
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
16 Şub
Zindan Adası bir tuzak, bir labirent duygusu uyandırıyor. Terrence Rafferty -New York Times
Martin Scorsese‘nin karanlık, şaşırtıcı ve gerilim dolu polisiye filmi “Zindan Adası” (Shutter Island) 1954 yılında geçiyor. Yani tam da W. H. Auden‘ın daha birkaç yıl önce “kaygı çağı” olarak nitelediği dönemin ortasında. Scorsese, “Bilmiyorum, belki o döneme takılıp kaldım” diyor. Filmi hakkında konuşurken biraz bezgin görünüyor. “Eğlenceli bir şey yapmaya çalışıyordum. Ama nasıl yapacağımı bilmiyorum galiba. Sanki her seferinde ortaya başka bir şey çıkıyor. Köstebek filminde de böyle olmuştu” diyor.
Scorsese artık 67 yaşında ve son on yılını, nereden bakılırsa bakılsın, o yaşta ve tecrübede her sinemacının gıpta edeceği bir şekilde geçirdi. Kırk yılı aşkın bir yönetmenlik kariyerinin ardından “Köstebek” filmi ona 2007′de ilk Oscar ödülünü kazandırdı. Artık gözü arkada kalmayacak. Gelgelelim, Scorsese hâlâ “Zindan Adası” gibi sonunu kolay tahmin edemeyeceğimiz türden filmler yapmaya kararlı görünüyor.
Dennis Lehane‘in 2003 tarihli son derece karmaşık romanından uyarlanan “Zindan Adası”, o başkalığı gururla, hatta meydan okurcasına taşıyor. Film, tuhaflığın ve sapkınlığın ta kendisi. Olayların gerçekleştiği sağanak yağışlı ve kasvetli ada kadar uzak ve gizemli. Federal polis Teddy Daniels (Leonardo DiCaprio) ruhu ıstıraplar içinde olan biri. Onun duygusal sıkıntıları film boyunca ölmüş karısı, dehşetli kâbuslar ve migren nöbetleri halinde gidip geliyor.
Scorsese, “Senaryoyu okuduğumda karakterin kişiliği beni o kadar etkiledi ki, kendimi onun gibi hissettim” diyor. Teddy bir kayıp vakasını soruşturmak için dikkat çekecek derecede pasif olan ortağı Chuck (Mark Ruffalo) ile Zindan Adası’na gider. Boston Limanı’ndaki bu kayalıkta, suça eğilimli deliler için bir hastane vardır. Ama içlerinden bir kadın, bir şekilde kayıplara karışmıştır. Bu arada, Teddy’nin başka önceliklerinin de olabileceğini filmin başında öğreniyoruz. Karısını öldürdüğüne inandığı adam da hastanede yatıyor olabilir. Ayrıca hastane personelinin amaçları konusunda da kuşkuları vardır. “Zindan Adası”nı Scorsese için farklı kılan şey, ne kahramanın sıkıntılı hali, ne de dedektiflik kurgusu. Onun genellikle çok daha ferah mekânlarda geçen filmlerine alışık olan bizler, yeni filmindeki klostrofobiye, nefes aldırmayacak kadar sıkı sıkıya kapatılmış yapıya şaşıp kalıyoruz.
Scorsese’nin 2002′den beri çektiği dört kurgusal çalışmanın dördünde de yer alan DiCaprio, “New York Çeteleri veya Göklerin Hakimi gibi senaryolar biraz daha esnektir. Karaktere yeniden biçim verebilecek şeyler yapabilirsiniz, Ama ‘Zindan Adası’nda iç içe geçmiş çok şey var. Birini çıkardınız mı bütün öykü dağılır” diyor. Filmin çoğu sahnesi Medfield, Massachusetts’teki boş bir akıl hastanesinde çekildi. Scorsese burayı “Bir tuzak, bir labirent duygusu veriyordu. Zihnin kaybolduğu bir labirent. Benim de aradığım buydu” diye tarif ediyor. Scorsese’nin filmleri her zaman gerilimli bir enerjiyle, dev adrenalin patlamalarıyla doludur. Onu duygusal çalkantılar olmadan hayal etmek neredeyse imkânsızdır. Ve bunu gerçekleştirmek için gerekirse kendi inisiyatifini kullanır. Fakat bazen başka uyarıcılara da ihtiyaç duyar. Scorsese’nin uyarıcı olarak tercihi ise daha çok eski filmlere ait anılar.
“Anıları seviyorum. Başka bir deyişle, ben eskiye ait şeylerin korunmasından yanayım” diyor kendisi. Dolayısıyla “Zindan Adası”ndan söz ederken ister istemez Jacques Tourneur‘ün 1947 yapımı kasvetli filmi “Darağacımı Yükseğe Kur” (Out of the Past) gibi eserlerden bahsetme ihtiyacı hissediyor. “‘Darağacımı Yükseğe Kur’u tekrar tekrar seyretmeye doyamıyorum. Çünkü filmin neresinde olduğumu, başının, ortasının, sonunun neresi olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemiyorum” diyor yönetmen. Başında mı, ortasında mı, sonunda mı olduğunuzu tam olarak bilememenin verdiği o gerilim duygusu Scorsese için vazgeçilmez bir unsur gibi görünüyor. Oysa kariyerinin sonlarına yaklaşan yönetmen son on yıldır yeni başlamış birinin heyecanıyla farklı türler, farklı sesler, farklı aktörler (DiCaprio’yu saymazsak) deneyerek çekiyor filmlerini. Ve bu cesur çaba içerisinde yolunu kaybetmeye çalışarak kendi “başka bir şey”ini yaratmaya uğraşıyor. Enerjisini yenilemek için her yola başvuruyor. Bu uğurda kâbusları andıran kurgusuyla “Zindan Adası” gibi barok, acımasızca kapalı bir film çekmekten de geri durmuyor. Ne işe yarayacaksa artık! Scorsese’ye uyan şeyler de genelde bir rahatsızlık hissi uyandırıyor. Belki 1950′lere takılıp kaldı, belki de kalmadı. Ama o yıllar onun için, öyle ya da böyle, hep bir kaygı çağı.
"Scorsese Yine Farklı Olanın Peşinde (Zindan Adası / Shutter Island)" için 3 Yanıt
Filmin sanki sonunu bile anlatan bir fragmanı var. Fragmanına hiç bakmadan izlemek gerek.
Bu filmi izleyince bizim musallatı da yazan Alper Mestçi ile Güray Ölgü'nin GEn filminin birebir ÇALINTI olduğunu anladım.türkiyede de çıkan Shutter İsland kitabını okuyup GEN diye senaryo yazmışlar.tabi scorsese'nin birgün bu kitabı filmleştireceğini nerden bilebilirdi Alper Mestçi.Çalıntı-Arak sinema=yeni türk sineması
abi bu filmin sonunda nolmuş onu bana açıklayın
Yorum Yazın