
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
12 Şub

Bu hafta yalnızca 3 yeni film giriyor vizyona. Recep İvedik’in üçüncü dalgasına, bir Sevgililer Günü promosyonu ve Norveç’ten gelen dikkat çekici bir film eşlik ediyor.

Yön: Erik Poppe
Oyn: Pal Sverre Valheim Hagen, Ellen Dorri Petersen, Trine Dyrholm, Trond Espen Seim
Murat Erşahin – Sinemamuzik.comNorveçli yönetmen Erik Poppe’nin, 1998′de ”Schpaaa” ile başlayıp 2004 yapımı ”Hawaii, Oslo” ile süren üçlemesinin son halkası ”Bulanık Sular / DeUsynlige”, duygu yoğun bir dram. Bir çocuğu öldürme suçundan mahkûm olan ve içerden çıktıktan sonra yeni bir hayat kurmak isteyen yetenekli orgcunun öyküsü, insan ruhunun en içlerine dek, karanlık ve aydınlık arasında gidip gelen bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Geçmiş, insanı her an takip eden adına ‘yazgı’ dediğimiz o gerçek, bağışlama, yargılama, vicdan, suç, kefaret, masumiyet ve ahlak gibi son derece önemli meseleler etrafından dolaşan öykü, gerçekten çok iyi çekilmiş. Görüntü yönetiminden, senaryosuna titiz bir çalışmanın ürünü olan Norveç-İsveç ortak yapımı, insanoğlunu kemiren ‘pişmanlık’ durumunun bilimsel bir röntgeni niteliğinde aynı zamanda. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulduğum dokunaklı film, kaderin cilvesi sonucu yok olma aşamasına gelmiş genç kahramanı aracılığıyla, insan doğası ve hayat üzerine asla yüksek sesli olmayan ama içi dolu felsefi saptamalarda bulunuyor. İzlemelisiniz.
Yön: Togan Gökbakar
Oyn: Şahan Gökbakar, Sevim Yatlılar, Zeynep Çamcı
Banu Bozdemir – GazeteportÖyle bir an gelmiş ki, Recep İvedik merakla beklenir hale gelmiş…Cümbür cemaat gidip izlemişiz… Hatta sinema yazarı arkadaşlarımdan ‘ikincisini beğendim’ diyenler bile olmuştu… Ben kendimce ikincisini eleştiri mekanizmasını çalıştırdığı için beğenmiştim… Hem yönetim anlamında da fena değildi ama bu kez Recep İvedik kendi tabiriyle tongaya düştü bence…
İlk önce güldürme şartlaması yüzünden bir iki kıkırdayanlar oldu, kıkırdadık ama sonra uzadıkça uzadı… Recep İvedik, konusal bütünlüğü olmayan, toplumsal olarak ‘hödük’, ‘kıro’ tabir edilen bir adamı yumuşatma çabalarından oluşuyor aslında… İkincisinde iş bulma çabaları bu kez de boşluktan kaynaklanan ‘depresyon’u tamir etme çabalarıyla önümüze geliyor…
İkincisinde Recep İvedik’in iş bulma çabaları esnasında yaşadığı şeyleri biraz eleştirel bulmuş ve en azından filmin böyle bir mesajı var demiştim ama üçüncüsünde artık konu sıkıntısı yaşandığını ve İvedik’in gerçekten de filmde yaşadığı gibi konu sıkıntısı çekip depresyona girdiğini ve her şeye bulaştığını görüyoruz… Yani her şey bir kurmacadan ibaret… Ben biraz geç anlamışım! Film skeçlerin güldürücü gücünden ibaret…
Ama bu adamın her yere kendine has genleri taşıdığını bildiğimiz için, nazikçe başlayan bir olayın sonrasında sarpa sardığına üçüncü kez tanıklık ediyoruz… İlkindeki kadınlara yönelik ilgisini bir hayli kaybetmiş olan İvedik bu kez ‘amca’ sıfatıyla depresyon atmaya çalışıyor okullarda, parklarda… Ama ne fayda? Ama bünyesi Recep İvedik’e alışmış bir kesim için bir hayli kahkahalı geçecek yine bu seans…
Filmde çok iş yapan ve bağmsız takılan film eleştirisi yapılıyor ve ‘korsana hayır’sloganı belki kendi filmleri için bir kez daha tekrarlanıyor… Issız Adam, İvedik’in duygusal yanına gönderme yaparken Üç Maymun, tersinden Maymun 3 yapılarak korsan piyasasına seri halinde giriş yapıyor… Burunla flüt çalma, ağızda çikolata vıcıklama gibi ‘iğrençlikleri’ saymazsak, Recep İvedik’in gittikçe derli toplu, uslu bir adam olmaya doğru gittiğini söyleyebiliriz… Eğer film dörtlerse bayağı edepli bir adamla karşı karşıya kalacakmışız gibi görünüyor…
Filmde Şahan Gökbakar dışında Zeynep Çamçı yer alıyor… Eve gelen küçük tanıdık kız olarak, Recep’in hayatına bir kuzu bırakıp kaçıyor… Sonra ne depresyon kalıyor ne de başka bir şey…
Serdar Akbıyık – Star
Recep İvedik bir fenomen. Hatta psikologlar ve sosyologlar tarafından incelenmesi gereken bir muamma. Bir kere kim, nasıl eleştirirse eleştirsin izleyici bakımından bütün rekorları kıran bir film. İlk iki filminde 4 milyon barajını aşması üçüncünün de nasıl bir gişe tutturacağına dair iyi bir veri. Filme baktığınız zaman sinema dili açısından hiçbir şey mükemmel değil. Fakat bu bir dert de değil. Çünkü filmin yaratıcısı Şahan Gökbakar daha işin başında benim filmimi bir sanat üretimi gibi algılamayın ve eleştirmeyin dedi zaten.
O kaba saba bir tiplemeye komik ama isyankar skeçleriyle yepyeni bir ruh kattı. Birçok kişi Gökbakar’ı İvedik karakteriyle sinemayı ucuzlaştırıp para kazanma amacıyla film çekmekle suçladı. Şimdi bu görüş tamamıyla yersiz değil ama İvedik efsanesini anlamak için de çok basit bir yorum olarak kalıyor. Her şeyden önce halkın beğenisini önemsemeyen bir yorum diyebiliriz. Recep İvedik’in kaba bir komedisi var. Fakat bu kabalık toplumun öfkesini dışa vurma bakımından çok ilginç bir rolü üstleniyor. İzleyici kızdığı her şeye İvedikleşmek istiyor. Bunu da Şahan Gökbakar’ın yarattığı karakter üzerinden yapıyor. Üstelik karakterin ve esprilerin düzlüğü toplumun geneline seslenmek açısından da bir avantaj sağlıyor. Bütün bu saptamaları Recep İvedik’in karakteri üzerine yaptım. Eğer üçüncü maceraya gelirsek bazı farklılıklar olduğunu söylemeliyiz İvedik için. Bir kere ilk iki bölümdeki İvedik karakteri çok sert mizaca sahipti. Bu sefer ise yumuşamış, babacan olmuş. Esprilerinde çok daha az öfke var. Daha yenilir yutulur ve komik skeçler olduğunu söylemeliyiz. Gökbakar bu anlamda Recep İvedik serisinin en komik hikayesini ortaya çıkarmış.
Cüneyt Cebenoyan – BirgünRecep İvedik toplumun nimetlerinden yararlanamamış, kültürden nasibini alamamış bir siyah Türk. Recep genetik olarak da anne babasından kötü bir miras devralmış, en azından Recep’in fikri bu. Babasını taş devri insanlarına benzetiyor ve kendisini “hayvan” olarak nitelendiriyor. Yoğun kıllı vücuduyla Recep gerçekten de maymunumsu bir niteliğe sahip. Kendi geriliğinin farkında ve bu Recep’i saldırganlaştırıyor. Aşağılanma ihtimaline karşı sürekli bir teyakkuz halinde Recep, açık vermemeye yeminli. Bu da sonuçta “önleyici saldırı” gibi bir durum yaratıyor hayatında. Daha başına bir şey gelmeden önlemini almaya çalışıyor ve sonuçta durup dururken deli danalar gibi önüne kim çıkarsa saldırıyor. Recep karakteri, bir yandan insani duygulardan azade değil. Sevilmek istiyor ve karşısına hoşlanabileceği bir kız çıkınca, zorlanarak da olsa onla yakınlaşma çabasına giriyor. Filmin finalinde edindiği keçisiyle çok şeker bir ilişki kuruyor.
Kısaca Recep’ten umudu kesmemek gerekiyor. Ama Recep’in onca birikmiş öfkesi ve cehaletiyle faşizme kayma ihtimali çok yüksek. Recep’in saldırganlığı çoğu zaman züppeleri hedef alıyor ama bazen sıradan insanlar, kendisi gibi yoksun kalmışlar da Recep’ten şiddet görüyor.
Recep İvedik filmleri böyle sorunları kaygı edinmiş gibi durmuyorlar. Recep’in yoksun kalmışlıktan kaynaklanan, anlaşılır ama kendisini çoğunlukla çok baskıcı bir şekilde ifade eden öfkesi, tamamen bir eğlence unsuru olarak yer alıyor dizide. Recep gibiler aşağılanıyor mu yoksa onla özdeşlik mi kuruluyor? Galiba ikisi de. Kitleler kendilerinin belki de çok abartılı bir versiyonunu seyredip, ona gülmekten zevk alıyor.
Film olarak iyi şeyler söylemek mümkün değil Recep İvedik 3 için. Bunalıma girmiş bulunan Recep’i çeşitli ortamlarda gösteren, skeçler halinde ilerleyen, ucuza kotarılmış ve komiklik adına bolca iğrençlik barındıran bir film bu. Kötü para, iyi parayı kovar diye bir terim vardır ekonomi literatüründe. Kötü filmler de iyi filmleri kovuyor. Sinema salonlarının çoğu şimdi “Recep İvedik 3”ü gösterecek. “Yahşi Batı”da da yaşandığı gibi. Ve iyi filmleri görebilmek için festivaller dışında pek bir seçeneğimiz kalmayacak. Neyse ki İf İstanbul var şu sıralar. Fırsatı değerlendirin.
Alper Turgut – Cumhuriyet
Kaba güldürüye dair cinsellik içerikli ve “iğrençlik” etiketli skeçlerden oluşan garip bir kolaj… Evet, “Recep İvedik 3”e başkaca bir tarif bulamadım. Gişe canavarı serinin ilk iki bölümünü DVD’den seyretmiştim, bu kez seyirci tepkisini ölçebilmek adına ve elbette önyargılarımla birlikte, serinin şimdilik son filmini, beyazperdede görmek istedim.
Recep İvedik 3’ün galasının yapıldığı Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, kenti esir alan tipiye karşın iki binden fazla insanın akınına uğramıştı. Davetiyesiz girmek isteyenlerle görevliler arasında yaşanan itiş kakış, nezaketten bihaber korumalar, film korsana düşmesin diye salonda devriye gezen kaba saba tipler, merdiven basamaklarında oturmak zorunda kalanlar, davetiyeleriyle kapıdan geri dönenler…
Fanatiklik derecesindeki bu sevgi seli, beni kısa sürede pişman etse de, geri adım atmadım ve tıklım tıklım bir salonda, komiklikten yoksun sahnelerde dahi kahkahalar atan ilginç bir toplulukla (sinemasever diyemeyeceğim) filmi seyredebildim.
Elbette, İvedik karakterine yönelik tepkim sürüyor ve sürecek. Daha derinlikli Yahşi Batı’yı dahi yazma gereksinimi duymamışken Recep İvedik 3’e niye takıldım, asıl onu anlatayım. Kaba güldürüye tapan ahali aracılığıyla para kaynağını bulan, bu ve benzeri seriler, ülke sinemasının resmen canına okuyor. Yapımcı ve sinema salonu sahibi kazansa da, 7. sanat kaybediyor. Düşünün Recep İvedik 3, tamı tamına 750 kopyayla gösterime
giriyor. Zaten kaç sinemamız var ki? Bu, hiç kuşkusuz salonların ipotek altına alınması demek… Bağımsız bir ruhla çekilen, sanat adına kotarılan filmler, böylesi bir durumda gösterim şansı nasıl yakalayacak? Örneğin bu
hafta, “Bulanık Sular” adlı Norveç filmi, iki kopyayla vizyona çıkıyor.750 bir yanda, 2 diğer yanda… Başkaca bir söze gerek var mı?
Numan Serteli’nin Recep İvedik 3 ile ilgili görüşünü okumak için tıklayın…
Turgay Özçelik’in Recep İvedik 3 Galası ve filmiyle ilgili yazısını okumak için tıklayın…
Yön: Garry Marshall
Oyn: Jessica Alba, Jessica Biel, Kathy Bates, Patrick Dempsey,Jamie Foxx, Jennifer Garner, Anne Hathaway, Ashton Kutcher, Queen Latifah, Taylor Lautner, Shirley MacLaine, Julia Roberts Bradley Cooper, Eric Dane
Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com“Sevgililer Günü”, Los Angeles’da, yediden yetmişe bir grup karakterin, sabahtan gece yarısına, ilişkilerin başlangıç – sonuç parantezleri arasındaki –neredeyse- her safhasını içeren bir içerik doygunluğunda ve zincirleme biçimde birbirleriyle iletişim halinde ve de ustaca yönetilen bir trafik içinde koşuşturmasından ibaret! Filmin(günün) sonunda bize kalan: Şu ‘lanet olası’ aşkın, şu başa çıkamadığımız fiziksel – duygusal belanın, birinde mutlak kendimizi bulacağımız yansımaları. Sadece izlediğiniz süre boyunca ilgilenebileceğiniz bir film de denebilir.
Yönetmen koltuğunu, türün formülünü iyi bilen Garry Marshall’ın işgal ettiği romantik komedi ”Sevgililer Günü”, 14 Şubat’ta kutlanacak aynı adlı güne promosyon teşkil eden bir yapım. Jessica Biel’den Jessica Alba’ya, Anne Hathaway’den Jennifer Garner’a, Ashton Kutcher’dan Bradley Cooper’a, Jamie Foxx’dan Julia Roberts’a, Kathy Bates’den Shirley MacLaine’e kadar, farklı kuşaklardan birçok Hollywood yıldızının rol aldığı (saymaktan yoruldum) popüler yapım, birçok farklı aşk öyküsü eşliğinde, sevgiyi, aşkı, sevgililer gününü ve ‘bu günün’ şefkat dolu sevecenliğini dolaylı yoldan birbirine bağlanan öyküler vasıtasıyla anlatıyor. Vahşi kapitalizmin dünyaya pazarladığı tüketim kalemlerinden biri olan ”Sevgililer Günü”ne destek veren yapım, işin özü üzerine sağlam bir örnek teşkil ediyor; şöyle ki; Amerikan tarzı kapitalizm, öyle bir şeydir ki, sıradan bir çiçekçi, bir sabah Jessica Alba ile uyanıp, aynı günün akşamı Jennifer Garner ile birlikte olabilir. Filmin ruhuna uygun bir açıklamayla meseleyi bağlamak en iyisi: Kişisel tercihimin, iki ‘Jessica’dan; ‘Biel’ olanından yana olduğunu önemle belirtmek isterim. (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)
Yorum Yazın