
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
19 Şub
Mutedil bir haftanın ardından, 5 filmli, Cuma-Cumartesi-Pazar festivalli bir haftaya merhaba diyoruz. Konuk yazarlarımız seyrettikleri filmlerle ilgili düşüncelerini sizlerin seçimini kolaylaştırmak için bizimle paylaştılar.
Yön: Park Chan-Wook
Oyn: Song Kang-Ho, Kim Ok-Bin, Kim Hae-Sook, Shin Ha-Kyun
Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com“Kan Arzusu”, arızalı yaratılmış insanlardan bir insanı, ahlaklı bir din adamını vampirliğe evirip arzuların günahlarıyla tanıştıran ve adına aşk denilen şefkatle acımanın ortasında cinayetlere savuran, cüretkâr bir çalışma. Her birine mizah şırınga ettiği türleri aynı öyküde kullanması, tam usta işi: Fantastik sinemanın korku türünde gerçekliğe prim verirken, “kara film’lerin, ‘polisiye’lerin ve Hitchcock Sineması’nın alanlarına giriyor. Kısa süreli zevklere karşılık, uzun süreli fiziksel ve ruhsal eziyetler çekmek için yaratıldığımıza dair de neredeyse tez sunuyor. Muhteşem bir yapım tasarımı da, hikâye dönüşüp değiştikçe, oldukça serbest esinlerle yeni boyut, doku ve renkler oluşturuyor. Bu yılın en ilginç deneyimlerinden. Benim gibi “İhtiyar Delikanlı – Oldboy” ile çok haşır neşir olmamışsanız da izleyin. Park Chan-wook, çok zor iki rolde, unutmanızın mümkün olmadığı iki oyuncu kullanmış ki mesela, sinemada yönetmen – oyuncu etkileşimi böyle bir şey olsa gerek!
Banu Bozdemir – Gazeteport
Yönetmen Park Chan-Wook, ‘Old Boy’dan beri ilgi alanımıza sızmış bir yönetmen. Geçtiğimiz Filmekimi’nde de gösterilen bu film, izlenmesi gerekenler listesine girmeyi hak ediyor. Hayatın değerli olduğuna inanan rahip Sang-hyun, insanların ölümcül bir virüsten kurtarılmasına yardım etmek amacıyla gizli bir aşı geliştirme araştırmasında gönüllü denek oluyor. Fakat deney sırasında, virüsün kendisine de bulaşmasıyla ölüyor. Rahibin bedenine kan nakli yapılıyor ve rahip bu kan sayesinde mucizevi bir şekilde yeniden hayata dönüyor. 500 denek içinde hayatta kalmayı başaran tek kişi oluyor. Fakat niteliği tanımlanamayan bu kan onu artık bir vampire dönüştürmüş oluyor. Sang-hyun kan için duyduğu bedensel arzusu ve ona öldürmeyi yasak kılan inançları arasında sıkışıp kalıyor. Film bu noktadan sonra ‘cinayet işlemeden hayatta kalmayı başarabilecek midir, yoksa kan arzusu tüm inançlarından vazgeçmesine mi neden olacaktır?’ sorusu etrafında dönüyor. Filmde bir de enterasan bir tutku hikayesi var ki, işleri çığırından çıkaran şey de o zaman başlıyor. Park Chan-Wook olaylara yine farklı bir noktadan dalarak, esprisi de bol, kanlı canlı bir film çıkarmayı başarıyor. Sosyal olgu ve kurallar bir kez daha alaşağı oluyor.
Alper Turgut – Cumhuriyet“Kan Arzusu” (Bakjwi / Thirst), vicdan sahibi bir vampir ile insafsız sevgilisi arasındaki şiddet ve şehvet meyilli bir aşkı didikleyen kalburüstü bir seyirlik… Güney Koreli sinema gurusu Chan-wook Park, yine yapacağını yapıyor, kimimizin karşılıksız seveceği, kimimizin de koşulsuz nefret edeceği bir film daha yaratarak… “Kan Arzusu”, natüralizmin öncülerinden büyük Fransız yazar Émile Zola’nın “Thérèse Raquin” adlı romanının serbest bir uyarlaması… Filmin başrollerini; Song Kang-Ho, Kim Ok-Bin, Kim Hae-Sook ve Shin Ha-Kyun sırtlıyorlar. Güney Koreli Katolik bir rahibi (üstelik vampir) canlandıran Song Kang-Ho, daha önce Park’ın “Haklı İntikam”, ile gişede büyük işler başaran “Yaratık”ta (Gwoemul) gözümüze çarpmıştı, “Kan Arzusu”nda ise bildiğiniz döktürmüş. Cannes’da jüri özel ödülünü kazanan “Kan Arzusu”nu, Filmekimi’nde izlemiş ve kendi adıma çok sevmiştim. Salondaki tepkilerden anladığım kadarıyla sinemaseverler, resmen ikiye bölünmüştü. Ancak filme yönelik en büyük karşı çıkış, senaryo ve diğer öğelerden öte, iki saati aşkın süresiyle ilintiliydi. Neyse… “Kan içiyorsam benim suçum mu?” gibi gayet komik ve hayli Şarki çıkışlarıyla gülümseten, ihtirasa ait sahnelerinde ise dikkat kesilmemize vesile olan bu filmi, Chan-jook tutkunları ve sinefiller, zaten kaçırmayacaktır, benim sözüm tüm sinemaseverlere… Bence “Kan Arzusu”na bir şans tanıyın, hem ustanın maharetinden mahrum kalmamış, hem de beğenip beğenmeyeceğinize kendiniz karar vermiş olursunuz.
Cüneyt Cebenoyan – Birgün
Son yıllarda filmler vampirlerden geçilmez oldu. Bu haftanın biri kurt adamlı diğeri vampirli iki filmi dönemin ruhuna son derece uygun düşüyor. Bela Lugosi’li orijinal Dracula filmi 1931’de yani kapitalizmin büyük krizinin yaşandığı yıllarda gösterime girmiş. Şimdi de 1929’dan sonra yaşanılan en büyük ekonomik krizle karşı karşıyayız. Ama her şey birbirinin aynı değil, tarih tekerrür ederken değişiyor da. Yeni vampir filmlerinde mekanlar çok daha sıradan eskisine göre. Şatoların yerini sosyal konutlar ve sıkıcı şehirler almış. “Kan Arzusu’nun kahramanları boğucu bir kumaş dükkanı ve onun üstündeki evde yaşıyorlar. Din ve haç gibi simgeler vampirlere karşı koruyucu bir işleve sahiptir klasik filmlerde. Kan Arzusu’nda ise vampirin kendisi bir Katolik rahip! Ama bundan yönetmen Park Chan-wook’un (aslında Park Çan-Wuk diye yazmalıyız) Kore Katolizmi üzerine olumsuz bir şeyler söylediği fikrine kapılmayın. Aksine yönetmen bir röportajında Kore’de Katolikliğin askeri diktatörlükle mücadelede hep en ön saflarda yer aldığını, bu nedenle de oldukça liberal olduğunu söylüyor. Filmdeki karanlık atmosfer ve suçluluk duygusunu, dine değil geçmiş askeri diktatörlüğün bıraktığı tortuya yüklemek gerekiyormuş. Peki vampir niye rahip derseniz, amacının vampir alt-türünü klişelerinden kurtarıp özüne yaklaştırmak olduğunu söylüyor Park. “Kan Arzusu”nda vampirler nihayetinde iyice korkunçlaşıyorlar ama onları cemiyet bu hale getiriyor! Filmin iki vampiri de ezilen ve acı çeken figürler başlangıçta.
Ve yine yönetmenin söylediği bir şeyi not emek lazım: Vampirlik Kore’ye yurtdışından geliyor, ithal bir ürün yani. Filmin konusuna biraz değinelim: Genç bir rahip, insanlara yardım edememenin suçluluğuyla Afrika’da tıbbi bir deneye katılıyor. Sonuçta kanına bulaşan virüs onu öldürüyor ama rahip diriliyor. Bu mucize rahibin şifacı olarak görünmesine neden oluyor. Bir gün eski bir arkadaşına şifa veriyor ve derken bu arkadaşının karısına tutulmaya başlıyor. Cinsel arzusuyla birlikte canavarlaşması da başlıyor rahibin. Kan içmeye başlıyor. Ardından arkadaşının karısıyla işbirliği yapıp, arkadaşını öldürüyor. Ama suçluluk duygusu iki sevgilinin hayatını zehir etmeye başlıyor…
Cinsellik ve suçluluk duygusu, cinsellik ve cinayet şüphesiz psikanalitik bir okumaya açık. Rahip tam bir aile ortamına düşüyor ve bir anlamda ailenin bir ferdine dönüşüyor. Ve ardından o aileden bir kadınla ilişkiye geçiyor. Oldukça ensest kokan bir durum yaşanıyor yani. Ve ardından cinayetler ve suçluluk duygusu başlıyor.
Ama “Kan Arzusu” yönetmenin de röportajlarında işaret ettiği başka öğeler de içeriyor. Vampirizmin ithal oluşu, askeri diktatörlüğün tortuları, sömüren-sömürülen ilişkisi gibi. Bütün bunların sonucunda derdine odaklanamamış, dolambaçlı yollara sapmış ve gösterişli ama gereğinden fazla uzamış bir film çıkmış. Ayrıca kahramanlarımızın ruh halleri de insanda derin analizler yapma arzusu uyandıran bir biçimde verilememiş. Bütün bunları söylerken “Kan Arzusu”nun yine de ortalamanın üstünde bir film olduğunu belirtmeliyim. Zaten filmin son Cannes Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü var. Filmin Emile Zola’nın Therese Raquin adlı eserine dayandığını da belirteyim.
Yön: Joe Johnston
Oyn: Benicio Del Toro, Anthony Hopkins, Emily Blunt, Hugo Weaving
“Kurt Adam”, “The Werewolf”(1913) adlı 18 dakikalık kısa filmden başlayarak 97 yıldır sinemada korkutmaya devam eden bu ‘canavarlaşmış insan’ öyküsünün son filmi olarak, dramın özünde yer alan temaya, yani asıl kötülüğün insan ruhunun karanlığında saklı olduğuna kusursuzca atıf yapıyor. Ve 19.yüzyıl sonlarında, İngiltere kırsalındaki ‘lanetlenmiş’ Talbot ailesinin soğuk, yalnız, donuk malikânesinde, karısı ve iki erkek evladının hayatlarını ‘söndüren’ baba karakteriyle sinemaya katıksız bir kötü daha armağan ediyor… Anthony Hopkins’in müthiş katkısıyla tabii!
Sanki Kurt Adam rolünü oynamak için doğmuş gibi görünen bir tipe sahip Benicio Del Toro’dan, çevresine tekinsizlik yayan Scotland Yard Müfettişi Hugo Weaving’e ve ayrıntılı sanat yönetimine kadar her elemanın bu filmi izlemeniz için iyi birer neden olduğunu söyleyebiliriz. Sadece ama sadece… 1981’de “An American Werewolf in London”da bizzat başlattığı yenilikçi / gerçekçi makyaj etkilerinden bir tür geriye dönüş yaparak, yeni versiyonda temel alınan 1941 yapımı orijinal “The Wolf Man”deki makyaj uygulamalarına benzer bir yüz çalışması yapması, Rick Baker’ı(6 Oscar’lı) bu konudaki düş kırıklığının müsebbibi haline getiriyor! Tercihlerde son söz onun olmasa da, dijital etkilerle protezleri birleştiren –tabii ki falsosuz- ama ‘eski ‘ bu uygulama, filmin zaafı olmuş. Yine de, örneğin büyük kıyım ve kargaşanın yaşandığı Londra sahnesi için bile görmeniz gerekli. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
“Kurt Adam” (The Wolfman), 69 yıllık kült bir filmi yeniden yapılandırarak beyazperdeye servis eden, son derece sıradan ve durağan bir yapım. Çingene efsanesi, “Geceleri dualarını eden, kalbi temiz bir insan bile kurtboğan otu açtığında, gökte dolunay yükseldiğinde bir kurda dönüşebilir” diyormuş. Ama bu Kurt Adam, bizi bir nebze olsun korkutup koltuklarımıza çivileyebilsin değil mi? Ne gezer. Etkisiz bir film, seyirciyi de tepkisiz bırakır. Benicio Del Toro, Anthony Hopkins, Emily Blunt ve Hugo Weawing gibi yetkin ve etkin oyuncular dahi bu gotik, karanlık ve bildik filmi kurtaramıyorlar. Türün meraklıları dışında kalan sinemaseverlere önermiyoruz. (Alper Turgut – Cumhuriyet)
Yön: Lone Scherfig
Oyn: Peter Sarsgaard, Dominic Cooper, Alfred Molina, Emma Thompson, Rosamund Pike, Carey Mulligan, Olivia Williams
Serdar Akbıyık – StarSinema öyle bir sanat dalı ki hayatı inceleyen, taklit eden, tarihe not düşen ve daha birçok fonksiyonu içinde barındıran bir kavram. Bu hafta vizyona giren Aşk Dersi bu bağlamda çok önemli bir yapım. Film o herkesin dilinden düşürmediği batı medeniyetinin geçiş dönemlerinden olan 1950 sonrası İkinci Dünya Savaşı ertesi Avrupa’nın sosyal çatışmalarını konu edinmiş. Bir genç kızın eğitim almasının sebebi yaşamsal kalitesini artırarak daha iyi bir damat bulmak mıdır yoksa aldığı eğitim ile sahip olacağı meslek sayesinde yaşam standardını artırmak mı? Bir genç kız klasik bir romanı okurken duygusal dünyasını derinleştirmek, entelektüel zevkini artırmak mı ister, yoksa toplumun seçkin diye sınıflandırdığı çizgilerin içinde yer almak için mi o kitabı okur. 1960′larda yaşanılan cinsel devrimin hangi kökler üzerinde yükseldiğini anlamak için çok önemli bir film aslında Aşk Dersi. 16 yaşında bir lise öğrencisinin 30 yaşında zengin ve yakışıklı bir erkekle yakınlaşması bu bağlamda öyküde yer alıyor. Bu yaş farkı kızlarının üstüne titreyen aileyi hiç de etmesi gerektiği kadar rahatsız etmiyor. Hatta başarılı bir öğrenci olan Jenny’nin olası Oxford’u kazanma şansı bile ailesi tarafından göz ardı edilebiliyor. Çünkü o dönemin normlarına göre amaç Jenny’nin Oxford’ta okuması değil iyi bir evlilik yapması. Aslında Oxford bile böyle iyi bir evlilik için gereken, göğse takılan bir nişan. Fakat yakışıklı prensin aslında hiç de göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkınca faturayı ödeyen Jane kadar onu korumayı beceremeyen ailesi de oluyor. Jane’i canlandıran Carey Mulligan son dönemde ismini çok duyacağımız bir oyuncu. Bu yılın sonlarında vizyona girecek olan Brighton Rock filminde Helen Mirren ve John Hurt gibi iki önemli isimle beraber rol alacak. Yine bu yıl Oliver Stone’un filmi Wall Street: Money Never Sleeps’de ise Shia Le Bouf, Susan Sarandon ve Martin Sheen beraber alacağı diğer önemli isimler. Bütün bu büyük yapımlarda rol alması Aşk Dersi’ndeki performansına bakınca hiç de sürpriz değil aslında. Bu başarısı En İyi Kadın Oyuncu dalında ona bir Oscar adaylığı kazandırdı. Yepyeni ve gerçekten kabiliyetli bir oyuncu Mulligan. Aşk Dersi’ndeki rol arkadaşı Peter Sarsgaard ise fazla söze hacet bırakmıyor. Oynadığı her rolün hakkını veren Sarsgaard bu filmde canlandırdığı karakterle öfkenizi artıracak. Çünkü canlandırdığı David karakteri erkeklerin karanlık tarafının bütün özelliklerini üstünde barındırıyor. Kısacası oyunculukları, senaryosu ve yönetimiyle çizgi üstü bir film Aşk Dersi. Bu yılın Oscar adaylarının arasında olması da zaten filmin kalitesinin bir göstergesi.
“Aşk Dersi”, 60’lar İngiltere’sinin ‘tutucu’ sosyal – aile – eğitim yapısı içinde Oxford’a hazırlanırken düşlerinde ‘özgürlük’le eş anlamlı Paris’e gitmek, aklında kısa süre sonra 17 olduğunda kadınlığa geçme planı olan ve yüreği pır pır eden akıllı genç kızın, otuzlarındaki bir adamın ‘hayat mektebi’nde eğitim alması üzerine kurulu. Yeniliğe, değişikliğe ve gökkuşağına kapalı bir ülkede / toplumda gediklerin mutlaka açılacağının garantisine dair ‘politik gibi gözükmeyen politik bakış’, aşk deneyiminin içine süper işlenmiş. Zaman – mekân uyumu mükemmel… Carey Mulligan, elinizi uzatıp dokunma isteği uyandıracak denli canlı, hakiki, güzel; Amerikalı oyuncu Peter Sarsgaard ise belli ki yönetmen tercihiyle bu İngiliz filminde… Ve tabii ki ona özgü olan yüzünde, yine güvenilmez çekicilikle romantik kırılganlığı birleştirmiş bulunuyor. Harika bir film ya: Bu eğitim, her kültür ve her yönetim biçimine dâhil insan için önemli veriler sunuyor. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Murat Erşahin – Sinemamuzik.comDogma’ya ek tatlar katan Danimarkalı Lone Scherfig’i ”Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca” ile tanımıştık. ”Wilbur Ölmek İstiyor” ile iyice ısındık. Scherfig, bu kez İngiltere’de geçen bir öykü anlatmış. 60′ların muhafazakâr İngiltere’sinde, orta sınıfa ait bir kahramanın öyküsü bu. Eğitim sisteminden, her ne olursa olsun sınıf atlamanın prestijine, ikiyüzlü burjuva ahlakından, hayat üniversitesine ve değişmez etik değerlere birçok mesele etrafında dönüyor öykü. Bir İngiliz banliyösünde yaşanan aşk öyküsü ve hikâyenin içinde yatan detaylar, liseli bir genç kızla, kendisinden yaşça büyük bir erkeğin ilişkisinden öte şeyler söylüyor söylemesine ama eleştirdiği ve parmak bastığı noktaların üzerinden çabucak geçip, radikal bir keskinlikle saptayacağı şeyleri, sadece pembe ve nostaljik bir romantizmle sınırlı bırakıyor. Yine de yaratılan 60′lar atmosferi ve oyunculuklar özellikle Peter Sarsgaard’ın çaresiz, hüzünlü yüzüyle döktürdüğü David karakteri, tam bir Lolita olmuş Carey Mulligan ve orta sınıfın lanetiyle yaşayan, sistemden korkmuş baba Alfred Molina oldukça başarılı. Jenny, Oxford’a gider ve aldığı acı ders dahil her şeyi unutur. David ise, tarifsiz acılar içinde, kırık bir kalp ve çoktan yitmiş bir onurla oralarda, anılarda kala kalır. Ters köşeye yatmak için yanıp tutuştuğunuz final ve öykünün gelişimi, aslında hissettirerek anlatıyor mevzuuyu ama bir tuhaf, hafif eksik kalıyor gibi asıl mesele damakta ve zihinde.
Yön: Luc Besson
Sesln: Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur ile Volkan Severcan
“Arthur: Maltazar’ın İntikamı”nın adı, “Maltazar’ın İntikamı’na Giriş” olmalıydı; çünkü ‘arkası yarın’ tarzı bir seri başlamış bulunuyor. Oysa her bölüm kendi içinde ‘bir bütün’ olarak sunulmalı diye düşünüyorum. Bu ticari numara çocuk ve ergen seyircilerin hoşuna gitmeyebilir fakat canlı oyuncuların da yer aldığı, birkaç milimetre büyüklüğündeki ‘minimoy’larla böceklerin mikro dünyalarının renkleri içinde kaybolup, düşlerin şeker gibi lezzetini alacakları kesin gibi. Gerçek çekimlerle ağırlıklı olarak animasyonun birleştirildiği, çok küçük yaşlara ‘biraz büyük’ gelebilecek bir macera. Klasik – evrensel mesajı ise herkese uygun: Doğa(bitki örtüsü / hayvanlar dışında örneğin kayalar ve diğer cansızlar da…) hepimizin annesidir; onun her zerresiyle bütünleşip canını yakmamalıyız. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Yön: Chris Columbus
Oyn: Logan Lerman, Uma Thurman, Rosario Dawson, Pierce Brosnan
‘Cin fikirli’ yönetmen Chris Columbus, mitolojinin cazibesini günümüze taşıyarak ‘bir taşla iki kuş vurmuş’. Tanrıların insan formlarına dönüşerek yine insanlarla sevişmeleri sonucu doğan yarı-Tanrı çocuklarının, tehlikelere gebe ama bir yönüyle de üstün vasıflarından dolayı avantajlı ‘kaderleri’ üzerinden ebeveyn – çocuk ilişkilerine dair ailevi bir film, bir… Bu, baba ya da anneleri –mecburen- Olimpos’da ikamet eden ergenlerin Tanrılar katında dönen entrikalar sonucu dünyayı savaşlara teslim etmemek için giriştikleri görkemli macera, iki. Zaten A sınıfı eğlence sineması da böyle bir şeydir işte. Görsel –işitsel zevklerden dört köşe olmuş vaziyette hafif duygulanmış biçimde salondan mutlu çıkarsınız. Biz ‘snop’ film eleştirmenleri için de geriye, kavram sanatçılarının ve görsel etki sihirbazlarının muhteşem işleri kalır; yani şimdi Denizler Tanrısı Poseidon’un günümüz modern kentinde bir gece vakti denizden çıkmasının sinemasal anlamda da görkemi az şey midir? (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Yorum Yazın