Martin Scorsese, Şusaku Endo’nun Silence romanının önsözüne “Hristiyan inancının öyküsünü nasıl anlatırsınız? Peki ya inanmanın zorluğunu ve buhranını? Mücadeleyi nasıl tasvir edersiniz?” sorularıyla başlar ve devamında Sessizlik hakkında şunları söyler: “Sessizlik, hem kendine has olanla hem de genel olanla ilgilidir. En nihayetinde de kendine has olanın genel olana galebe çalmasıyla ilgilidir.” Biraz geriye, inanç üçlemesinin ilk halkası The Last Temptation of Christ’e (1988) gittiğimizde karşımıza bir başka, Nikos Kazancakis’in kendi kitabına yazdığı önsöz ilk cümleleriyle çıkar: “İsa’nın doğasındaki ikilik, -Tanrı’ya ulaşmak, daha doğrusu, Tanrı’ya dönüp kendini onunla bir kılmak için alabildiğine gösterdiği hem insani hem de insanüstü arzu… – hiçbir zaman anlayamadığım bir sırdır benim için. Gençliğimden beri en büyük acım, bütün neşemin ve dertlerimin kaynağı, yüreğimle gövdem arasındaki sonu gelmeyen acımasız çatışma olmuştur… Ve ruhum da, bu iki ordunun karşılaşıp dövüştüğü bir arenadır.” Sadece önsözlere bakarak bile Scorsese’nin hem kendisi hem de inanç üçlemesini oluşturan eserler başta olmak üzere filmografisinin her tarafına sinmiş İsa figürüne atfettiği anlam hakkında önemli ve doğru fikirler elde etmek mümkündür; her şeyin başında, “sorgulayan” bir müminin dünyevi unsurların yarattığı esrar perdesini aralayarak Tanrı’ya ulaşma arzusu vardır ve bu arzu, uzun yıllar içinde tuttuğu sırrın ağırlığı altında ezilen birinin, karşısına ilk çıkan insana içini dökmesi gibi hem kitapların hem de filmlerin ilk cümlelerinde bizleri karşılar. Scorsese de hepimizin bildiği biyografik öyküsünden de anlayabildiğimiz gibi inançlı biridir ve hayatı boyunca Tanrı’yı arar, Endo gibi, Kazancakis gibi… Kalem yerine kamerayla ruhundaki sonsuz savaşın ağırlığından kurtulmaya çalışır. Tanrı’nın tüm soruları yanıtsız bıraktığı bu arayışta kendisini aydınlatan tek deniz feneri ise İsa’dır.

İnanmak, her zaman zordur, mezara kadar sürecek bir mücadele ve savaşla özdeştir, bitmeyen sorgulamadır: Önce kişinin kendisini, sonra mensubu olduğu dini, nihayetinde de Tanrı’yı sorguladığı sonsuz bir çemberdir. Katolik bir ailenin rahip adayı olarak çocukluk günlerini geçiren Scorsese, kişisel inanç yolculuğunun tüm aşamalarını görebileceğimiz koca bir filmografi inşa etmiştir, birçok filminde Tanrı-din-kişi arasında duran, hepsini birbirine bağlayan İsa’yı, hem insani hem ulvi açıdan görmek mümkündür. 1972 yılında okuduğu ve 16 yıl sonra perdeye aktardığı The Last Temptation of Christ’ten çok daha önce, belki de Kazancakis’in de tetiklemesiyle filmografisinde İsa’ya büyük alan açmıştır: Mean Streets’deki (1973) Charlie (Harvey Keitel) kirli ve sert mafya dünyasının içinde bir İsa gibi hareket eder, başkalarının günahlarını üstlenir, her problemi sevgi yoluyla halletmeye çalışır; Taxi Driver’daki (1976) Travis (Robert De Niro), The Last Temptation of Christ’te sevginin muteber bir yol olmadığını anlayıp savaşa meyleden İsa gibidir, şiddetle dünyayı kurtarmaya çalışır; Goodfellas’taki Henry (Ray Liotta) hayattaki gerçek amacını ve yerini arayan İsa’ya benzer bir süreçten geçer, çarmıhtan dönerek son günahtan kurtulur; Cape Fear’daki (1991) Max Cady (Robert De Niro) sürekli İncil’den alıntılar yaparak mini bir karşı İsa portresi çizer ve hatta After Hours (1985) Tanrı’nın İsa’ya/sıradan insana yaptığı küçük bir şaka olarak okunabilir. İsa, Scorsese için genel olarak karakter yaratmaya ve film çekmeye, özel olarak hayattaki amacını ve yerini bulmaya giden yoldur.

Scorsese’nin rüya projesi, 25 yıldır çekmeyi arzuladığı Silence da, en yalın tabirle, bir İsa hikâyesidir: Dini yaymak, Tanrı’nın şanını yüceltmek için Japonya’ya giden bir rahibin en ağır imtihandan geçerek bambaşka bir kişiye, İsa’ya/Yahuda’ya dönüşmesinin öyküsü. Burada inanç üçlemesinin başına, Gospellerden soyutlanmış alternatif İsa hikâyesine dönmek gerekir. Scorsese için, din ve iman birbirinden ayrı şeylerdir, ikisi arasındaki organik bağa rağmen biri, diğerinin ön şartı değildir. Din tarihi, her şeyden önce tarihtir ve her tarih gibi efsanelerle gerçekler iç içe geçmiş, tabir-i caizse içilecek su bulanmıştır. Dindar ve sorgulayan birinin ilk büyük imtihanı da din tarihiyle başlar: Gospellere bakarak İsa’yı, hadislere bakarak Muhammed’i anlamak mümkün değildir; hatta çoğu zaman dini anlamak da mümkün olmaz. “Anlatılanın yaşanandan farklı olduğu” hissi bakileşir, kişi alternatiflere yönelir. Scorsese de bu noktada Kazancakis’in The Last Temptation of Christ’i üzerinden İsa’yı ve İsa hikâyesinin villain’i Yahuda’ya odaklanır, anlatılanların gerçekte nasıl olduğunu anlamaya çalışır. “İsa’nın doğasındaki insani ve insanüstü ikilik” ve “kötü adam Yahuda” öyküsü şeytanlaştırılma pahasına –Kazancakis kitap nedeniyle Kilise’den aforoz edilir, Scorsese’nin filminin gösterimi birçok ülkede yasaklanır- deşilir, İsa ile Yahuda arasındaki ilişki o güne kadar Gnostikler dışında kimsenin dillendirmediği şekilde aktarılır, hatta ortada bir “hain” varsa onun ancak ve ancak İsa olabileceği vurgulanır ve İsa’nın kendini feda etmesini mümkün kıldığı için Yahuda’ya iade-i itibarda bulunulur. İsa ve Yahuda arasındaki bu ilişki, olduğu gibi Silence’da karşımıza çıkar.

Dinden dönen Peder Ferreira’yı (Liam Neeson) bulmak için Peder Garupe’yle (Adam Driver) birlikte Japonya’ya giden Peder Rodrigues (Andrew Garfield), o güne kadar kendisine öğretilenlerin, inandığı dinin ve Tanrı’nın, aslında bambaşka olduğunu, olabileceğini acı bir şekilde tecrübe eder. Bir zamanlar 400 bin kadar Hristiyan’ın yaşadığı ama artık Hristiyanlığın yasaklı din, Hristiyanların dinden dön(dürül)mesi gereken insanlar olarak addedildiği Japonya’ya adım attığı andan itibaren tahayyül dahi edemediği bir imtihana tabi tutulan Rodrigues; kendisi, inancı, dini ve Tanrı’yla teker teker yüzleşir. Azizlerin hayatını okurken muhteşem şehadet öyküleriyle karşılaşan ve ruhunun cennetteki yuvasına dönüşü için şehadeti arzulayan Rodrigues, Japonların sefil, zavallı ve acınası ölümü karşısında ilk büyük şoku yaşar: Bu şehadette yüceltilecek hiçbir yan yoktur. Japonların, Tanrı’nın şanını yüceltmek için öldüklerine ve artık Tanrı’nın katında olduklarına inanmasına rağmen içine bir keder düşer, kazığa bağlanıp bitap düşen Mokiçi’nin ilahisi yüreğini sızlatır:

Geliyoruz, geliyoruz,

Cennet tapınağına geliyoruz,

Cennet tapınağına…

O muazzam tapınağa…

Yalnızca “Cennet tapınağı”nın varlığına inanarak yaşamaya devam eden köylülerin söylediği ilahi, onları yutan denizin tekdüze sesi, ağustos böceklerinin şakıması, sineklerin uyku getiren kanat sesi bütün benliğini doldururken asıl cevap beklediği kişinin, Tanrı’nın kollarını kavuşturup sessizliğini koruması Rodrigues’in karanlıkta kalmasına neden olur. En zor şartlar altındayken hüzünlü kalbini yatıştırmak için “Ey her şeye gücü yeten Babamız, duy bizi” diyerek başladığı duaların bile Tanrı’nın sükûtunu bozmaması inancını zayıflatır.  Bu süreçte ise en büyük yardımcısı, yoldaşı, kendi Yahuda’sı Kiçijiro (Yôsuke Kubozuka) olur.

Tanrı’nın sessiz kaldığı yerde Rodrigues, İsa’ya sığınır; İsa’nın öyküsü üzerinden ilerleyerek sükûnetini bir türlü bozmayan Tanrı’nın kendisine yazdığı kadere (Portekiz’den hiç ayrılmasa şanlı bir rahip olarak huzur içinde bir ömür geçirecek veya Japonya’ya 10-15 yıl önce gelse kendisini ağırlamak için birbiriyle yarışacak derebeyleri bulacak, kendinden öncekilerin “dini kıyafetlerimiz ipekten mi yoksa ketenden mi olmalı” sorusu üzerine yaptığı tartışmalara katılacaktı.) isyandan kaçınır. Tanrı yokken İsa her yerdedir: Yediği tuzlu balık İsa’ya içirilen sirkeye; Inoue (Issei Ogata), İsa’nın yargılandığı mahkemeye başkanlık eden Pilatus’a; Kiçijiro, Yahuda’ya, kendi yansıması İsa’nın suretine dönüşür. Zor şartlar altında tepeden tırnağa değişen bir insanın öyküsü, “hristiyan inancının öyküsü” ile birleşir, “inanmanın zorluğu ve buhranı” Tanrı’nın sessizliğine “galebe çalar”. Rodrigues, artık İsa’dır ama Tanrı’ya hala çok uzaktır, çözüm ise İsa’nın da ötesindedir.

Film ilerledikçe Scorsese, ilk andan beri izlediğimiz öykünün “İsa’ya ulaşmak için Yahuda olması gereken birine” değil, “Yahuda’ya ulaşmak için önce İsa olması gereken birine” ait olduğunu gösterir: Önce dinden dönen Peder Ferreira, sonra Kiçijiro ve nihayetinde Rodrigues “Yahuda” olur. Tanrı’ya ulaşmak için hepsi dini ayaklar altına alır, bütün öğretilere ihanet ederler,- tıpkı Yahuda gibi. Rodrigues, bir dine inanmadan, dini ritüelleri uygulamadan ve hatta dinin yayılmasını engel olarak da –eğer varsa- Tanrı’ya hizmet edilebileceğini öğrenir. Tanrı’nın bir dinden, İsa’nın fumie’den, inancın Tanrı’nın sessizliğinden daha büyük olduğunu kavrar. Tanrı’nın insanoğlunun yöntemlerine sandığından daha fazla müsaade ettiği gerçeğine erişir. Ve hayatının son anına dek Tanrı’nın sessizliğiyle, sessizce mücadele eder.

Scorsese inanç üçlemesini, Tanrı’nın sessizliğinde boğulmamak için dinin etrafına ördüğü kozayı içten yırtan bir rahibin öyküsüyle, sisler içerisinde kaybolanın defalarca dönüp bakacağı bir deniz feneriyle, “kendine has olanın genel olana galebe çaldığı”, İsa’nın doğasındaki ikiliğinin vücut bulmuş hali olan bir başyapıtla sonlandırır.

Yazan: Tanju Baran (@natuckbaitan)

Paylaş

HENÜZ YORUM YOK