
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
7 tane yeni filmin gösterime çıktığı bu hafta hangi filme gideceğiniz konusunda kararsızlık yaşayabilirsiniz. “Denizde kum, ben de para, hepsine giderim ben” diyorsanız da… Filmlerin hepsine gitmek zorunda değilsiniz, bir değişiklik yapıp sahafa uğrayın ve kendinize bir kitap seçin derim ben. Mümkünse indirimliler tezgahını karıştırın, bir sinema bileti fiyatına 5-6 kitap bulabilirsiniz oradan. Daha da önemli bir not: 15-16-17 Ocak tarihlerinde Cinebonus Maçka G-Mall’da Japon Filmleri Festivali düzenleniyor. 2000′li yıllarda çekilmiş yedi filmin gösterileceği bu festivali de kaçırmayın.
Yön:Jason Reitman
Oyn: George Clooney, Vera Farmiga, Jason Bateman, Melanie Lynskey
Ali Ulvi Uyanık“Aklı Havada”, yılın yaklaşık on buçuk ayını, içi büyük dışı küçük bir seyahat çantası, havalimanları, oteller, kentler arası transferler arasında geçirirken, şirketlerden insanları –canlarını az acıtıp hayallerini hareketlendirerek- kovmak gibi bir iş yapan adamla, onun dişisi gibi olan kadın arasındaki ilişkiler… Öyküdeki üçüncü kişi ise adam için bir tehdit unsuru olabilecektir: Gaddar kapitalizmin içine yeni dâhil olan genç, hırslı kadın! Güldürünün bir dram içinde nasıl doğal haliyle saklı olduğunu zekice yazılmış senaryosuyla ortaya koyan, klâs bir çalışma. Havadan-yukarıdan bakıldığında iyi işliyormuş gibi görünen bir sistemin içinde yer alan insanların nasıl kurban ve işte bu kurbanların da güçlü görüntülerine karşın aslında nasıl da kırılgan yüreklere sahip olduklarına dair. Yani… Yanisi şu, filmin başkarakteri gibi kalabalıklardan dışarıya çıkmış olsanız da biliniz ki, bir gün(örneğin işsiz kaldığınızda) içeriye girmek ve birine yaslanmak isteyeceksiniz. Bu yılın en güçlü filmlerinden bence. Ve bu George Clooney var ya, bu George Clooney… Tüm yürek dalgalanmalarını seyirciye kusursuzca geçiriyor. Ne kadar iyi oyuncu yahu! (Sadibey.com)
Murat Erşahin
‘Amerika sana her şeyimi verdim ve şimdi bir hiçim.’ diyordu ”Amerika” adlı şiirinde, Beat kuşağının en önemli isimlerinden biri olan Allen Ginsberg. Jason Reitman’ın filmine cuk oturmuş bir dize. İnsanı umursamayan ‘yok edici’, ‘obur, ‘vahşi’ sistem ve ‘ıskalanmış hayat’ üzerine yumruk gibi bir film ”Aklı Havada”. Açılış jeneriklerinde ve sonrasında gökyüzünden, bir uçağın penceresinden izlediğimiz birbirinin aynı şehirler. Omaha ile New York’un birbirinden farkı yok. Chicago ile Miami’nin de öyle. Her yer aynı, her şey. Çarka yıllarca omuz verip, bir köşeye atılan küçük insanın trajedisi. Yalnızlık, yabancılaşma ve mutsuzluk üzerine çağdaş bir ağıt. Şirket küçültme ve çalışanların işine son verme konusunda uzman kahramanımızın ömrü havada geçiyor. Oradan oraya uçmakla. Ailesine, yakınlarına, sevdiklerine ve onu sevenlere ayıracak vakti yok. Her şey ıskalanmış durumda. Kayıp, yitik. Evi, havaalanları. Ömrü bir valizin içinde. En önemli amacı ise hayatının; on milyon uçuş miline ulaşmak. Kendi gibi birine rastlıyor bir gün, bir şehrin bir otelinde. İlk defa bir evi düşlüyor. Geç kalmış olsa da, bir umut; ama gerçekler acıtıcı. Yanına verdikleri çaylak ise, vahşi kapitalizmin yarattığı bir yaratık. İnsana ait bütün duygulardan sıyrılmış gibi. Yaşadığı gerçek, başka bir şey. Diz üstü bilgisayarlardan yönetilen bir yaşam. Temassız, sözsüz. Yazıyla. Acımasız. Kısa ve net. Araya hiçbir duygu sokmadan. Duygu, zayıflık demek. Ez, geç, yaşa, tüket ve unut. En azından onu kurtarmak; son anda kendini belki de. Olmuyor işte, olması zor. Kocaman bir uçuş panosu önünde son bulan hayat gibi. Bavulun elinden yere düşmesi, yaşamının orda bitmesi. Değişmeyeceğini anlamak. Fark etmek. Uçuş millerinin yerine koyacağın hiçbir şey olmaması. Heba olmuş bir ömür. Sisteme sunulmuş bir kurban daha. En çok yaratılan insan modeli üzerine düşündürüyor film bir kez daha. Böyle bir nesil yetişiyor, yetişti hatta. Ruhunu dolara satan bir dolu genç insan. Bütün idealler, daha zengin ve daha yalnız bir gelecek uğruna. Kendini mutlu kılmak, dünyayı değiştirmek; bunlar demode artık. Dayatılan yaşam tarzı, bütün insani değer ve erdemlerin çok uzağında, tam karşısında duruyor. Jason Reitman, üçüncü uzun metrajında, önemli bir işe imza atmış. ”Thank You for Smoking” (2005) ve ”Juno” nun (2007) ardından sistem eleştirisine ve çağdaş insanın çıkmazlarına değinmeyi sürdürüyor. Çıtayı sürekli yükselterek üstelik. Henüz otuzlu yaşların başında olan bir sinemacı için oldukça olgun bir bakış. Walter Kirn’ün 2001′de yayımlanmış aynı adlı romanından uyarlanan eleştirel dramın oyuncu kadrosu da mükemmel. George Clooney döktürüyor. Vera Farmiga da öyle. Çekiciliği ve sıcaklığı yeter. Şefkatin ters köşe halinde ise yine çok başarılı. Genç aktris Anna Kendrick, bu sene, dalında bütün ödüllere aday olur; gelecekte ise dev bir isim. Yan rollerdeki önemli adlar: J.K. Simmons, Jason Bateman, Sam Elliott, Zach Galifianakis. Neredeyse kusursuz bir iş duruyor perdede. ‘En İyi Film’ dahil altı dalda aday olduğu ‘Altın Küre’lerden sonra adını Oscar ödüllerinde de sıkça duyacağımız bir yapım bu; yıllar sonra unutmayacağımız. ”Satıcının Ölümü”, ”Glengarry Glen Ross” ve ”Amerikan Güzeli”nin yakın akrabası ”Aklı Havada”, söyleyecek bir sürü sözü olan ve bunu çekinmeden, yüksek sesle dile getiren cesur bir film. Tükenmek üzere olduğumuzu hatırlatmasından değil, yok olduğumuzu göstermesi açısından önemli en çok. Kimilerimiz oturduğumuz koltukta, bir havaalanı panosunun önünde, bir ofiste, ne bileyim, bir plazanın altıncı katında, buz gibi bir odada tek başına ölüyoruz. İşin kötüsü, bunu kabullenmişiz. Bir kere kaptırmışız çarka kolu, ıskalamışız hayatı, yanı başımızdan geçip gitmiş ömür, insana sunulan o en değerli armağan. Uçağın penceresinden baktığımız her yer, her şey aynı artık. (Sinemamuzik.com)
Turgay Özçelik’in Aklı Havada ile ilgili yazısını okumak için tıklayın.
Yön: Ümit Ünal
Oyn: Hakan Karahan, Ahmet Mümtaz Taylan, Meral Okay, Mine Tugay
“Kaptan Feza”, batıdan doğuya birçok ülke sinemasının, “Leon”dan “Acı Tatlı Hayat”a birçok filmde kullandığı gangsterlik / mafya öykü kalıplarını kullanmayı beceremeyen, bırakın karakterler ve olay örgüsüyle etki yaratmayı, hareket trafiğini bile ayarlayamayan, sıkıcı bir film. Üstelik araya ‘cezaevlerindeki ölüm oruçları’ gibi ‘kelalaka’ bir siyasi meseleyi sıkıştırmaya çalışarak, iyice acemileşiyor. Oyuncuların da, Mine Tugay hariç hepsi kötü oynuyor. Yani Türkiye’nin bir Jean Reno duruş ve figürüne mi ihtiyacı var Allah aşkına? Ya da bizlerle dalga mı geçiyorsunuz? (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Numan Serteli
İlham aldığı ‘B film’ estetiği ve mantığıyla çekildiği aşikar olan Kaptan Feza’yı sırf bu ‘naif’ özelliği nedeniyle beğenmeyeceklerin ve küçümseyeceklerin miktarının mebzul olacağının tahminini şimdiden yapmak mümkün..
Belki sırf bu açıklamamla, Ümit Ünal’ın böylesi bir -ateşli silahlı ve yakın dövüşlü- aksiyon filmi için pek hazır olmadığının üstünü örttüğüm iddia edilebilir.. Ama yok öyle bi şey..
Tamam.. Ben de o sahneleri başarılı bulmadım; lakin bilerek yapılmamış olsa bile, bu filmin havasına cuk oturduğu da kesin..
Başta Hakan Karahan, Ahmet Mümtaz Taylan, Meral Okay ve küçük oyuncu Dila Bölükbaş olmak üzere tüm oyunculukların başarılı olduğu Kaptan Feza’yı ben asıl, Ümit Ünal’ın senaryosundaki cesaret dolu hayal gücüyle ve de uygulamadaki ‘kontrollü’ fütursuzluğuyla değerli buluyor; yönetmenimizin, bu benzeri az bulunur sanatsal heyecanını yitirmemesini umarak, tebriklerimi sunuyorum. (Tersninja.com)
Alper TurgutÜmit Ünal, Hakan Karahan ve Candan Erçetin’in “Gölgesizler” ile birlikte başlayan sinema yürüyüşü sürüyor. Şimdi ki durağımızın adı “Kaptan Feza”… Peki, bu seyahat, düz bir seyir mi izlemiş yoksa ivme kazanarak tepeleri aşmaya mı yönelmiş? Hayır, ikisi de değil. Onlar, direkt düşüşe geçmeyi seçenek bellemişler. Tamam, Gölgesizler zor bir deney idi, öyle ahım şahım bir sonuç alınamasa da yürekliliklerine şapka çıkartmıştık. Ancak Kaptan Feza, resmen bir facia… Hatta Feza yerine, Kaptan Ceza veya Kaptan Cefa, sinemaseverler için daha uygun düşermiş. Çünkü sinema
koltuğunda çekilen çilenin başkaca bir izah tarzı yok. Ümit Ünal’ın, Türkiye’nin en yetenekli yönetmen ve senaristlerinden biri olduğuna inancım tam. Bu nedenle burada noktayı koyuyorum ve bu son olsun diyorum. (Cumhuriyet)
Landlord’un Kaptan Feza ile ilgi yazısını okumak için tıklayın!
Yön: Woody Allen
Oyn: Ed Begley Jr, Patricia Clarkson, Larry David, Conleth Hill
“Kim Kiminle Nerede?”, nevropat Woody’nin dört yıl – dört filmlik Avrupa seyrüseferinden sonra vatanı Manhattan’a döndüğü, insan denilen türden nefret eden sabık fizik profesörü ile onunla taban tabana zıt Güneyli körpe kızın ‘birleşen kimyaları’ çerçevesinde de varoluşu sorgulayıp şans denilen kavrama akıl sır erdirememesi üzerine bir komik film. Öyle akıcı diyaloglara ve olay silsilesine sahip ki… Bu ustalık karşısında yerlere kadar saygıyla eğiliyorsunuz. Kendi adıma çok güldüğümü söyleyebilirim. Özellikle kızın tutucu anne ve babasının büyük kente geldikten sonra gerçek ‘ben’lerini keşfedip ahlaksal ikiyüzlülüklerini silip attıkları sahnelerde. Woody Allen bu, zekâ küpü! ‘ En yeni filmini sanki en iyi filmi’ gibi hissettiriyor. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Woody Allen severlerin kaçırmaması gereken Kim Kiminle Nerede kadın erkek ilişkisine özgür bir bakış atıyor. Evan Rachel Wood yönetmenin son gözdesi.
Woody Allen’ın son filmi Kim Kiminle Nerede yönetmenin bildiği topraklara geri dönüşünü simgeliyor. Son dönem filmleri Vicky Kristina Barcelona, Cassandra’s Dream, Scoop ve Match Point ile bir Avrupa deneyimi yaşadı ve birçok sinema sever bu filmleri ayakta alkışlasa da Woody dehasının yerlerde sürünen örnekleridir aslında bu yapımlar. Film olarak iyilerdir ama Woody’nin kendi hayatıyla özdeştirdiği ve onu efsane yapan yapımların yanına bile yaklaşamazlar. Manhattan, Zelig, Hannah ve Kız Kardeşleri, Radyo Günleri, Tekrar Çal Sam, Muz yani saymakla bitmez. Bu filmlerin tadı son dönem Avrupa’da çektiklerinin Woody değerlerine göre ne kadar değersiz olduğunun kanıtıdır. Üstelik ben bir Woody Allen hayranı olarak onun biçimsiz, zayıf ve depresif yüzünü filmlerde görmekten çok mutlu olurum. Onun yazdığı yönettiği filmin başrolünü oynaması çok büyük bir artıdır. Son dönemlerde bunu tercih etmiyor. İşte bu noktada Kim Kiminle Nerede’nin başrolünde oynayan Larry David, Woddy’nin oyuncu olarak yokluğunu büyük bir başarıyla kapatmış. Filmin ilk sahnesinden itibaren David’in fiziğinde Woody’nin ruhu hissediliyor. Müthiş zekasıyla insanlarla dalga geçen daha da ötesinde tatmin olamayıp kızgınlığını hissettiren Boris Yellnikof karakteri Woody Allen’ın yarattığı karakterin bir devamıydı ve sanki eski sinirli ama gerçek bir dostu görmüş gibi oldum. Woody’nin yazdığı karakterlerin en büyük derdi sekstir. Bunu birçok diyalogunda belirtir zaten. Mesela “Soruyu unuttum ama cevabı seksti” diyen bir karakteri başka nerede bulabilirsiniz ki? 50’lerindeki bir erkeğin gencecik bir kıza hayır demesinin zorluğunu yıllardır Woody Allen bize anlatır. Bir arkadaşımın Kim Kiminle Nerede filmi için yaptığı yorum beni çok düşündürdü. Orta yaş krizinden bıktık artık dedi arkadaşım. İyi de ben Woody Allen’ı bildiğimden beri onun her karakteri orta yaş krizindeydi bu yoruma göre. Allen bir erkek hikayecisidir. Bu evren ikiye bölünecekse erkek ve kadın algısının farklılığı yüzünden bölünecek. İşte herkesten önce Woody Allen ve filmleri yerini alacaktır bu bölünmede. Panik atak tasvir edilmeden önce ilk panik ataklı karakteri Allen yaratmıştır. Hatta bu hastalık onun karakterinin bir özelliğidir tabii intihar takıntısı da bilinir. “Geçenlerde ilk defa intiharı düşündüm. Sonra direk bu düşünceyi kafamdan sildim. Çünkü benim intiharım annem ve babamı yıkacaktı. Tabii böyle bir şeye sebebiyet vermemek için önce onları öldürmek zorunda kalacaktım. Sonra onların ölümüyle teyze ve amcalarımın da hayatı kararacağından, onları da öldürmem gerekecekti ve basit intihar girişimim sonunda bir toplu katliama dönüşecekti” işte bir Woody Allen değerlendirmesi. Kim Kiminle Nerede filmindeki Boris karakterinin hikayelerinin intiharla başlayıp intiharla noktalanması Allen’ın sevdiğimiz tarzı. Bu filmin hikayesini Woody yıllar evvel yazmış. Fakat hikayeyi yazarken etkilendiği insan ölünce rafa kaldırmış filmi, daha sonra Larry David için bu hikayenin mükemmel olduğunu düşünüp Kim Kiminle Nerede’yi çekmiş. Bu söylenti gerçek mi yoksa Woody bir bunalım anında yarattığı karakterlerden sıkılıp onları öldürmek için mi bu hikayeyi uydurdu bilinmez. Ve Avrupa macerasına çıktı. Sebebi ne olursa olsun kendi topraklarına dönmesini büyük bir zevkle karşılıyorum. Hoş geldin Woody! (Star)
Yön: Oren Peli
Oyn: Katie Featherston, Micah Sloat, Mark Fredrichs
“Paranormal Activity”, yaratıcı olmanın parayla pulla ilgisi olmadığının kanıtı. İki katlı bir ev, biri kadın ve biri erkek iki oyuncu (ayrıca iki de küçük rol). Ev tipi kamera bu iki oyuncu(özellikle adam) tarafından kullanılıyor; bazen de tripod üzerinde sabit. Üç yıldır birlikte yaşayan sevgililerin son üç haftalık dönemlerini yaklaşık 86 dakika röntgenliyoruz. Bu kadar! Ha, yapım ekibi de üç kişi… Ne mi var bunda? Gittiğinizde, ne olduğunu göreceksiniz. Bendeniz, deneyimli eleştirmen bile, korkudan iki kez tepeden tırnağa titrediğime göre… Uyaralım, tırsacaksınız. Çünkü filmde kadına musallat olan parapsikolojik varlık, zaten hepimizin karanlığa odaklandığımızda, duyduğumuz, görür gibi olduğumuz ve hissettiğimiz gibi. Dolayısıyla bilinçaltınız epey hareketlenecek. İşiniz zor! İsterseniz gelin vazgeçin. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Yön: Guy Ritchie
Oyn: Robert Downey Jr, Jude Law, Rachel McAdams,Mark Strong
ABD’yi Kurtaran Detektif (Cüneyt Cebenoyan)Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes adlı kahramanının maceralarını anlatan roman ve hikayelerini 1887 – 1926 yılları arasında yazmış. Holmes bilimsel düşünceye ve araştırmaya değer veren, dağınık, kadınlarla arası pek olmayan, bir miktar kendine zarar verme eğilimli bir karakter. Holmes’un detektiflik yöntemleri suç yeri araştırmalarının gelişiminde önemli rol oynamış. Doğumundan bu yana 120 yıldan fazla zaman geçmiş bu kahraman Guy Ritchie’nin filmiyle yeniden (çoğunluk için ilk kez) hayatımıza giriyor.
Filmin kötü kahramanı Sir Blackwood’un, dinsel inanç ve korkuları manipüle ederek, kimyasal silahlar kullanarak Amerika’nın özgürlüğünü tehdit ediyor oluşunun günümüzde sokaktaki Amerikalının ruhunda neye karşılık geldiği çok açık: Bin Ladin ve El-Kaide. Tabii asıl Bush yönetiminin dinsel duyguları sömürerek ve her türlü silahı kullanarak halkların özgürlüğünü tehdit ettiğini, ülkeleri sömürgeleştirdiğini söylemek mümkün ama film oradan bakmıyor. Conan Doyle, Holmes’un hikayelerini yazarken, suç yeri araştırma yöntemlerinin gelişimine katkıda bulunabileceğini öngörmüş olabilirdi, ama ABD’nin iki binli yıllardaki “teröre karşı savaş”ına katkıda bulunmayı hayal etmiş olamazdı.
Holmes ve yardımcısı Watson, satanist törenlerde kadınları öldüren Blackwood’u yakalarlar. Blackwood asılır ama mucizevi bir şekilde yeniden hayata döner. Amacı İngiliz parlamentosunu doğaüstü (şeytani) güçlere sahip olduğuna inandırarak kontrol altına almak ve Amerika’yı yeniden kolonileştirmektir. İllüzyon ve kimyasal silahlar ise temel araçlarıdır.
Ritchie, kendisinden beklendiği üzere son derece enerjik, hızlı bir film yapmış. Sherlock Holmes, Iron Man’den süper kahramanlık deneyimi olan Robert Downey Jr. tarafından canlandırılmış. Downey Jr. da bu süper kahramana bir miktar insani kusur bulaştırarak işini başarıyla yapmış. Filmin diğer kahramanları açıkçası fazla silikler. Watson’da Jude Law iz bırakmıyor. Rachel McAdams kötü/iyi kadın Irene Adler’da daha çok süs eşyası işlevi görüyor. Kelly Reilly o kadar az görünüyor ki, süs eşyası bile olamıyor. Film, iki saatin üzerinde sürse de Ritchie sinemasal cambazlıklarıyla seyircinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Ritchie’nin becerilerine şapka çıkarıyoruz. Ama geriye bir şey de kalmıyor: Bilimin ve burjuvazinin, kör inançlar ve aristokrasi karşısında nihai zafere ulaşacağına olan tazelenmiş inancımızdan başka. Obama Amerika’sına (dünyasına) da bu yakışır zaten. (Birgün)
“Sherlock Holmes”, 1890’ların hızla gelişen / enerji yüklü Londra’sında, üstün zekâsıyla karmaşık gibi gözüken olayları kolayca çözebilen dedektif Holmes ve en yakın dostu-yardımcısı Watson’ın serüveni, bilimin labirentlerinde dolaştığı denli sokakların nefes alıp veren dokusu içinde oldukça sert, alabildiğine ‘kirli’… Güncellikle kırıştıran bir serbest bakış. Dağınık mı dağınık Holmes’un arkasını topladığı denli onun kadar dövüşçü ve ondan farklı olarak disiplin sahibi Watson’ın da ağırlık kazandığı, mizahla aksiyonun zekâ oyunlarıyla yarıştığı film, kusursuz işleyen bir yapıda. Senaryo ve kurgu, kronometrik; setler ve sanat yönetimi zaman içinde yolculuk duygusu verecek denli ayrıntılı ve etkili; görüntü yönetimi capcanlı duyguları perdeden taşırıyor; oyuncular ise karakterlerini deri gibi üzerlerine geçirmişler… Benden tam puan! (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Sinema yazarlarının filmin basın gösterimi ertesinde verdiği görüşleri okumak için tıklayın!
Yön: Laurent Tirard
Oyn: Maxime Godart, Valérie Lemercier
”Asterix” ve ”Red Kit”in yaratıcısı René Goscinny‘nin özellikle çocuklar için yazdığı bir eseri daha var ki; kimilerimiz için çok da önemlidir üstelik: Pıtırcık. Goscinny’nin kaleme aldığı ve ilk olarak 1959′da basılan kitaptaki çizgilerse Jean-Jacques Sempé‘ye aittir. Goscinny-Sempé tarafından yaratılmış ‘müthiş kahraman’ Pıtırcık, yayımlanışının 50. yıl dönümü nedeniyle beyazperdeye yansımış.
‘Müthiş kahraman’ diyorum çünkü sevimli çocuk, büyümeye çalışmanın bütün zorluklarıyla baş ederken, diğer yandan arkadaşlarıyla birlikte hayatı öğrenmekte. Mizah yüklü sıcacık filmin bir avantajı da, kendi ülkesinden çıkma olması. 60′lı yılların Fransa’sı hemen her ayrıntısıyla perdede duruyor. Küçük bir erkek çocuğu Pıtırcık. Ailesi, arkadaşları, okulu ve önünde dikilip duran hayat, onu büyütüyor. Yeni bir kardeşi olacağını düşünen Pıtırcık, artık yeni hayatının eskisi kadar şaşalı olmayacağını düşünür ve arkadaşlarıyla birlikte hain bir plan hazırlar. Pıtırcık rolünde, Maxime Godart’ı izleyeceğiz. Hemen hepsi nefis birer performans sergileyen küçük oyuncuların yanı sıra, Pıtırcık’ın anne ve babasını canlandıran Valérie Lemercier ile Kad Merad, akılda kalıcı kompozisyonlar çizmişler. Oyuncu kadrosunun sürprizi ise; küçücük bir rolde görünen ”Koro” filminin ünlü aktörü Gérard Jugnot. Yapım tasarımı, dolayısıyla sanat yönetimi epey ciddi bir iş çıkarmış. Dönemin ruhu, filmin hemen her karesine sinmiş. ‘Beşte devre onda biter’ günlerimiz. Kukalı saklambaç, yanaktan ilk öpücük, arka bahçe düşleri, boş arsada öteki mahalle ile savaş, Çamlıca gazozları, yazlık sinemalar, kısa pantolonlar, kanayan dizler, daha neler neler. Çocukluğuma döndüm ‘Pıtırcık’ ve arkadaşlarının maceralarını izlerken. Kısa da olsa, insanı çocukluğuna geri götüren, o saf, çıkarsız ve temiz dönemi bütün doğallığıyla öykülemeyi başaran film, yediden yetmişe herkes için özel bir keyif ve ruh arınması. (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)
Yön: Boğaçhan Dündar
Oyn: Hayrettin Karaoğuz, Hande Subaşı, Rasim Öztekin, Neco
Yorum Yazın