İkisi yerli, ikisi yabancı dört yeni filmin vizyona girdiği haftanın en dikkate değer yapımı şüphesiz, türle ilgili stajını TV dizilerinde yapan Uğur Yücel‘in yönettiği bir seri katil polisiye-gerilimi: Ejder Kapanı. Romantik komediciler için özel tasarlanmış Morganlar Nerede? ise Hugh Grant ve Sarah Jessica Parker gibi türün sevilen yüzlerinden oluşan oyuncu kadrosuyla öne çıkıyor.

Ejder Kapanı

Yön: Uğur Yücel
Oyn: Uğur Yücel, Kenan İmirzalıoğlu, Nejat İşler, Ceyda Düvenci, Berrak Tüzünağaç

Ali Ulvi Uyanık

“Ejder Kapanı”na kavuştuğumuz için mutluyuz(!). Meğer tek eksiğimiz, “Se7en”ın Türk – İslam sentezine uygun , “maço” versiyonuymuş. Sinemamızın ‘özenti ve taklit’ler halkasında pahalı bir zincir; her polisiye/aksiyon unsurun yama gibi kullanıldığı, yaratılmaya çalışılan atmosferik etkinin öykü desteklemediği için gereksizleştiği, genel olarak komik bir film. “Yazı Tura” gibi küçük bir başyapıt çeken yönetmen/oyuncu Uğur Yücel, bu bütçesi en geniş filminde, “Hayatımın Kadınısın”ın bile gerisine düşebiliyormuş demek; üstelik kendisi de ‘rol keserek’. Peki, bu filme emeği geçenler bilmezler mi, Amerika çoktan keşfedilmiştir… Siz daha gemiyi inşa etmeye çalışıyorsunuz.

Bu filmdeki komikliklerin/yetersizliklerin hangi birini sıralayalım: Azmi’nin Kahvesi’nde takılan emekçi figüranlarımız olmaktan öteye geçemeyen, güya ‘pedofil katil’ kurbanların zavallılığını mı? Fransa’dan ekip getirtip çektirdikleri alakasız araba sahnelerini mi? Kamuoyunda “Rahşan affı” diye bilinen aftan yararlananları özellikle öldüren katilin, kestiği organları, o yasanın hazırlayıcılarından birinin evine yollamasını mı(Tanrı saklasın, ya başka bir adrese gönderseydi)? Her çalışmasında “erkek”liğin kitabını yeniden yazan ve farklı rollerde kimselerin görmediği, bilmediği Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterin aslında ne olduğunun, evinde geçen ilk sahnede anlaşılmasını mı? Sanki yolu yanlış sete düşmüş de ayıp olmasın diye “sairfilmenam’ gibi oynayan Berrak Tüzünataç’ı mı? Her seri katil hikâyesinin aslında felsefi bir öz barındırdığının ve içinden pek kolay çıkılamaz ahlaksal sorgulamalar içerdiğinin farkında olmadan, “Death Wish”le flört eden yüzeyselliğini mi (“Türkiye seninle gurur duyuyor” sıradanlığı)?


Beyler, bayanlar: Hollywood her türün feriştahını sunuyor. Sizler hiç yorulmayın, seyircinin kopya filmlere ihtiyacı yok! Lütfen bizlerin de gözünü boyamaya çalışmayın; yemiyoruz! Bu ülkeye özgü, içimizden hikâyeler talep ediyoruz; çünkü henüz çekilmemiş o kadar çok film var ki… (Sadibey.com)

Murat Erşahin

Öyküsü, dolayısıyla senaryosu daha iyi olsaymış, eli yüzü düzgün bir polisiyemiz olurmuş hissi uyandırıyor, Uğur Yücel’in yönettiği ”Ejder Kapanı”.  ”Yazı Tura” ve ”Hayatımın Kadınısın”ın ardından üçüncü sinema filminde Yücel, başrolü ‘gerçek bir yıldız’ olarak tanımladığı Kenan İmirzalıoğlu ile paylaşıyor. Nejat İşler, Berrak Tüzünataç ve Ceyda Düvenci oyuncu kadrosunun diğer isimleri. Bir de Sırrı Süreyya Önder. Senarist-yönetmen Önder bu kez, işe renk kattığı ‘konuk oyuncu’luktan, ‘en iyi yardımcı erkek oyuncu’luğa terfi etmiş. Ceyda Düvenci ise bence kariyerinin en iyi oyununu sergilemiş. Filmin en gerçeği, doğalı o. Aksiyon sahneleri için Fransız bir ekiple çalışan Yücel, genel anlamda yapım tasarımına gereken ağırlığı vermiş. Öykü ve tuhaf bir hızla akan ‘kurgu’ filmin eksileri. Zayıf öyküden kuşkuya düşüren ve bir başkasının parmağı varmış intibası uyandıran bazı diyaloglar, ‘içerden’ ve oldukça doğal. Bu da filmin izlenebilirliğini ve akıcılığını destekliyor. İyi çekilmiş aksiyon sahneleri ve bazı anlar atmosfere egemen olan gerilim duygusu filmin en azından bir bölümüne yayılmış. Oyunculuklar da iyi olunca, insan, ‘keşke öyküye biraz daha ilgi gösterilseymiş’ diye geçiriyor içinden. Hollywood’un çok iyi bildiği bir tür bu. Adamlar o kadar iyi filmler çekiyor ki, hani, şöyle sıradan birini ele alıp, ‘detay’ itibariyle biraz karıştırsanız neler çıkar ortaya. Yine de, kolaylıkla ‘gülünesi’ olabilecek bir iş, Yücel’in komutası altında izlenebilir, hatta kendi türünde ‘yerel bir örnek’ olmayı başarıyor. (Sinemamuzik.com)

Cüneyt Cebenoyan

Bir Ensest Kabusu/Fantezisi

Ejder Kapanı sadist, işkenceci bir katili kahramanı yapan ve dolayısıyla tehlikeli sularda yüzen bir film. Film bu sadist katile nasıl bakıyor, önemli olan soru bu. Onun hastalıklı ruh haline eleştirel, mesafeli ve anlamaya yönelik bir bakışı mı var, yoksa onu kahramanlaştırıyor mu?

Filmin kahramanı olan sadist katilin kız kardeşi, tecavüze uğramış, nihayetinde ölmüş. Kızın sübyancı (pedofil) katili yakalanmış ama kısa bir süre yattıktan sonra afla serbest bırakılmış. Filmin kahramanı (aslında yazdıklarıma çok güvenmeyin, filmin sırlarını açık etmemek için ben de kandırmacalı bir dil kullanıyorum) kız kardeşinin katilini ve o katille benzer profile sahip, afla çıkmış tecavüzcüleri birer birer öldürüyor. Bu arada güneydoğuda yaşayan bir tür varanın (büyük kertenkele) zehrini de kullanıyor (Kürt sorununun zehri?). Halk bu “sapık” katillerin öldürülmesinden pek memnun! Devlet adamları ise nedense tecavüzcüleri öldüren katilin yakalanamaması durumunda hükümetin düşeceğini sanıyor. Yani burası Türkiye olmasa neyse ama… Burada hükümetler böyle olayların çok daha ağırlarında bile düşmedi ki… Kaldı ki millet memnun.

Filmin tartıştığı bir af ve hukuk meselesi var. Eğer toplum hayatına tehdit oluşturan birileri, cezalarını çekmeden serbest bırakılırsa, başka birileri de onları öldürür, halk da bu kişileri destekler diyor film. Fakat film, tam anlamıyla bireysel adaletten, bu faşizan çizgiden yana demek güç. Açık bir şekilde, şiddetin estetikleştirilmesi durumu var filmde. Yumruğun yendiği anda ağızdan fışkıran kan bize fotoğraf dondurularak veriliyor. Bu ve benzeri sahneler açıkça maço bir erkekliği, şiddeti yüceltiyor. Üstelik bu şiddeti uygulayanlar kanunları arkasına almış polisler. Fakat yine de, şiddet kimi zaman yüceltilse de filmin de hastalıklı bir hali var ki, tam da nerde durduğunu belirsizleştiriyor. İşkenceci katili destekliyor muyuz, desteklemiyor muyuz? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde “evet, destekliyoruz” olsa da, söz konusu karakter çok sevilebilecek biri gibi gelmedi bana. Ama bu benim kanım da olabilir.

Filmin bana asıl ilginç gelen yanı ise, aile içi cinsel dinamikleriydi. Filmde sembolik bir aile oluşturan üç polis var. Abbas (Uğur Yücel)bu üçlüde baba figürü. Baba figürü derken, benim yakıştırdığım bir şey değil bu. Filmin diğer iki polisi, Cello (Kenan İmirzalıoğlu)ve Ezo (Berrak Tüzünataç)onu baba olarak gördüklerini dile getirirken, o da onlara kızım ve oğlum diye hitap ediyor. Dolayısıyla Tüzünataç ve İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterler de birbirleriyle kardeş oluyorlar. Sembolik anlamda elbette. Filmin işkenceci seri katili (katilleri) aynı travmayı yaşamışlar: kız kardeşleri tecavüze uğramış. Peki bu seri katil (katiller) ne yapıyor? Tecavüzcüleri hadım ediyor ve kendi sembolik kız kardeşiyle yatıyor. Ve babanın kendisini cezalandırmasını bekliyor. Baba da onu cezalandırıyor! Sanki kızkardeşinin katilleriyle, tecavüzcüleriyle özdeşleşen bir intikamcı var. Kendi yasak arzusunun bedeli olarak yaşamaktan korktuğu kastarasyonu (hadım edilme/penisin kesilmesi)kurbanlarına uyguluyor. Bir ensest fantezisi ve/veya kabusu gibi bütün film.

Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı karakterin, bir sorgu sırasında suçluyu, karısını düzmekle tehdit etmesi de onun cinselliğine dair bir şeyler söylüyor. Cello’nun başkalarının kadınlarıyla bir derdi var . “Adını Sen Koy”u hatırlıyor musunuz? Orada arkadaşının nişanlısına aşık olan karakterle bir akrabalığı var Cello’nun.

Abbas’ın Ezo’ya çaktırmadan kendisini bir erkek olarak nasıl gördüğünü sormasını da not etmek gerek (Abbas, Ezo’ya Cello hakkında ne düşündüğünü soruyor ama öyle bir soruyor ki aslında kendisi hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istediği sonucu çıkıyor!) Filmin finalinde Abbas’ın , Cello’yu öbür dünyaya uğurladıktan sonra camide dua etmesi anlamlı. O haremine göz diken oğlunu tanrıya kurban etmiş İbrahim Peygamber gibi. Ve kendisi de Allah Baba’sına sığınıyor.

Amatör psikanalistlik çabasını bir kenara bırakıp, filmin sinemasal olarak nasıl bir tat bıraktığına bakacak olursak… Bir defa filmin fena halde “Se7en” filminin etkisi altında olduğunu söylemek lazım. Fakat “Se7en”ın aksinekarakterlerin dertleri seyirciyi pek saracak cinsten değil. Milli Görüşçüler, Fethullahçılar veÜlkücüler arasında bölündüğü söylenen polis teşkilatında Ezo’nun atletlerle dolaşması pek inandırıcı gözükmüyor. Keza Abbas karakteri de biraz taklit duygusu veriyor. Kenan İmirzalıoğlu ise ürkütücü, tekinsiz bir polis rolüne oturmuş. Gerçek hayatta görsem korkardım. Kurbanlarla ki aynı zamanda tecavüzcü suçlular oluyorlar, hiç tanışmıyoruz. Onlara ne acıyoruz, ne öfkeleniyoruz. Gerilim sağlayacak pek bir unsur yok filmde. Kimse için tasalanmıyoruz, katil yakalanacak mı diye dert etmiyoruz. Nihai hesaplaşmada da bir zirve yaşanmıyor. Psikanalitik okumalarla film ilginçleşse de bunun hedeflenen bir şey olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bir stil çalışması olarak fena değil ama başta da dediğim gibi tehlikeli sularda yüzen bir film bu.

Son bir not: Sırrı Süreyya Önder filmin sürpriz oyuncusu ve kesinlikle de en iyilerinden biri. Hoş geldin Sırrı hocam! (Birgün)

Serdar Akbıyık

Ejder Kapanı için söylenecek ilk söz iyi bir aksiyon filmi olduğu. Üstelik aksiyon Türk sinemasının çok da becerebildiği bir tür değil. Çünkü aksiyon dediğinizde pahalı çekimler, teknoloji işin içine daha çok giriyor. Teknik kısmı bir tarafa bırakırsak bu türün belirli bir metodu var. Hollywood da bu işin kralı. O zaman yapılacak şey belli. İyi bir gözlem ve Hollywood tarafından daha önce çözülmüş olan birçok şeyi oradan kopya edeceksiniz. Oyunculukları da buna uyarladığınızda iyi bir aksiyon çekmemek için bir sebep yok. İşte Uğur Yücel tam da bu yolu izlemiş. Araba takipleri, kanlı cesetler, gizemli cinayetler ve sürpriz bir son. Filmin son dakikasına kadar bütün kahramanların katil çıkma olasılığı var. Yücel bunu iyi başarmış. Tabii bir de bu başarının üzerine iyi bir oyuncu kadrosu eklerseniz. Bu kadro oyunculuk yeteneği kadar popüler olarak da ilgi çeken isimlerden oluşursa değme keyfime. Ejder Kapanı’nda da popülerlik bağlamında bir problem yok. Son dönemlerin en önemli erkek oyuncularından Kenan İmirzalıoğlu, Nejat İşler, Uğur Yücel’in oyuncuları ve rol arkadaşları. Berrak Tüzünataç ile Ceyda Düvenci ise filmin kadın oyuncuları. Ceyda Düvenci film için inanılmaz kilo almış. Filmde ilk gördüğümde gerçekten onu tanıyamadım. Kilo bir insanın yüz ifadesini bu kadar değiştirir. Bunun dışında filmde performansını en beğendiğim isim diyebilirim Ceyda Düvenci için. Her şey Çok Güzel Olacak’tan sonra kariyerinin en iyi performansını göstermiş Düvenci. Rolü fazla olmamasına rağmen komiserin pavyon şarkıcısı sevgilisini asla karikatürize olmadan oynamış. Uğur Yücel ile sıcak bir ikili olmuşlar. Perdede görmeden onların böyle bir uyum yakalayacağını düşünemezdim. Bir de filmin içinde çift olmayan ama gerçek hayatta bir beraberlik yakalayan Berrak Tüzünataç ile Nejat İşler var. Berrak Tüzünataç 2008’de Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak filminden sonra kısa bir zaman içinde ikinci kez bir filmle karşımıza çıkıyor. Her iki filmi seyrettikten sonra Tüzünataç’ın daha gerçek rolünü oynamadığını düşünüyorum. Ne yazık ki iki filmde de senaryonun ve yönetmenlerin odağının dışında kalıyor. Yoksa farklı fiziği ile bu performanslarından çok daha iyisini göstereceğine inanıyorum. Biraz daha seçeceği projelerde titizlenirse ve daha odakta roller isterse onun için çok farklı yorumlarda bulunabileceğiz sanıyorum. Nejat İşler ise benim şahsen çok beğendiğim bir oyuncu. Semih Kaplanoğlu’nun filmi Yumurta’daki performansı hala gözlerimin önünde. Pelin Esmer’in 11’e 10 Kala’sında da beğenmiştim İşler’i ama bu filmde oyunculuğu için bir yorumda bulunamıyorum. Çünkü onun rolü neredeyse Ceyda Düvenci’den de kısa. Bence bu filme en büyük katkısı afişteki ismi. Onun adına aklımda kalan Kenan İmirzalıoğlu ile karşılıklı oynadığı sorgu sahnesi. Gelelim filmin odağında bulunan asıl ikiliye, Kenan İmirzalıoğlu ile Uğur Yücel. İmirzalıoğlu’nun en iyi performansı diyebilirim. Onun fiziği hem iyi hem kötü adamı üstünde çok iyi taşıyabiliyor. Bu filmde de bu özelliğini iyi yansıtıyor perdeye. Bir gün onu su dökülmemiş bir kötü adam olarak bir filmde seyredeceğiz. Anadolulu komiser yardımcısı Akrap Celal rolünde başarılı İmirzalıoğlu. Uğur Yücel zor bir işi kotarmaya çalışıyor. Hem yönetmen hem de başrol oyuncusu olmak gerçekten zor. Yönetmen olarak çıkardığı iş ortalamanın üzerinde, oyunculuğu için ise biraz klişelere takılmış diyeceğim. Yücel’in fiziğinde bir adamın polis olsa bile üç dört kişiyi dövüp o havalarda dolaşması çok inandırıcı değil. Yücel’in canlandırdığı karakter absürt bir filmde cuk otururdu. Ama kendi içinde daha ciddi bir bakış açısı barındıran böylesi filmde karikatürize oluyor. Zaten filme getireceğim en büyük eleştiri de bu. Filmin konusuna gelince; Güneydoğu’da askerliğini yapan Er Ensar acımasız bir ölüm makinesidir. Askerdeyken 12 yaşındaki kız kardeşine tecavüz edillir. Askerden döndüğü ilk gün, kız kardeşinin kendini astığını öğrenir. Ardından şehirde cinayetler işlenmeye başlar. Soruşturmayı cinayet masasından iki usta dedektif Abbas, Celal ve stajyer polis memuresi Ezo üstlenir. Emekliliğinden önce son görevini üstlenen Abbas’ın tek hayali sevgilisi Cavidan’ı da alıp uzaklara gitmektir. (Star)

Morganlar Nerede? / Did you hear about the Morgans?

Yön: Marc Lawrence
Oyn: Sarah Jessica Parker, Hugh Grant, Sam Elliott, Mary Steenburgen

“Morganlar Nerede?”, sonlanmaya yakın bir evliliğin mutlu biçimde pekâlâ yürüyebileceğini fakat bunun keşfedilmesi için, erkek ve özellikle kadının birbirleriyle diyalog kurup biraz yalnız kalmaya ihtiyaçları olduğunu anlatmanın yolunu, zekice bir çıkış noktasında bulmuş. ‘Sapına kadar’ New Yorklu yani modern dünyanın tüm olanaklarını kullanan çifti, tanık koruma programı çerçevesinde her şeyden soyutlayıp, az nüfuslu Wyoming kasabasına yerleştirirken bir taşla iki kuş vurmuş: Komedi ve romantizm! Biliyorsunuz, Hollywood bu konuda bir numara: İzle, eğlen, istersen kendi yaşamına uyarla, iyi hisset ve unut… Bir sonraki filme kadar tabii! (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)

Prenses ve Kurbağa / The Princess and The Frog

Yön: Ron Clements, John Musker
Ses: Anika Noni Rose, Bruno Campos, Keith David

“Prenses ve Kurbağa”, uzunca bir aradan sonra el çizimi bir animasyon; üstelik bilgisayarlı yapım tekniğinin öncülerinden John Lasseter’in başyapımcılığında… Disney’in klasik öyküleme geleneğinde ne varsa, Grimm Kardeşler masalının bu farklı uyarlamasında mevcut: Güldürü, serüven ve romantizm, müzikal çatı altında; önemlisi de, müzikalite denilince akla gelen New Orleans’ın 1920’li yıllarından, caz, blues, gospel ve diğer türlerin, ‘kara büyü’nün gizeminden geçip rengârenk canlılıkla bataklıklara ulaştığı büyülü bir öykü. Çocuğunuzu salona sokup sizin dışarıda oyalanacağınız bir film değil, tam tersi, belki de sizin daha çok zevk alacağınız bir ziyafet. Yapımda ve müzikte yerel sanatçılardan / dokudan sonuna dek yararlanıldığını eklememe, bilmem gerek var mı? (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)

Disney’in geleneksel, yani elde çizilmiş animasyonu, adından da anlaşıldığı üzere, Grimm Kardeşler’in ünlü masalı ‘Kurbağa Prens’ten esinlenmiş. Bildik masal, birçok farklılıkla yansımış perdeye. Prensimiz bir caz tutkunu. Onu öpüp, eski bedenini kazandırması gereken prensesimiz ise Afro-Amerikalı. Blues, Gospel ve cazla yoğrulmuş duygusal bir müzikal ”Prenses ve Kurbağa”. Animasyon, Amerikan rüyasına ‘içerden’ bakarken, liberal bir yaklaşım sergiliyor. Obama’ya saygılarını sunan yapım, demokratlara selam duran yapısıyla, vaat edilen yeni Amerika ve umut adına ’emek yoğun’ şeyler söylüyor. Tek bir sahnesini oluşturmak için çizerlerin ortalama otuz saat çalışmak zorunda kaldığı filmin yönetmenleri, daha önce, ”Küçük Denizkızı”, ”Aladdin”, ”Hercules” ve ”Define Gezegeni”ni çekmiş olan ikili Ron Clements ve John Musker. Mississippi’nin caz ezgileri yükselen, ‘yoksun’, tutucu, mistik ve hüzünlü fonunda, düşlerine yolculuk eden bir kahramanın, yoksul Afro Amerikalı Tiana’nın umut dolu öyküsü, sadece çocuklara değil, masalların dünyası ve sıcaklığına inanmış ama onları ters yüz edip, yaşanan gerçeklikle ortak paydalar kurmak isteyen sinemaseverlere de sesleniyor. Sonuçta ‘dışardan’ bakıldığında, içerik anlamında kolaylıkla ‘kâbusa dönüşebilecek bir rüya’ duruyor perdede. İşçilik ise noksansız. (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)

Kutsal Damacana 2: İt Men

Yön: Korhan Bozkurt
Oyn: Şafak Sezer, Mustafa Üstündağ, Aydemir Akbaş,Tuğba Karaca

Şafak Sezer korku filmlerini ti’ye almaya devam ediyor. Kutsal Damacana’da Exorcist-Şeytan filmiyle dalgasını geçen Sezer bu sefer Kutsal Damanacana 2: İt Men’de Kurt Adam ile uğraşıyor. Bu sefer yanında Kurtlar Vadisi’nde Muro tiplemesiyle büyük sükse yapan Mustafa Üstündağ var. Şafak Sezer mimikleriyle insanı kahkahaya boğan bir sanatçı. Bir de hikaye komik olunca eğlenmek için biçilmiş kaftan oluyor onun yaptığı filmler. Bu tür komedi filmleri ise büyük eleştirilere maruz kalıyor. Ben de bunu anlamıyorum. Her ülke sinemasının popüler, gişeye oynayan üretimleri vardır. Bu filmlerin sinema sanatı yerine sosyolojik etkileri de vardır. Bu etki toplum için de çok önemli. Yaşamın koşuşturmasından yorulan, gerilen, her türlü sıkıntıyı yaşayan insanlar sinemaya gidip iki saat gülmek ister. Bu tür filmlerin görevi budur. Bazısı düşündürür ve güldürür bazıları ise tamamıyla kahkaha attırmak için çekilir. Burada önemli olan o filmin insanları eğlendirebilmesidir. Kutsal Damacana 2: İt Men de kesinlikle güleceksiniz. Okullar da yarıyıl tatiline gireceğine göre bu film çok izleyici toplayacak. Şafak Sezer insanları güldürmek isteyen bir sanatçı. Ve bence bu hedefi on ikiden vuruyor. Daha ne duruyorsunuz, koşun gülmeye… (Serdar Akbıyık – Star)

1 YORUM

  1. "biri erkek biri dişi iki kentli insanı köye gönderelim de daha önce hiç tanışmadıkları bu yeni hayatta yapacakları acemice salaklıklara bi güzel gülelim" formüllü ve de mevzulu Morganlar Nerede? hem modası geçmiş, hem de kafası geri geri basan bir film..

    yeşilçam sineması'nın hatta mümtaz yerli dizi filmlerin bile çoktan yapıp artık vaz geçtiği bu klasik, 'kentten indim köye, hele gör başıma neler gele' temalı klişeleri, hem de en bayağı şekilde gözümüze sokan bu sinemacılara diyecek lafı gayet iyi biliyorum ama söylemeye tenezzül bile etmiyorum..

CEVAPLA