
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
5 Şub
3 yeni film vizyona giriyor bu hafta. Bir yerli, Romantik Komedi; iki yabancı; Tanrının Kitabı ve Herkesin Keyfi yerinde…
Yön: Albert Hughes ve Allen Hughes
Oyn: Denzel Washington, Gary Oldman, Mila Kunis, Ray Stevenson
Ali Ulvi Uyanık (Sadibey.com)“Tanrı’nın Kitabı”, ‘gönül gözü’ ile gören Eli’nin(Denzel Washington), Batı’ya, Pasifik Okyanusu’ndaki Alcatraz Adası’na götürmek için yanında taşıdığı kitap… “From Hell – Cehennemden Gelen“den dokuz yıl -Victoria Dönemi Londra’sının Karındeşen Jack hikâyesinden de en az bir buçuk yüzyıl- sonra yeniden ilgi alanımıza giren Hughes Biraderler, başımıza gelen felaketi özetleyen bir giriş sahnesi ile hemen seyirciyi ele geçiriyor: Eli, günümüzün en değerli / pahalı küçük kedilerinden birini, karnını doyurmak için avlıyor. Bildiniz; nükleer felaket sonrası, insan dâhil değerli canlılar değersizleşmiş, bugün insanoğlunun çöpe attıkları da nadirattan olmuş. Ve ozonun ciddi biçimde tahribatı da, yaygın körlükleri getirmiş. Peki, günümüzde milyarlarca insanı efsunlayan ve inanç ticareti sonucu ceplerine el atmış olan veya gerçekten ‘iyi’ birer insan olmalarını sağlayan itikadı yayan din kurumu bir şey yapamamış mı? Belli ki hiçbir yararı olmamış. Zaten kutsal kitapların tüm nüshaları yakılmış… İmdi, insanlığın yeniden inşasında, bu filmi, bakış açınıza, meşrebinize, ahlaksal kodlarınıza göre değerlendirmek zorundasınız. İlk bakışta öyle görünmese de, insanı ikircikli bırakan bir mesele sunuyor.
1) Eli, yeni bir başlangıcın Doğu’dan değil de, filmin ‘western’imsi yapısına uygun biçimde diğer kıyıdan başlayacağından hareketle, insanlığın ortak kültür bahçesinde eksik olan ‘parça’yı (17. Yüzyıl İngiltere Kralı James onaylı Hıristiyan İncili), tam bir inanç ve fedakârlıkla yerine ulaştırmaya çalışırken, önüne çıkan ‘canlı’(ve cansız) her engeli yok ediyor. Yeniden yükselen imanın, insanlık inşası için umut haline gelmesi, “kutsal kitabın”(kitapların) yerine ulaştırılmasına bağlı gibi.
2) ‘Kötü’ Carnegie (Gary Oldman) ise, küçük topluluğuna bir yaşam alanı yaratmış; diktatörlükle büyümek istiyor. O da kitabın peşinde: İnsanları bir hedefe doğru sorunsuzca yönlendirip, ‘uyuşturmak’ için. Hangisi daha gerçekçi? Buyurun düşünün. Düşünürken, bu arada, benzer filmleri bir adım geçen ıssız, ürkütücü, yakıcı ve kirli dünyanın içindeki küçük şiddet zirvelerinden keyif(!) almaya bakın. “Forrest Gump” ile Oscar adayı olan görüntü yönetmeni Don Burgess’in tarifi zor grimsi –sarımsı renk paleti içinde kötü hissedeceğinizin garantisini veririm. Sözün kısası, yaşam değerlidir; film çıkışı, kendinizi mahrum bıraktığınız keyifler varsa hemen tamamlamaya koyulun.
Murat Erşahin – Sinemamuzik.com
Albert ve Allen Hughes kardeşlerin, stilize ‘karın deşen Jack’ yorumları ”Cehennemden Gelen / From Hell”den 9 yıl sonra yönettikleri ”Tanrının Kitabı / The Book of Eli”, üzerine bir şeyler söylemeden önce, bir süre kafa yormak gerek görüşündeyim. İkiz kardeşler, referans aldıkları çizgi roman görselliğini, perdede ‘üst düzey’ hayata geçirmişler. Filmin biçimi, plastiği kusursuz. İçerik ise biçimin gerisinde kalıyor fikrimce.
Aynı anda iki mesele arasında kaldım yahut ikisine de takıldım: yaratılan kıyamet sonrası atmosferde ‘insanın tek ihtiyacı olan şeyin umut olduğunun vurgusu’ ve ‘dini inancın gücü’. Biraz ev ödevi yaptıktan sonra; filmde yer alan, İncilin King James yorumunun, en ‘resmi ve derin’ kitap olduğunu öğrendim. ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinde bulunan Amazing Grace Baptist Kilisesi’nin doğru tercüme olmadığı gerekçesiyle ‘King James versiyonu hariç’ diğer İncilleri yakma çağrısında bulunduğunu okudum. Diğer kitaplara satanist yorumlar olarak bakıldığını da. Bu durum ve filmin kendi meselesi, yani ‘din’i kurtuluş ve umut olarak gösteren söylemine takılıp filmi yermek, doğru değil. Sadece katılır ve katılmazsınız. Bu filmin değerini asla değiştirmez. Benim itirazım, meseleye değil; içeriğin ‘aynılığına’, ‘yavanlığına’.
Kevin Costner’ın yönettiği ve başrolü üstlendiği ”The Postman / Postacı”, kıyamet sonrası duruma aynı duyarlık ve benzerlikle değinmişti. Keza, Mathieu Kassovitz filmi ”Babylon A.D”nin Vin Diesel’li ‘mesih’ portresi, Denzel Washington’unkinden biraz daha farklıydı. Sürprizler içeren ‘Eli’ karakterinin ‘dövüş sanatları’ yetisi, Philip Noyce’un ikinci sınıf kabul edebileceğimiz Rutger Hauer’li ”Blind Fury”nin gelişmiş haliydi. Armand Assante’nin TV filmi ”Blind Justice”daki karakteri de esin kaynağı olmuştu Eli’ye. Distopik öyküde dikkatimi çeken bir ayrıntı da, içerik anlamında kafama takılanlardandı. Gary Oldman’ın canlandırdığı Carnegie, kötü emellerine ulaşmak için, kurmayı düşündüğü geniş dikta rejimi adına, Eli’de bulunan kitaba, King James İnciline sahip olmak arzusunda. Bütün enerjisini bu meseleye ayırmış. İdeal bir faşist lider olmanın ipuçlarını içeren klasikleri! okurken eline geçen hemen her şeye göz gezdiren, egemen olduğu kasabanın kralı, gücü elinde tutan, ‘kitle ve iktidar’ meselini kurcalayan biri olarak başka bir yol da izleyebilir halbuki: Yani incil’i kendi de yazabilir, yazdırabilir de. Bir şekilde yazılır ve olur biter. Çünkü etrafta, otuz yıl öncesinden gelen ‘medeniyetin’ dini metni üzerine fikir sahibi pek kimse yok. Bu da öykünün ayrı bir handikapı, belki de kıyametin oluşumunu hızlandırmış soru işareti.
Hughes biraderler, kurdukları dramatik çatıda aksiyon, bilimkurgu ve western türlerini başarıyla birleştirmişler. Müthiş açılış sahnesi ‘kedi avı’ndan sonra beklentilerini ister istemez çok yüksek tutuyor insan. Görsel olarak beklediğini alıyor. Ama eksik olan bir şeyler kalıyor damakta. Bir lezzet. Büyü kayboluyor zamanla. Eski örneklerin üzerine yeni bir şey konmadığından mı, yoksa beklenti düzeyinden mi bilmiyorum, dört üzerinden iki, beş üzerinden ‘üç yıldız’ alıyor film benden. Don Burgess’in ‘yüksek sinemaya’ adanmış kamerası ve genel anlamda yapım tasarımı ise beş yıldızlık. Yapımı, üzerine konuşmaya, tartışmaya, düşünmeye açık dosyalar bölümüne kaldırıyorum zihnimin. Sinemalarımıza henüz uğramayan John Hillcoat’un yönettiği Viggo Mortensen’li ”The Road”da kıyamet sonrası atmosferde geçen benzer öyküsüyle merak ettiğim filmlerden. Bunu da not ediyorum
Yön: Kirk Jones
Oyn: Robert DeNiro, Drew Barrymore, Kate Beskinsale, Sam Rockwell
“Herkesin Keyfi Yerinde”, Giuseppe Tornatore’nin 1990 yılında çektiği filmin Türkçe adı… Efsanevi / müteveffa Marcello Mastroianni’nin, emekli aile babası rolünde Sicilya’dan yola çıkıp güneyden kuzeye İtalya’yı dolaşıp beş çocuğunu ziyarete gitmesi sonucu karşılaştığı tüm o ‘aldatma’, mutsuzluk ve hüzünlerden sonra geriye döndüğünde, hayatta olmayan karısına hitaben söylediği üç sözcük: Yani, “Stanno Tutti Bene”. Robert De Niro’nun, yaşına denk düşen bir içtenlikle oynadığı baba Frank da, kimsenin mükemmel olmadığı / olamayacağı bir dünyada, aile olma yolunun dürüstlükten ve hep birlikte müsamaha kapılarını açarak sevecen iletişim köprüleri kurmaktan geçtiğini anlatan filmde, Amerika’nın farklı kentlerindeki dört çocuğuna ‘sürpriz’ yapıyor. Hüzünlü bir yol filmi aynı zamanda: Çocuklarınızın sizin kafanızda canlandırdığınız gibi bir yaşam kuramayacağı gerçeğiyle karşılaşıp, onları olduğu gibi sevmenizin önemine işaret ederken, hikâye, formülü belli kalıplarla daha bir mutlu sona kavuşuyor. Onun için de bu filmin adı “Everybody’s Fine” yani “Herkes İyi”” oluyor. Not düşelim, yönetmen Kirk Jones bir İngiliz olduğundan çeşitli hınzırlıkları ihmal etmemiş… Bir de ağlamanın güzelliğini yaşayacaksınız tabii. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
Giuseppe Tornatore’nin 1990 tarihli draması ‘Stanno Tutti Bene”yiı çok sevmiştim. Matteo Scuro, Sicilyalı, emekli bir nüfus memuruydu. Ömrü, doğum/ölüm belgeleri yazmakla geçmişti. Beş çocuk büyütmüştü böylelikle. Sevgili eşini kaybettikten sonra, farklı şehirlerde yaşayan, ‘büyük adam olmuş’ çocuklarını görmek için bir yolculuğa çıktı. Karşılaştığı gerçekler, bildiği ve hayal ettiğinden farklıydı. Hayal kırıklıklarıyla doluydu yaşam fakat gerçek olan, ‘onların’, çocukları olduğuydu. Eşinin mezarını ziyaret ettiğinde hüzünle karışık mırıldandı: ”Herkesin Keyfi Yerinde”. Kirk Jones’un yönettiği yeniden çevrim, aynı hikâyenin Hollywood versiyonu. Orijinal filme göre daha da duygusal üstelik. Dev aktör Marcello Mastroianni’nin rolünü başka bir dev, Robert De Niro üstlenmiş. Bu kez çocuk sayısı dört. Kahramanımız Frank Goode, hayat mücadelesi verirken, dört çocuğunu büyütmek için çabalarken, birçok şeyi ıskalamış. Çocuklarıyla doğru dürüst konuşmamış. Onları dinlememiş. Telefon kablolarına pvc kaplarken, idealler kurmuş onlar için. Yıllar sonra, ciğerlerini mahveden bu zorlu işten emekli olup, eşini de yitirince gerçeklerle karşılaşıyor. Onu üzen, bir yanıyla gururlandıran, yeniden bir aile olmayı sağlayan gerçeklerle. İtalyan filmi, daha çok toplumsal oluşlara değinirken, 90′ların hemen başında İtalya’nın ve dünyanın sosyo-ekonomik tablosunu da çiziyor, eleştirel yaklaşımıyla ironik bir hüznü yansıtıyordu perdeye. Yeniden çevrim, işin duygusal yanına daha çok eğilmiş. Başarmış da. Deli gibi hüzünlendiriyor, ağlatıyor da. Hele, o resmin ortaya çıkışı. Alexander Payne’in ”About Schmidt”ini andıran finalde gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Oldukça insanca olan film, orijinal yapım olmasa, ‘müthiş’ olabilirdi. Yine de etkileyici ve iyi. De Niro’lu, Sam Rockwell’li, Drew Barrymore’lu, Kate Beckinsale’li kadro, gerçek bir aile olmuş. Paul McCartney imzalı şarkı ‘(I Want to) Come Home’a dikkat! Film, Ziya Osman Saba’nın ünlü eseri ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ni getiriyor akla, ayrı bir hüzünle. (Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)
Yön: Ketche
Oyn: Cemal Hünal, Engin Altan Düzyatan, Gürgen Öz, Sedef Avcı
Esra, Didem ve Zeynep, üç yakın arkadaştır. Zeynep’in düğünü sürprizlere neden olacaktır. İstemediği bir işte yıllardır çalışan Esra istifa eder, kötü giden ilişkisini sona erdirir. Reklâm ajansına çalışmaya başlayana Esra, ajansın kreatif direktörü Mert ile yakınlaşırken, Didem’de Mert’in arkadaşı aktör Cem Sezgin’den etkilenir. Üç arkadaşın kararları hayatlarını değiştirecektir.
"Sinema yazarlarıyla bu hafta vizyona giren filmler (5 Şubat 2010)" için Bir Yanıt
Serdar Kökçeoğlu ninjasıyla birlikte izlediğim Tanrı'nın Kitabı beni ziyadesiyle hayal kırklığına uğrattı. Yılın eften püften filmlerinden oduğunu düşünüyorum, bir nevi bu yılın Max Payne’i! Paket iyi ama içinden kuş çıkıyor resmen! Asıl içime oturansa filmi Hughes Biraderler’in çekmiş olması. Gereksiz sahnelerle, ipe sapa gelmez dialoglarla doldurulmuş, kötü yazılmış olduğu yüz metreden bile ayan beyan seçilen bir hikaye! Gidilmez mi, gidilir! Dövüş kareografisi için, çizgi romandan fırlamışı andıran postakoliptik birkaç kare için… gidilir!
Yorum Yazın