta şarkı söyleyip dolaşırlardı. Biz bu şarkılar eşliğinde filmlerin fonunda küçük bir Hindistan belgeseli izlerdik. (Tabii ki hiçbir belgesel, müziklerini Ennio Morricone’nin yaptığı Piere Paolo Pasolini’nin yönettiği Hindistan belgeseli kadar çarpıcı değildir.)

Dikkat edin bütün Hint filmlerinde, film başlamadan müzik başlar, film bittiğinde de müzik hala devam eder. Aslında bu film müzikleri izleyicisini durmadan şenlikli bir oyun’un içine çağırır. İşte bu şenlikli oyun yüzünden, üçüncü dünya ülkelerinin filmlerinde müzik hiç bitmez. Şarkı hep sürer! Yoksulluğun beşiğinde sallanan her ülke, gündelik hayatın vurgusunu kolayca müziğe dönüştürmesini bilir. Herkes eğlenir, herkes acı çeker, herkes kavga eder… Bütün bunlar izleyicilerini topluca yaşanan şenlikli bir ayinin içine çeker.

Küçük -Çok Küçük- Bir Hint Müziği Tarihi

Hint Müziği, iki temel yapı üzerine kuruludur. Birincisi, Karmatik (Güney) müziği, 16. ve 19. yüzyıllar arasında yaşayan besteciler Svati Tirunal Tiyagara, Purandara Dasa, Dikşitar, Şiyama Sastri ve Subramanya Barati tarafından konulmuş kurallara dayalıdır. Purandara Dasa’nın, ritm ve tempoyu duygusal bir bağ ile aşmaya çalışan ve adına “Raga” verdiği bu buluşu, Karmatik müziğin ana eksenini oluşturur. İkincisi ise, Hindustani (Kuzey) müziğidir. Bu tür daha çok doğaçlamalara dayalı olan müzik türüdür. Hindustani müziğinin öğretmenleri ise Svami Hari Das, Sabir, Tan Sen ve Adarag’dır. Bunların tümü de halk ozanıdır. Teknik olarak değişikliklerin yapıldığı bu alan, beraberinde “Raga”nın da değişimini hazırladı. “Raga”, Hint müziğinde beş, altı ve yedi ses dizinidir. Ve bu dizin Hint müziğinin temel formunu oluşturur. Raga sanatının ustaları; Bade Gulam Ali Han, Onkar Nat Takut ve Feyaz Han’dır. Zamanla Raga’da yapılan değişiklikler, ortaya “Tala” adında bir ritm dizesi çıkmıştı. Günümüze doğru gelişiminde, “Tala”nın yirminin üzerinde değişik türü saptanmıştır. Kuzey bölgesinde, Sarangi, Sitar, Daynz ve Baya gibi enstrümanlar çalınırken Güney bölgesinde ise Mridanga, Udupe, Veena ve Mayuri enstrümanları çalınmaktadır.

Hint müziği, Karmatik ve Hindustani ile günümüze kadar kendi geleneksel yapısı içinde yaptığı küçük ama anlamlı gelişmelerle dünya üzerinde de oldukça önemli bir yere sahiptir.

Bir Şarkı Çal Ama Hiç Bitmesin!

Sinema Tarihi yazarlarından Nijat Özön, 1940-50’li yılları, “Değişim Çağı” olarak adlandırır. Avrupa’nın, Amerikan sineması tekilini kırmasıyla başlayan bu süreçte, Türkiye’de de birdenbire sinema salonlarını şarkılı türkülü Mısır ve Hint filmleri furyası kaplıyordu. Bu dönemde Artahi Candan, Hüseyin Coşkuner, Şerif İçli ve Selahattin Pınar birçok Mısır ve Hint filmlerine şarkı bestelemişlerdir. Müşfik olanla, dil’lerinden şarkıları eksilmeyen kahramanların hikâyesinin müzikte örtüştüğü bu filmler 1950’li yılların başında inanılmaz gişe başarısıyla karşılaştılar. Bu gişe başarısı, Türk sinemasının yapımcılarını harekete geçirmeye başladı. Yapımcılar, tercihlerini Mısır filmlerinden değil, 1950’li yıllarda gösterime girmiş olan Hint filmi Avare’den yana kullanınca izleyici, Orhan Gencebay’ın, senaryosunu kendi yazdığı Çilekeş, Derdim Dünyadan Büyük, Ferdi Tayfur’un, Batan Güneş, gibi Hint filmi uyarlamalarıyla karşılaştı. Bu filmler büyük gişe başarısı elde edince, bunların arkasından Müslüm Gürses filmleri geldi. Bu filmlerin tamamında kullanılan şarkıların hiç biri denetimden geçmediği için, ne bu filmler ne de bu şarkılar TV’de ve radyoda yayımlanmıyordu. Ama bu parçalar tıpkı Avare filminin şarkısı gibi halkın dilindeydi. Evet, bu şarkılar hiç bitmiyordu! Aslında varolan video klip salgını ilk örneklerini o dönemde ortaya çıkmıştı. Bütün bu şarkılı filmlerde, bir filmin içinde en az dört beş video klip vardı.

Ünlü Hint film yönetmeni, Satrajit Ray dünyaca bilinen Apu Üçlemesi (Pather Panchali, 1955; Aparajito, 1956; Apur Sansar- Apu’nun Dünyası, 1959) filmlerinde, kendisinden önce yapılan müzikal ve düşsel aşk hikâyelerini bir yana bırakarak, Hindistan yaşamını daha sade bir müzikle perdeye taşır. Sinema Tarihi’nin en gerçekçi filmlerinden sayılan bu üçleme, müzikal anlamda da kendi döneminde öncü olma niteliği taşımıştır. Bu filmlerin, Amerika’da Yabancı Film Oscar’ı, Avrupa’da ise Cannes, Venedik ve Berlin festivallerinde ödüllendirilmesi Hint film müziklerini de dünya üzerinde oldukça saygın bir noktaya getirdi.

Şarkımızı Kim Söyleyecek?

Gittikçe, hayata isyan etme ile iktidara itaat etme arasında gidip gelen bu haykırış, kendi toplumsal statüsünü hep bir boş vermişlikle duygusuyla dile getiriyordu. Bu duygu zor da olsa hayata tutunabilmenin bir ifadesiydi. Yoksullukla ezilen halk, Avare veya bütün Hint filmlerinde olduğu gibi öfkesini iktidara yöneltmeyip, bu durumun fiili temellerini kendi hayatlarında arıyorlardı. Bütün bu olan biten, dünyayı hüzünlü ve hayatı duygulu bir biçimde kavrama isteğinden başka bir şey değildi. Hiçbir ideolojik bir biçimin görülmediği bu filmler, tamamen melodram ile müziğin iç içe yoğrulduğu filmlerdi.

Şarkısını iyi söyleyen bir sinemanın filmleriydi onlar. Sesleri neşeyi, özgürlüğü, acıyı ve hüznü içeriyordu. Aslında bütün Hint filmleri hiç bitmeyecek gibi başlayıp, hiç bitmeyecek gibi bitiyordu. Bir birine çok benzediği için de, hep gibi gibiydi. Filmin anlattığı hikâye çoğu zaman ilgimizi bile çekmiyordu. Biz koltuklarımızda, bizi esir alan şarkılara ve kahramanlara tutsaktık. Çünkü, sevdiğimiz şarkıları söyleyen birileri vardı!

1 YORUM

  1. yeşilçam ve bolivut’un temelinde ferdi tayfur olduğunu bilmeyince böyle şeyler karalar insan.. Muhsin Ertuğrula da böyle kör kalır..

CEVAPLA