yuruyen-oluler-miller-sonrasimon-pegg

2004 tarihli harika film Shaun of the Dead bize yalnızca müthiş bir sinema keyfi yaşatmakla kalmamış, Simon Pegg gibi olağanüstü komik ve yetenekli bir aktörü de tanıtmıştı. Saygı da kusur etmeden Yaşayan Ölü filmlerini zekice ti’ye alan film, ortasınıf olma mücadelesinde yenik düşmüş iki biracı, bezgin ve biraz da ezik karakterin bir sabah ansızın baskın tür haline gelen yaşayan ölülerin fink attığı sıradan bir İngiliz banliyösündeki hayatta kalma mücadelesini anlatır. Yaşayan Ölüler altkültürünün (artık böyle diyebiliriz herhalde) çizgiromandaki yansıması sayılabilecek Yürüyen Ölüler (Walking Dead) serisinin ikinci kitabı Miller Sonra‘yı okuyanlar güzel bir sürprizle karşılaştılar. Simon Pegg kitap için bir Son Söz yazmıştı. Bu yazıya sizinle paylaşalım, hala okumadıysanız Yürüyen Ölüler konusunda ağzınızı sulandıralım istedik.

shaun-of-the-dead

Diğer canavarlar pelerinlerle, pençelerle ve bandajlarla yaygara kopartıp dikkatimizi çekmeye çalışırken, zombiler, bilinçaltımıza birazcık topallama ve biraz da inlemeyle girmeyi başarmışlardır. Bir metafor olarak bakmak gerekirse, bu klasik yaratık, hayattaki en büyük korkularımızdan birini temsil etmektedir. Büyük olasılıkla, kendi ölümümüzün, vücut bulmuş hali gibiler diyebiliriz. Bizi en çok korkutan da fiziksel görünümleri olabilir. Daha zekice bir tabirle, zombiler, kendi iç korkularımızı temsil ediyor olabilirler. Derinlerdeki, bizi hayvanlardan ayıran şeyin, sadece nefsimize hakim olmamızın farkındalığının meydana getirdiği korku. Aynı zamanda zombiler, kollektivizmin, bireyselliğe karşı oluşturduğu tehdittir. Yenilip yutulabilme ihtimalimiz ve o kalabalık yığının içinde özel olduğu-
muza dair herşeyin yitip gitmesi…

Yürüyen Ölüler çiizgi romanı

Çılgınca ama bu çürümüş piçler bize umut da veriyorlar. Ölmeyen bir şey, inatçı, basit mantaliteli ve bir lav yığını kadar şefkatsizdir. Fakat aynı zamanda yavaş, aptal, beceriksiz ve yeteneksizdirler de. Bir zombiyi alt etmek için Van Helsing ya da Peter Venkman olmanız gerekmez. Nabzı atan herkes bir zombiyle baş edebilir. Büyülere, tahta kazıklara ya da gümüş kurşunlara ihtiyacınız yoktur. Biraz zeka ve bir silah yeterlidir. Bir tabanca iyidir ama herhangi küt bir sopa da işinizi görür. Bahçenizdeki veya garajınızdaki bir çok aleti, bu iş için kullanabilirsiniz. Belki de korkunun umut verici haliyle yüzleştirmesi yüzünden zombiler bu kadar seviliyordur. Ölümü kendi kendimize alt edebileceğimiz fikri… Beyni kulaklarından akana kadar vurmak…

Yürüyen Ölüler ile Robert Kirkman, George R. Romero’nun ruhunu alıp, kendi destansı hayatta kalma ve mücadele etme hikayesiyle, oldukça zekice bir üslupla harmanlamış.

Eminim ki okuyan herkes, bir yerde kendisine: “Ben olsam ne yapardım?” ya da “Benim başıma böyle bir şey gelse, hayatta kalabilir miydim?” diye soruyordur. Favori zombi filmlerimizin çabucak bitip bizi “Acaba sonrasında neler oldu?” şeklindeki sorularla baş başa bırakmasının aksine, Kirkman, bu yolculuğu mümkün olduğunca uzun tutup, çeşitli tehlikelerle, ikilemlerle ve sayıları günden güne azalan kahramanlarla yüz yüze getiriyor.

Sonuçta, bu tamamen saçmalık olabilir. Film endüstrisinin spekülasyonu ve abartması da olabilir ama biliyoruz ki bir zombiyi hafife almak çok da zekice bir hareket olmaz. Eğer bu sayının hikayesi sizi dağıttıysa, sayfaları yutar gibi hızla çevirip sonuna geldiğinizde merak içinde kaldıysanız, başa dönün, derin bir nefes alın ve bir daha ağır ağır okumaya başlayın.

Olayları tekrar hissedin ve içinize sindirin. Unutmayın ki, en iyi zombiler, her zaman işi ağırdan alırlar.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir