1933… III. Reich’ın ilk günleri… Mussolini’nin “Ben devlet adamı değil, inanç ve duyguların şairiyim” sözlerini şiar edinen Adolf Hitler, 10 yıl kadar önce kaleme aldığı Mein Kampf / Kavgam’da ateşlediği işaret fişeğini bir adım öteye taşımaya hazırlanıyor: “Zafer, sadece liderin emir ve talimatlarıyla gerçekleşmez! Kitleler, ancak isterinin eşlik ettiği ‘kendini adayış’la harekete geçirilebilir!” Mutlak itaat ve otoriteye sarsılmaz güveni sağlamanın yolunun bilinçli bir propagandadan geçtiğini bilen lider, ülke yönetiminde artık tek söz sahibi…

  Tuncer Çetinkaya

Alman toplumunu derinden sarsan ve özgüvenini tümüyle yitirmesine yol açan 1. Savaş’a eklemlenen hayal kırıklıklarıyla (ancak kültür ve sanat yaşamında mucizelerle) dolu Weimar Dönemi, felaketin çok yakında olduğunu fısıldamaktaydı. Sokaktaki adam kamplara bölünmüş, gündelik politik hırsların bir parçası olmaktan öte işlevi kalmadığını kabullenmiş, değersizleştirilmiş, işsiz, yoksul ve sessizdi. Ve en çok da bu yüzden, iade-i itibar arzulamanın hayalden ibaret olduğuna kanaat getirdiği bir anda işittiği sesin anlamı çok büyüktü: “Yeniden doğuş (palingenetic), bugünü yıkmakla ve saf ırktan oluşan ulusu yeniden yaratmakla mümkün olabilir.” İnsanlık tarihinin en başarılı propaganda dönemlerinden biri için düğmeye basılmıştı artık!

Sıradan Alman vatandaşının belleğinde sıcaklığını koruyan geleneksel Yahudi karşıtlığını, azınlıkların ekonomik alandaki kazanımlarına duyulan öfke ile birleştiren Nazi yöneticileri, diğer yandan da yükselen Bolşevikliği yok edecek yegâne güç olduğu imajını yerleştiriyordu.

Faşizmin kurumsallaşmasında büyük etkisi olduğu bilinen kitle gösterileri, Hitler’in “ben, sen, biz” söylemi eşliğinde dalga dalga yayılıyor; “küllerinden doğan ve yeniden tek vücut haline gelen yeni ulus” söylemi bu törenlerin ana temini oluşturuyordu. Kadınlar, Nazi öğretisi uyarınca annelik çemberine hapsedilmesine karşın “kutsallık” motifine yapılan büyük vurgudan olsa gerek, önemli bir karşı koyuş göstermiyor; işsizler, yükselen sanayinin etkisiyle, adeta asırlar sonra gün ışığına gülümsüyor, gençler ve çocuklar ise “tek devlet…tek millet…tek lider” sloganıyla küçük yaşlarda tanışıyorlardı.

Bireye yalnız olmadığı ve devasa yığınların ayrılmaz bir parçasına dönüştüğü hissiyatını sunmak, anıtsal törenlerin tek gayesine dönüşmüştü. Bu doğrultuda devreye sokulan Millî Takvim, yeni Alman toplumunun yaratılmasında önemli bir rol oynuyor, her şey ve herkes sanki lidere bağlılık sınavından kuşkuya yer vermeden geçmek için alanlara koşuyordu: “Tanrı, bize en kötü zamanımızda bir kurtarıcı gönderdi: Führer!”

İdolojiyi yaymak ve halkı kuşatmak adına yapılan bütün bu eylemliliklerin ardında derin bir teatrallik bulunuyordu: Bizzat Hitler tarafından tasarlandığı iddia edilen gamalı haçın gölgesinde, çoğunluğu “Bir şeyi ne kadar çok tekrarlarsanız, ona o kadar çok insan inanır. İncil’in bu kadar önemli olmasının sebebi, 2000 yıldır aynı şeyleri tekrarlıyor olmasıdır” deyişiyle ünlü ve tüm zamanların en başarılı propagandacılarından Joseph Goebbels tarafından gerçekleştirilen bayrak asma veya kitap yakma törenleri, Yahudilere ait mağazaların törensel bir edayla yağmalanması, açıktan fişlemeler / damgalamalar, sıradan insanı dahi büyüleyerek içine alan askeri disiplin… Ve gençliğinde amatör bir oyuncudan aldığı dersleri başarıyla uygulayarak hitabetini ilginç el-kol hareketleri, jest ve mimiklerle süsleyen Hitler’in etkileyici silueti (“Kalabalıkları bir kadın gibi kontrol edebiliyorum!”).

Geriye, büyünün geniş yığınlara ulaşması ve milyonları sarması için tek ve belki de en önemli şey kalıyordu: 20. yüzyılın kitleleri etkileyen gerçek silahı… Sinema! Leni Riefenstahl, tam da bu dönemde ortaya çıktı…

Kimi kesimlerin gözünde sinemanın en büyük yönetmenlerinden biri, kimilerine göreyse bir Nazi ve savaş suçlusu! Yorumlar ne olursa olsun, farklı görüşlerin üzerinde birleştikleri ortak nokta, ‘sinema ve propaganda ilişkisi’ denildiğinde adı anılan ilk isim. Evet, Leni Riefenstahl’den ya da gerçek adıyla Helena Bertha Amalie’den söz ediyoruz.

Alman yönetmen, 22 Agustos 1902’de Berlin’de doğdu. Uzunca bir bale eğitiminin ardından başarı vadeden bir dansçı olarak ülke genelinde sanat eleştirmenlerinin dikkatini çekti; ancak bu dönemde sakatlanması, kariyerinin dilediği gibi devam etmesine engel olacaktı.

Ünlü yapımcı ve yönetmen Arnold Fanck ile tanışmasının, yaşamının dönüm noktalarından biri olduğu kesinlikle söylenebilir. Dansçı bir kız rolünde seyirciyi selamladığı Wege zu Kraft und Schönheit, amatör bir oyuncu olarak sinemaya adım atmasını sağlamıştı (1925, Yönetmenler: Nicolas Kaufmann, Wilhelm Prager). Fanck ile dostluğu Der Heilige Berg, Der Grobe Sprung ve belki de ikilinin en önemli yapıtları olan Der WeiBe vom Piz Palu (1929) ile devam etti.

1932’ye gelindiğinde Riefenstahl yönetmenlik koltuğuna oturmuştu. Yardımcılığını ünlü Bela Balasz’ın yaptığı Das Blaue Licht, mağarada yasayıp dağ kristalleri toplayan bir kızın öyküsünü konu alıyordu. Başrolünü kendisinin üstlendiği filmi için özel kameralar geliştiren sanatçı, gerçek iç mekânlarda çekimler yaparak önemli bir yapıma imza atmıştı.

Das Blaue Licht, Riefenstahl adına önemli bir yol ayrımına işaret ediyor ve Adolf Hitler’in o ana dek gördüğü en iyi sinema eseri olduğunu belirtmesinin ardından kapıların ardına kadar açılmasının önünde hiç bir engel kalmıyordu. Bu dönemin hemen ardından siyasi bir toplantıda Hitler’le tanışan Riefenstahl, ona hayranlığını gizlemeyecek ve Führer’inin ısrarlarına başlangıçta dirense de Naziler için filmler hazırlamaya girişecekti.

Görevin değil tutkunun filmini çekmek istediğini sıklıkla vurgulaması bir yana, 1934 yılında İradenin Zaferi‘ni (Triumph des Willens)  tamamlayacaktı. Nazizm övgüsü, militarizm güzellemesi ve Hitler’in Tanrılaştırılmasının sinemasal zeminde en somut ifadesi anlamına gelen film, tüm bunlar bir an için unutulduğunda şaşırtıcı görselliği ve çekim teknikleriyle tarihsel bir belge ve başyapıt olarak selamlanıyordu. Nazilerin 1934 yılında Nurenberg’de düzenlediği ünlü parti kongrelerinin görüntülerinden oluşan film, Hitler’in dev bayraklarla çevrelenmiş tören alanına girişiyle başlıyordu. Farklı ve özenle hazırlanmış kamera açılarıyla kutsanan otoritenin tek hâkimi, dünyayı cehenneme çevirmeye kararlı asker portreleri ve ‘kara büyü’ye kapılmış geniş halk kitleleri filmde ayrıntılarıyla ele alınmıştı. Yıllar sonra Cinéast dergisine kendisini savunan Leni Riefenstahl: İradenin Zaferi’ni yapmaktan dolayı üzgün olabilirim (…) Fakat dudaklarımdan hiç bir zaman anti-semitist sözcükler dökülmedi. Ne de o konuda bir şeyler yazdım. Asla anti-semitist değildim ve hiçbir zaman Nazi Partisi’ne üye olmadım. Öyleyse suçum nedir? Söyleyin bana.” diyordu.

Bu arada film, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan, İngiliz, Sovyet ve Fransızlardan oluşan bir komisyon (Allied Control Mission), İradenin Zaferi‘nin Alman ve Dünya sinemalarında gösterimini yasakladı.

Venedik’te belgesel dalında Altın Aslan’a uzanan İradenin Zaferi‘nin ardından, yönetmen 1936 Berlin Olimpiyatları’nı filme çekme kararı alıyordu. Goebbels’in başında bulunduğu Propaganda Bakanlığı’nın finanse ettiği yeni film için hiç bir masraftan kaçınılmayacaktı. “Halk Bayramı” ve “Güzellik Bayramı” adlarıyla iki bölüm halinde ve 1938 yılında gösterime giren “Olympia”, ideolojinin farklı bir boyutunu gözler önüne sermesi açısından kusursuz bir örnekti. Bir olimpiyat filmi olmanın ötesinde, ‘üstün insan’ı simgeleyen atletlerin övgüsüne dönüşen eser, bu anlamda Eski Yunan’lıların -özellikle heykeldeki- kusursuz güzellik arayışlarının 20. yüzyıldaki ifadesi anlamına geliyor faşistlerin estetik üzerine düşüncelerinin bir özeti gibi duruyordu. (Riefenstahl ise siyahî atlet Jesse Owens’ın görüntülerine de yer verdiğini hatırlatarak aslolanın sporcuların performansını yansıtmak olduğunu iddia etmişti.)

Fotoğraf estetiği bakımından belgesel sinemanın doruk noktası olarak kabul gören eserin çekimleri ve kurgulanması tam iki yılı bulmuş, gösterime girmesi için Hitler’in doğum günü beklenmişti. 60 kamera ve 170 kişilik bir ekiple kotarılan film, günümüz TV’lerinde kullanılan spor çekimlerinin de atasıydı.

2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ve Nazi iktidarının yıkılmasından sonra savaş suçlusu olduğu iddia edilen ve yargılanan; ancak beraat eden Riefenstahl’in sözü edilen belgeselleri, Amerikan, İngiliz, Sovyet ve Fransızlardan oluşan bir komisyon (Allied Control Mission) tarafından yasaklanmıştı.

Üzerindeki baskı ve engellemelerin sürdüğü 1960’larda Afrika’ya bir gezi düzenleyen ve burada Nuba kabilesi ile karşılaşan yönetmen, kabilenin güzelliğine hayran olmuştu. Onlarla birlikte tam 8 ay yaşamasının ve deneyimlerini fotoğraflara yansıtmasının hemen ardından yayınlanan kitabı, bir kez daha eleştirilerin merkezine oturmasına yol açmıştı. The Last of the Nuba adlı kitap, tıpkı Naziler gibi insan bedeninin güzelliğini kutsadığı gerekçe gösterilerek sanat çevrelerince kınanmasına yol açtı. Leni Riefenstahl’in yanıtı oldukça sadeydi: “Nazi Almanyası’nın tasvir edildiği belgesellerimin de, savaş sonrası dönem fotoğraflarım gibi birer sanat ürünü olduğunu düşünüyorum. Ben, eserlerimde asla propaganda amacı gütmedim.”

70’lerin ilk yarısında su altını keşfeden ve 70 yaşında dalgıçlık diploması alan Riefenstahl’in bu dönemdeki çalışmaları, sanatçının estetik bakış açısından hiç bir şey yitirmediğini kanıtlar niteliktedir.

Yönetmen, verdiği nadir röportajlardan birinde Hitler’i ve Nazi Partisi’ni yücelttiği için Alman Halkı’ndan özür dilemesi gerektiğine ilişkin yaygın görüşü benimsemediğini söylemişti. Filmlerinin Nazi Almanyası’nı ve ideolojisini meşru gösteriyor olmasından çok sanatsal alanda kazandığı başarılar üzerinde durmayı tercih etmiş; ancak bir keresinde Naziler ve Hitler’le ilgili bir şey duymak istemediğini de belirtmeden geçememişti.

“Bir gün gerçeği anlayacaklar” diyordu son olarak Leni Riefenstahl: “Ben çalışkan bir kadınım. Hayatım boyunca çok çalıştım ve yaptıklarım hep takdir edildi.”

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA