
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
26 Şub
6 filmli bir haftaya merhaba diyoruz. Yönetmeninden ötürü merak edilen film Cennetimden Bakarken, konusundan ötürü gündem oluşturan Veda haftanın öne çıkanları. Ama Ata Demirer‘in Eyvah Eyvah‘ı da kaçırılmayacak bir eğlencelik doğrusu. Eyvah Eyvah aynı zamanda “ötürü” kelimesinin bu aralar dilimize pelesenk olmasının müsebbibi…
Yön: Peter Jackson
Oyn: Mark Wahlberg, Rachel Weisz, Susan Sarandon, Stanley Tucci
Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com“Cennetimden Bakarken”de, sade biçimde anlatılan seri katil hikâyesi polisiyenin ‘katı gerçekliğini’ ve bu cani marifetiyle ortadan kaybolan kızın tinsel yolcuğundaki duraktan tüm olanları görmesi de ‘olabilir gerçeği’ (şimdilik fantastik) ifade ediyor. Yani sert gerçekle olası gerçekliği örtüştüren olağanüstü bir yolculuk. Hüzün, nefret, umudun iç içe geçtiği, affetme ve sevginin ağır bastığı, yüreğinize ağır geldiği ölçüde pırıl pırıl güzelliğiyle ölümün bir başlangıç olduğuna inancınızı güçlendirecek, önemli bir deneyim.
Murat Erşahin – Sinemamuzik.com
Görkemli prodüksiyonların yaratıcısı Peter Jackson, farklı bir işle karşımızda. Yaratıcı sinemacı, kapkara bir sevgi ve umut filmi çekmiş! Sürülen bir hayatın ve o sona erdikten sonra devam eden hemen her şeyin filmini. Hayatın, ölümün, acının, yalnızlığın, aşkın, kabullenişin filmini. Orijinal adıyla ‘The Lovely Bones’, Alice Sebold’un aynı adlı romanından uyarlanmış beyazperdeye. Romanı, genç yaşta başına gelen kötü bir olay sonucu yazan Sebold’un satırlarının, izlenenden farklı olduğunu söylüyor okuyanlar. Peter Jackson’sa, ‘herhangi bir romanın sinema uyarlaması, sadece o romanla ilgili bir hatıradır’ cevabını vermiş eleştirilere. Tartışılabilir. Tartışmaya kapalı olan nokta ise filmin sarsıcı etkisi. ABD’nin doğu eyaletlerinden Pensilvanya’nın bir banliyösünde yaşayan14 yaşındaki Susie’yi tanıyoruz. Seri katil olan komşusu bay Harvey tarafından öldürülüyor. Ürkütücü sakinliğiyle evinin bodrumunda ‘içini dinleyen’ hasta bir adam, Bay Harvey.
Bu dünya ve öbür dünya arasındaki bir yerden bir zamanlar nefes alıp verdiği yeri, sevdiklerini, katilini izliyor Susie. Başka hiçbir şeye benzemeyen bir acıyla kahrolan ailesini, annesini, babasını, kardeşini izliyor. Adaletin, kaderin, cezanın sonuçlarını bekliyor. Çıkacağı o son yolculuk için içinin tamamen rahatlamasını, geride hiçbir soru işareti kalmamasını, sevdiği çocuğa ilk öpücüğü vermeyi örneğin. Aradaki yer veya ‘diğer taraf’ tasvirinde hiçbir dini sembol kullanmayan yapım, inanç ile arasına kesin bir mesafe koymuş. Stanley Tucci’yi Oscar adayı yapan ‘Bay Harvey karakteri’ ve ”Kefaret / Atonement” ile Oscar adayı olmuş 94 doğumlu Saoirse Ronan’ın yürek burkan bir performansla canlandırdığı genç kurban Susie, müthişler. Çılgın ve gerçekçi anneanne rolündeki Susan Sarandon da öyle. Tuhaf bir deneyim Jackson’ın filmi. Öfkelendiren, çaresizlik ve hüznü ta en içinizde duymanıza neden olan, ruhunuza kapkara bir elle dokunurken, bir yandan da olmayacak biçimde sonradan hissedeceğiniz bir umut veren, müthiş görselliği ve sarsıcı yanıyla uzun süre sizle kalan bir film. Oruç Aruoba’nın ‘de ki işte’ kitabındaki şu satırları sanki: ‘Yaşam, rüzgârın titrettiği yaprakların hışırtıları ardından çağıran bir ses gibi: Çabucak yitiveren, anlaşılamadan söylediği.’
Yön: Hakan Algül
Oyn: Ata Demirer, Demet Akbağ Özge Şakrak Borak, Salih Kalyon
“Eyyvah Eyvah”, iddiasız, tamı tamına bizden/ ‘içimizden’ , vaat ettiği komediyi hakkıyla sunan bir neşe… Hiç görmediği ve öldü bildiği babasının İstanbul’da olduğunu öğrenir öğrenmez bu cengele onu aramaya gelen Çanakkaleli klarnetçi, ‘uyanık-saf’ delikanlıda Ata Demirer (senaryoyu da yazmış) ile eğitimsiz, ‘yüreği altın’, gece hayatının zorluklarına karşı abartılı duruş sergileyen, tipik cafcaflı şarkıcı Firuzan’ı oynayan Demet Akbağ, filmin iki kozu! Doğru kozlar tabii. Ritimde de aksaklık olmayınca, üzerinde fazlaca düşünmeyeceğiniz ve bol bol güleceğiniz; iri laflar etmeye, aralara başka meseleleri sokuşturmaya çalışmadan seyircisine keyif veren bir film gerçekleştirilmiş(bazı kusurları hiç dert değil). Ve inanın, bir yığın ‘büyük’ ama içi kof filmden çok daha değerli… Çünkü bir şeyler ‘yedirmeye’, karşısındakini yönlendirmeye çalışmıyor, çünkü samimi. Yönetmen Hakan Algül başta, her emekçisine kocaman bir bravo (ben bu Firuzan’a bayıldım ya)! (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Trakyalı klarnetçi Hüseyin’in yolu, hiç tanımadığı babasını bulmak için geldiği İstanbul’da, gece kulüplerinin prensesi Firuzan ile kesişir. Senaryosunu Ata Demirer’in yazdığı ve ilk filmi ”Döngel Kârhanesi”nden tanıdığımız Hakan Algül’ün yönettiği komedi, gerçekten güldürüyor. Başrolleri Ata Demirer ve Demet Akbağ’ın paylaştıkları sevimli, sıcak film, son dönemde ‘komedi’ adına izlediğimiz averaj altı birçok yapıma adeta ders veriyor. Salt küfüre başvurmadan, bayağılığa kaçmadan güldüren, hatta kahkaha attıran yapım, iyi yazılmış, iyi oynanmış ve iyi yönetilmiş. Durum ve karakter komedisinden, absürd bir maceraya yol alan yapım, anlık ‘gag’larla daha da güçleniyor. Özellikle güncel ‘google’ (Bunu mu demek istediniz?) esprisi karın ağrıtacak cinsten. Trakyalı dört müzisyen arkadaşın deniz kenarında kurdukları çilingir sofrasını aydınlatan ağaç dalına asılmış ‘lüks’, düzeyli mizaha ‘özel, içsel bir hüzün’ katan ince bir ayrıntı olarak kalıyor hafızada. Devam filmi için açık bir kapı bırakan popüler sinemanın bu düzgün örneğinde emeği geçen herkesi kutlamak gerek. (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)
Yön: Rob Marshall
Oyn: Nicole Kidman, Penelope Cruz, Judi Dench, Daniel Day Lewis, Sophia Loren
“Nine” müzikali, düşlerle gerçeğin sınırının belirsizleştiği Fellini filmi “8 ½”un sonsuza dek açtığı alanda son sürüm. 1) Dokuzuncu filminde tamamen ‘tıkanan’ ve yaratım kapılarını yeniden açabilme gücüne kavuşmaya çalışırken yaşamına giren kadınlarla, geçmişte ve bugünde, yalanları ve“ahlaksızlığı” üzerinden yüzleşen İtalyan yönetmenin dramatik hikâyesi. 2) “İtalyan olmak” üzerine neşeli ve duygusal bir yolculuk. 3) ‘Maestro’nun sanatla ilişkisinde ‘Oedipus kompleksi’nden ‘karısını aldatmanın dayanılamaz baskısı’na, korkularının, kaygılarının, ıstıraplarının kaynaklarına dair bir sondaj. 4) Müziğin dans denilen yüksek estetikle birleşip, izleyenleri coşkulara sürüklediği bir işitsel – görsel şölen. 5) Kadına dair bir inceleme aynı zamanda: Anne olmak; eş, metres, fahişe, dost, âşık, fettan kadın olmak üzerine… 6) Bir oyuncular geçidi: Yedi kadın oyuncunun beşi Oscar kazanmış, biri aday olmuş. Daniel Day- Lewis ise çift Oscar ödüllü! 7) Yönetmen Rob Marshall’ın koreografiden gelen gücünü kullanırken, her bir oyuncunun karakterine de birer öykü yükleme başarısı gösterdiği, dengeleri tam bir çalışma. 8) İnsanın karmaşık doğasının dörtnala koşmaya hazırlanırken önüne çıkan engellerle(din kurumu mesela) çetin mücadelesine dair, çok güncel bir tartışma. 9) Sinemanın diğer sanatları, yeni bir dinamizm ve yorumla bünyesinde nasıl birleştirebildiğinin değerli bir örneği. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Maury Yeston, Fellini’nin ”8 ½”unu izlediğinde çok etkilenmiş ve kısa zamanda bir takıntı halini almış onun için film. 1973′te Yale’de öğrencilik yaparken yazmış ”Nine” adlı müzikali. ”8 ½”a müzikal tatlar eklemiş ve ”Nine” çıkmış ortaya. Broadway’in bu ünlü müzikali, Tony ödüllerine ambargo koymuş. Oyunu beyazperdeye taşıyan isim, ”Chicago” ve ”Bir Geyşa’nın Anıları” ile tanınan Rob Marshall. Senaristlerse, Michael Tolkin ve 2008′de aramızdan ayrılan usta sinemacı Anthony Minghella. Ünlü bir yönetmenin duygusal sorunları, geçmişi, endişeleri, yaşadığı ruh fırtınaları, ilişkileri, eşi, metresi, annesinin hayali, çocukluk günlerinin ilk kadını, hırslı bir muhabir, sırdaşı ve kostümcüsü, ilham perisi, platonik aşkı ve başrol oyuncusu. Yaratıcılık, özel hayat, ruhtaki kaos ve sanatın sanatçıya endişe salgılayan büyüsü. Danie Day-Lewis’in İtalyan aksanıyla canlandırdığı usta yönetmen Guido Contini ve hayatındaki bütün kadınlar: Judi Dench, Marion Cotillard, Penélope Cruz, Nicola Kidman, Kate Hudson, Fergie. Müzikalin enfes şarkılarının çoğu, usta oyuncular tarafından seslendirilmiş. Koreografisi, genel yapım tasarımı, müziği, oyuncuları ve çok ince duyarlılığı ile rafine, öz bir yapım ”Nine”. Birçok kayıp tadı yeniden almak için… (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)
Yön: Zülfü Livaneli
Oyn: Sinan Tuzcu, Serhat Mustafa Kılıç, Dolunay Soysert, Özge Özpirinçci
“Veda”, bir Türk vatandaşı olan bana, eğitim gördüğüm süreç içinde öğretilenlerden ve sonra belgesellerle dağarcığıma eklediklerimden öte, farklı bir bakış açısından, sinemasal lezzette, duygularımı çalkantılı hale getirecek ve ruhumda etkili olacak hiçbir şey anlatmadı… Zerre de zevk vermedi. Bu kez anlatıcı rolünde, O’nun en yakın arkadaşı Salih Bozok: Ve yine sıkıcı kronolojik satır başlarıyla, dramatize bir klişeler geçidi… Klişeler… Ve klişeler… Ve klişeler… Ölümünden dakikalar sonra intihara teşebbüs edebilecek denli O’nu seven Bozok’la ilişkisinin derinliğine, bırakın inmeyi, bakmayı bile denemeyen bir film. Oyuncular genel olarak basmakalıplıktan nasibini almışlar; bazıları oldukça kötü zaten. Eğer, görüntü, kostüm ve makyaj, bir filmin başarısı için yeterli olsaydı, ortalık iyi filmden geçilmezdi. Dolayısıyla “Veda”yı allayıp pullamaya gerek yok! Bu filmi o görkemli müziğiniz de kurtaramaz Bay Livaneli. Olmamış. Kötü! Yazık ki, genç kuşakların ‘ölümlü bir insan’ olarak tanıyıp sevmesinin çok daha kolay olduğu bu önemli ve değerli devlet adamını, bağımsızlık savaşçısı devrimciyi, bu film, yine, bir kez daha, kutsama sözcükleriyle tanımlıyor. Atatürk ve mirasının sinemadaki en büyük talihsizliği, bu ülkenin bir Clint Eastwood yetiştirememesi. Bakınız, zamanı olanlar hem “Veda”yı, hem de “Yenilmez”i izlesin. “Yenilmez”e gidenler, devlet başkanlığının ilk yıllarında sporun birleştirici gücünü kullanmasının hikâyesi ile Nelson Mandela’nın siyasi kişiliği, fikirleri ve liderliğine dair nasıl doyurucu / çarpıcı bir büyük filme ulaşıldığını, yönetim ustalığını, oyuncuların gücünü, özetle zeki bir filmi görecekler. Kıyaslayın lütfen. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Zülfü Livaneli’nin yazıp yönettiği ”Veda”, ‘ölüme meydan okuyan bir kuşağın hikâyesi’ olarak tanıtılıyor. Reklamı, ‘beklenen Atatürk’ filmi olarak yapılan ”Veda”, Atatürk’ün yaveri ve silah arkadaşı Salih Bozok’un anılarına dayanıyor. Perdede izlenen ‘hızlandırılmış bir Atatürk ve yakın çevresi’ öyküsü. Aslında resmi tarihin dışında bir şey söylemeyen, özellikle Atatürk’ün hayatındaki kadınlara, annesi Zübeyde hanıma, eşi Latife ve Zübeyde hanımın ikinci eşi Ragıp bey’in yeğeni olan Fikriye hanımlara değinen biyografik hikâye, Bozok’un bakış açısıyla anlatılmış. Tarihin kırılma noktalarına, yani; kurtuluş savaşına, cumhuriyetin kuruluşuna, devrim ve inkılâplara gerektiği kadar değinmeden, hatta Atatürk’ün kişilik oluşumundaki özel ve sosyal etkenleri ortaya koymadan ‘alelacele’ çekilmiş intibası uyandıran film, eksik ve yetersiz. Düşünün bir; her türlü fedakârlığı göstererek, canları pahasına bir savaş vermiş, bir ülkeyi, cumhuriyeti yoktan var etmiş kişi ve koca bir kuşağın öyküsünü, bir an bile duygulanmadan izliyorsunuz. Yeni bir bakış açısı ve bilgi içermeksizin, yüksek amaç ve idealler peşinde koşan çok önemli isimler ve bir ulusun öyküsü, yavan bir biyografide nefes almak zorunda bırakılmış. Sinan Tuzcu, Dolunay Soysert, Serhat Mustafa Kılıç, Ezgi Mola ve Özge Özpirinççi’nin başlıca rolleri üstlendiği tarihi dramın müzikleri de Zülfü Livaneli imzası taşıyor. Müzik çalışmasının öykünün üzerine çıktığı film, gerekli atmosferi sağlamayı başaramıyor. Sinema büyüsünden uzak yapım sonrası, insan; artık iyi anlatılmış, orta eğitim ders kitaplarından farklı bir Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet ve Atatürk filmi izlemek istediğini idrak ederek ayrılıyor salondan. (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)
Alper TurgutMustafa Kemal Atatürk’ün yaşam öyküsünden belli başlı enstantaneleri ve onun son saatlerini, çocukluk arkadaşı ve yaveri Salih Bozok üzerinden anlatmayı deneyen “Veda” filmi, konusunu her ne kadar lise müfredatının ötesine taşıyamasa da, tarafsızlığını bir ölçüde korumayı başarıyor. Evet, “Mustafa” belgeseline duyulan tepki, büyük bir ihtimalle Veda’ya duyulmayacak. Bu anlamda gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz.
Zülfü Livaneli’nin yönettiği (üstelik müziklerini yapıp, senaryosunu da yazdı) Veda”nın başrollerini Sinan Tuzcu, Serhat Mustafa Kılıç, Dolunay Soysert, Ezgi Mola, Özge Özpirinççi, Burhan Güven, Fikret Kağan Olcay, Bartunç Akbaba, Ayhan Aktaş, Melahat Abbasova ve Kaya Akkaya üstleniyorlar. Filmin görüntü yönetmeni Peter Steuger… Atatürk’ün çocukluk, ergenlik, gençlik ve yaşlılık dönemlerini dört farklı oyuncu canlandırdı. Veda’da, Atatürk’ün arabası ve vagonu da aralarında bulunduğu 29 araç kullanıldı. Film ekibi, 98 kişiden oluştu ve yapımda 2000 figüran görev aldı.
Atatürk’ün insani yanının yer yer törpülenmesi, onu görece soğuk ve ulaşılmaz kılsa da, Mustafa belgeselinde çizilen aciz ve zavallı portreden daha gerçekçi durduğu kesin. İki saatlik Veda’nın, 30 dakikalık bölümünün kesildiği söyleniyor. O bölüm, gerçekten en can alıcı sahnelerin bulunduğu Selanik’ten İstanbul’a göçü anlatıyormuş. Keşke makasa kurban gitmeseydi. Eminim seyircinin canı sıkılmaz ve 1912 Balkan Göçü dramı, akıllara kızınmış olurdu.
Yoğun bir emek, ayrıntılı makyaj, 12 bin kostüm, çarpıcı müzik ve alkışlanası savaş sahneleri, ne yazık ki; Veda’yı, sinemasal anlamda iyi ve güzel bir filme dönüştüremiyor. Tadı tuzu yok. Bakış açısı sıradan ve bildik, kurgu eksik gedik. Hemen her sahne, tepeden tırnağa klişe… Zübeyde Hanım’ın Rum aksanıyla konuşması, Salih Bozok karakterine ısınamayışımız, Latife Hanım’ın biraz karikatürize edilmiş halleri gibi ayrıntılara ise hiç girmeyelim. Öncelikle duygusu eksik bu yapıtın (anne ve oğul ilişkisi dışında), ruhumuza seslenemiyor. Bizi içine çekemediği için karakterle de bütünleşemiyoruz. Bu milletin beklentisi, söz konusu Atatürk ise, elbette çok büyük olacaktır. Çünkü hayatının her anı, beyazperdeye mutlak yakışacaktır. Örneğin sekiz Oscar’lı “Gadhi” gibi nakış nakış işlenmiş bir film istiyoruz. Destansı… Hem epik, hem dramatik… Gelecekte umarız, Atatürk’ün müthiş öyküsünü dillendirecek bir yönetmen çıkar. Ama bu film, o film değil.
Yer Dolmabahçe Sarayı. Tarih 10 Kasım 1938. Saat 07.05. Atatürk’ün son nefesini vermesine iki saat kalmış. Başucunda doktorlar ve yaveri Salih Bozok var. Bu Veda iki kişiliktir. Çünkü Salih Bozok, 51 yıldır dost olduğu Mustafa Kemal’i son yolculuğunda dahi yalnız bırakmak istemeyecektir.
Yön: Clint Eastwood
Oyn: Morgan Freeman, Matt Damon, Scott Eastwood, Langley Kirkwood
“Yenilmez”, 27 yıl hapis yaşamından sonra 1990’da koşulsuz serbest bırakılan, 94’te devlet başkanı seçilen Nelson Mandela’nın, süregelen ırkçılığın bu kez beyazlara karşı uygulanmaması ve tüm ulusun aynı amaç için çarpan tek yürek olabilmesi için, sporun birleştirici gücünü kullanması temelinde, ‘95 Dünya Ragbi Şampiyonası’nı konu ediniyor. Kabile adı Madiba olan, 1918 doğumlu bu ileri görüşlü zeki adam, çevresindekilere, giderek yaygınlaşan biçimde ‘bağışlama’nın yüceliğini ve rahatlatıcı etkisini gösterirken, kötü durumdaki takımın ‘bembeyaz’ kaptanı Francois Pienaar’ı motive etmeyi de ihmal etmiyor. Böylece, filmin gerçek öyküsünün dramatik yapısı, bir ‘spor filmi’nin vaat ettikleriyle birleşerek, Güney Afrika’da yapılan şampiyonanın heyecanını ve dinamikliğini perdeye taşımış bulunuyor. Hem Morgan Freeman, hem de Matt Damon’ın Oscar adaylıkları doğal. Aynen, gerçek yerlerde çekilen böyle kalabalık kadrolu, yoğun harekete sahip, güç bir filmi 79 yaşında yöneten adamın adının Clint Eastwood olması gibi. Her yıl bir film çekip tümünde başarılı olmak, yönetmenin adı farklı olsaydı şaşırtıcı olurdu da, Eastwood olunca doğal oluyor. Tabii öyle ekipleri var ki, onun ne zaman, neleri, neden istediğini gayet doğru anlayıp uyguluyorlar, başarı da tam oluyor. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Dev yönetmen Eastwood’un yeni filmi adını, İngiliz şair William Ernest Henley (1849- 1903)’nin 1875′te yazdığı ve ”A Book of Verses” adlı kitabında yer alan aynı adlı şiirinden alıyor: Invictus. Bu şiir Rudyard Kipling’i de etkilediği gibi, hayatının büyük bölümünü (tam 27 yıl) küçücük bir hücrede geçiren Güney Afrikalı lider Nelson Mandela’nın da içine işlemiş. ‘Kaderimin hâkimi benim, ruhumun kaptanı benim’ dizeleriyle sona eren şiir, Clint Eastwood’un, ‘yenilmez, fethedilemez’ anlamları taşıyan ”Invictus”una çokça esin vermiş. Film, gerçek bir öyküyü, daha doğrusu tarihi gerçekleri yansıtıyor perdeye. 1989-95 tarihleri arasında The Independent gazetesinin Güney Afrika büro şefi olan John Carlin’in ”Playing the Enemy: Nelson Mandela and the Game that Made a Nation” adlı kitabından perdeye uyarlanan filmde, mahkumiyetinin ardından Güney Afrika’nın ilk siyahi devlet başkanı olan Nelson Mandela’yı usta aktör Morgan Freeman canlandırıyor. Güney Afrika Rugby Milli Takımı’nın kaptanı ‘Francois Pienaar’ rolünü ise Matt Damon üstlenmiş. Apartheid rejimi sonrası, ayrımcılığın ortadan tamamen kalkması ve Güney Afrika’nın gerçekten bir araya gelmesini sağlamak için neredeyse tamamı beyazlardan kurulu ulusal Rugby takımıyla omuz omuza veren Mandela ve takım kaptanı Pienaar’ın birbirlerini anlama çabası üzerinden bir ülkenin-milletin yeniden tek vücut olma hikâyesi izlediğimiz. Tarihi ve biyografik dram, Eastwood’un çoğu neredeyse birer başyapıt olan filmleri kadar etkileyici ve iyi değil ama belli bir kalitenin üzerinde. Eastwood damgası taşıyan her iş gibi standart üstü. Fakat söyledikleri slogan düzeyinde kalan, çok iyi çekilmiş bir tanıtım filmi gibi ”Yenilmez” bir açıdan. Biraz fazla romantik, yüzeyde kalan, ‘sisteme ait’ bir hali var sanki. Yaşanan gerçekleri, hafif ve tozpembe ele alan, kolaycılığa kaçmış, meseleye tamamen batıdan bakan bir metin yansımış perdeye. Yine de, etkili, duygu dolu, iki usta aktörüyle iki Oscar adaylığı için yarışan, kusursuza yakın plastiğiyle popüler, izlenir bir iş ”Invictus”. (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)
Yön: Oğuz Yalçın
Oyn: Emir Benderlioğlu, Sema Öztürk, Mustafa Üstündağ, Arzu Yanardağ
Yorum Yazın