Epey farklı türlerde filmlerin bir araya geldiği renkli bir hafta bu. Aksiyon, korku, hayat hikayesi ve Almodovar… Kısaca ne ararsınız var. (Bloglara not: Vizyona giren filmlerle ilgili yazılarınızdan bizi haberdar edin, Cuma günleri yayınlayalım.)

Amelia

Oyn: Mira Nair
Yön: Hilary Swank, Richard Gere, Ewan McGregor, Christopher Ecceleston

(Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
“Amelia”, uçsuz bucaksız gökyüzü ile engin denizin bütünsel sınırsız özgürlüğünde en büyük tutkusunu gerçekleştiren ve Atlantik’i tek başına geçen ilk kadın pilot olan Amelia Earhart’ın, 1937 yılında sadece bir seyir görevlisiyle çıktığı dünya turunda, Pasifik’te uçağıyla birlikte kaybolmasından önceki son dokuz yılını, klasik, hatta akademik bir dille anlatıyor. Kadın pilotların ve tabii bağımsızlıklarını işleriyle geliştiren tüm kadınların idolü Amelia’nın, ismini en iyi şekilde paraya dönüştürüp uçuşları için finansmanı bulan, sonradan koşul sürerek evleneceği yayıncı G.P. Putnam ile olan ilişkisi, filmin cazibe merkezi. Yani iki Oscar ödüllü Hilary Swank ve her daim çekici Richard Gere ile kırk milyon dolar bütçe, Bayan Mira Nair’e teslim edilmişse, bu bizlerin zevkle izleyeceği ‘eli yüzü düzgün’ bir film için… Senaryo ortağı da, “Rain Man” ile Oscar almış Ronald Bass zaten. Dolayısıyla gelişimi ve sonu belli bu otobiyografik dramda heyecan aramayın. Ruhu kanatlanan her cesur kadına ithaf edilmiş gibi. İzleyin ve rafa kaldırın. Peki, ben neden siyah beyaz TRT’de izlediğim, 1976 TV filmi “Amelia Earhart”ı ve canlandıran Susan Clark’ı hala unutmadım?

(Cüneyt Cebenoyan – Birgün)

Kadının adı var

Amelia Earhart ABD’nin ve dolayısıyla dünyanın ilk önemli kadın pilotu ve bir yıl içinde onunla ikinci defa karşılaşıyoruz filmlerde. Earhart Atlantik Okyanusu’nu tek başına aşan ilk kadın olarak tarihe geçmiş durumda. Müzede Bir Gece II’de Amelia Earhart’ı Amy Adams canlandırmıştı. Bu kez Hilary Swank aynı rolde. İlk film bir komediydi, çocuklara yönelikti, fakat iki filmde anlatılan kadınların aynı kadın olduğuna inanmak imkansız. Müzede Bir Gece II, zamanına göre çok ilerde bir ilişki anlayışı olan, başına buyruk ve bağımsız bu kadın pilotu bir şirinlik muskasına, saf ve biraz da aptal bir kadına dönüştürmüştü. Zaten kötü bir film olan Müzede Bir Gece II’den daha da tiksindim şimdi. Fakat Amelia da çok kötü bir film öte yandan. Bir klişeler resmi geçidi sanki film baştan sona. Kahramanımız küçükken tarla üzerinde uçan bir uçak görür ve… , evet bildiniz, pilot olmaya karar verir. Bu kadar bilgi bize yeter. Sonra iki erkekle ilişkisi olur. Biriyle evlenir, diğeriyle kısa bir aşk yaşar. Falan filan. Film bir tek Amelia Earhart’ın uçağının kaybolduğu sahnede, yani kahramanın son uçuşu sırasında bir etki yaratıyor, gerisi 2 saate yakın süren bir sıkıntıdan ibaret. Bir de dikkat ettiniz mi, biyografinin kahramanı erkekse filmin adı o erkeğin soyadı, kadınsa o kadının ön adı oluyor. Kadının adı değil de soyadı yok galiba.

Gir Kanıma / Let the Right One in

Yön: Thomas Alfredson
Oyn: Kare Hedebrant, Lina Leandersson, Per Ragnar, Henrik Dahl

“Gir Kanıma”, ıssız, gri, yalnız ülkede, 80 başlarında, Soğuk Savaş bitmemişken, anne ve babası ayrılmış Oskar ile ‘uzun süredir 12 yaşında olan’ vampir kız Eli’nin ‘şans’ eseri tanışması üzerine kurulu. Sevgiden dışlanmış ergenlik çağı insanı ile vampirin arkadaşlığının, bu ‘yaşamayan’ dünyadan kaçış için tünelin sonundaki ışık gibi görünmesi, ilgi çekici; politik aynı zamanda. Sert bir korku gibi fakat sert bir korku gibi olmayan, klasik vampir filmleri özelliklerini kullanan ama hem de gözünüzün içine sokmayan filmde ‘buz gibi’ etkili görüntüler ve yer yer devreye giren müzik, uykunun rem döneminde rüya görüyormuşçasına huzursuzluk verebilir. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)

Vampir ki yetişmekte

Bu yılın en iyi filmler listelerine baktığınızda “Gir Kanıma”yla sık sık karşılaşacaksınız. Mesela prestijli Sight & Sound dergisine göre yılın en iyi beşinci filmi “Gir Kanıma”. Yine aynı dergide bir yazı filmi ne olduğu üzerinden değil de ne olmadığı üzerinden anlatmaya çalışıyor. Kısacası değişik bir filmle karşı karşıyayız. “Gir Kanıma” bir vampir filmi ama klasik anlamda bir vampir filmi de değil. Bir aşk öyküsü ama kahramanlarından biri erkek diğeri ise cinsiyetsiz (kız görünümünde gerçi). Hatta aynı zamanda toplumsal gerçekçi bir film olduğunu iddia ediyor yaratıcıları. Gerçekten de küçük bir İsveç kentinde, 1980’lerdeki yaşamı, insanların yabancılaşmışlığını da anlatan bir film “Gir Kanıma”. Ama bir cümleyle özetle derseniz, 10 yaşlarındaki iki çocuğun acımasız yetişkinler dünyasında ayakta kalabilme mücadelesini ve dostluğunu anlatan fantastik/gerçekçi bir korku filmi derim. Yani daha doğrusu gidin, kendiniz karar verin! Filmin adını Morrissey’in bir şarkısından aldığını belirtelim; “Gir Kanıma”yı değil de,“Doğru Kişiyi İçeri Al” anlamına gelen “Let the Right One In” adlı asıl adını. (Cüneyt Cebenoyan – Birgün)

(Murat Erşahin – Sinemamuzik.com)

28. Uluslararası İstanbul Film Festivali ve 20.Ankara Uluslararası Film Festivali programlarında da yer alan büyüleyici İsveç filmi ”Gir Kanıma”, tekin olmayan korku-gerilimin, duyarlı bir aşk-dostluk öyküsüne eşlik ettiği naif bir yapım. Özenle kurduğu atmosferine politik bir söylemi de ekleyen film, 80′li yılların başında, soğuk savaş döneminde İskandinavya’da geçiyor. Stockholm’ün karakteristik bir banliyösü. Vampir bir kız, ürkek ve sıkılgan bir erkek çocuğu, tutucu, ayrımcı kalabalık, kuzeyin ‘insanı’ yok eden, yabancılaştıran, izole yalnızlığı, soğukluğu. John Ajvide Lindqvist’in kendi romanından senaryolaştırdığı öyküyü, Thomas Alfredson yönetmiş. En kanlı şiddetten bile korkutucu ve yok edici olan insan zalimliği. Kaçıp kurtulunması gereken bir sistem. Uygar, paylaşımcı, ilerici, aydın bir yer arayışı. Ütopik bir modele doğru yol alan iki dost. Hollywood versiyonu, ”Cloverfield”ın yönetmeni Matt Reeves tarafından çekilen ”Gir Kanıma / Lat den rate komma in”, başarılı öyküsü, egemen yönetimi yanında, kusursuz işçiliği ile de dikkat çekiyor. Özellikle renk paleti müthiş. ‘Kimsin sen?’ diye sorar Oscar. ‘Senin gibiyim, farklı değil’ diye cevap verir Eli. ‘Çılgın kalabalıktan uzak’ta olma gayreti ve isteğini azdıran yaman bir film bu kuzey sürprizi. 

Kırık Kucaklaşmalar / Los Abrazos Rotos

Yön: Pedro Almodovar
Oyn: Penelope Cruz, Lluis Homar, Blanca Portillo, Jose Luis Gomez

“Kırık Kucaklaşmalar”, kara filmlerden esinle, saplantıların kozasında gelişen tutkuların, tesadüflerin kışkırtıcılığında yuvalanan aşkların, kıskançlığın kör ettiği duyguların mantıksızca buyurganlığında sergilenen gücün, çılgınlığın cesaretle seviştiği bağlılıkların ve gizemli kadınların, estetiğin tanımı kadınların, şüphe duyulan kadınların hikayelerini anlatan Almodovar’dan bir kolaj. Yönetmenin tek bir filmini bile izlememiş olanlar için ideal bir deneyim. İhaneti, riyakârlığı, sırları akıtan farklı damarlarla beslenen öykünün kalbinde klasik bir trajedi var: Zengin / güçlü adam, ‘sahibi olduğu’ genç kadının delicesine âşık olduğu yazar-yönetmenle birlikteliğine ölümle müdahale edecektir! Bir “puzzle’ın parçalarını birleştiren öykülemeden ve asıl, oyuncuların canlılığından zevk alacaksınız: Keskin ve net bir stil tabii. Mizah da olmazsa olmaz: Film içinde filmde, bir kısa güldürü başyapıtı olan sahneye dair farklı kurgular, sinema denilen ‘hin sanat’a dair bir Almodovar dersi. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)

Film İçinde Film İçinde Film…

Daha önce de yazmıştım ya, yine yazayım: Almodovar’ın son döneminin büyük hayranlarından değilim. Son 10 yılda yaptığı işlerden “Konuş Onunla” kanımca bir başyapıttır. Ama, hayranlığım burada başlıyor ve bitiyor. “Volver”i (Dönüş)mesela hiç ama hiç beğenmedim. “Annem Hakkında Her Şey” bence şöyle böyle bir filmdi. Ama bu dönemde (1999-2009) Almodovar, çağının en büyük yönetmenlerinden biri muamelesi gördü, almadığı ödül kalmadı.

“Kırık Kucaklaşmalar” a büyük beklentilerle gitmedim. Beklediğimden iyi buldum “Kırık Kucaklaşmalar”ı ama… Gerçekten çok ustaca çekimler var filmde, hangileri diye sormayın, ancak bir kez daha izlersem anlatabilirim. Hani Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler”de seyirciyi ters köşeye yatıran plaj sahneleri vardır, ona benzer bir-iki plan var bu filmde de. Sinemaseverlere hitap edecek çok şey var, bin bir tane gönderme, selam çakma şu bu… Zaten “Kırık Kucaklaşmalar”, sinema üzerine bir film. Bir yönetmen ile oyuncusunun aşkı, prodüktörün onların aşkını kıskanması, bir belgeselci çocuğun olayların parçası olması çabası, nihayetinde yönetmenin kurgusuyla ulaşılan mutlu son filmin öğeleri… Ama sinemaya olan aşk ilanını bir kenara bırakacak olursak öyküsündeki muazzam dramatik gelişmelere rağmen, seyirciye bir duygu geçirmeyi başaramayan bir film kalıyor geriye.

Kör bir senarist var, adı Harry Caine (İngilizce fırtına anlamına gelen “hurricane” sözcüğüne de benziyor ama muhtemelen Yurttaş Kane’e bir gönderme de içeriyor). Harry körlüğünden yararlanıp ağına düşürdüğü kızlarla iş pişiren bir üç kağıtçı gibi çiziliyor başta. Üstelik Harry gerçekten kör mü, o da belli değil ama buna benden başka takılan yazara rastlamadım. Harry tasarlanmış, yapma bir karakter, kahramanın asıl ismi Mateo Blanco. Bir trafik kazası geçiriyor, sevgilini kaybediyor ve kendisini bu kazadan sonra Harry olarak yeniden “inşa” ediyor Mateo. “Körlüğün”, “yeni kimliğinin gerekli bir parçası” olduğunu söylüyor başta ve bunun bir rol olduğunu ima ediyor. Bir başka sahnede de kapı deliğinden dışarı bakıyor kör kahramanımız. Ama filmin geri kalanında da tam bir kör gibi davranıyor. Kısacası Harry’ye şüpheyle yaklaşıyoruz, körlüğü bile bir soru işareti olarak kalıyor. Harry, kazadan önce yani Mateo’yken film yönetmeniymiş ve Lena adlı oyuncusuyla büyük bir aşk yaşamış. Fakat Lena da havada bir karakter. “Gündüz Güzeli” filminin kahramanı Severine gibi, hayatının bir yarısında mazbut bir sekreter ve babasının kızıyken, diğer yarısında fahişelik yapıyor Lena/Severine. Sonra birden onu patronunun sevgilisi olarak, büyük bir değişim geçirmiş biçimde görüyoruz. Kanser hastası babasına yardım eden o sekreter kız nasıl değişti?

Karakterler böyle çizilince anlatılan son derece dramatik öykü, şaka mı ciddi mi, anlaşılmıyor. Bu durum diğer karakterler için de geçerli. Yani hiç birinin ayakları yere basmıyor, hepsi yalap şap. Prodüktörün “gay” oğlu ne öyle? Ya gerçek babasının kim olduğunu yeni öğrenen ama neredeyse hiç duygusal tepki göstermeyen diğer genç? Olay örgüsü desen karmaşık ve sıkıcı ve uzun. Dokunaklı olması gereken hiçbir şey dokunaklı değil. Almodovar röportajlarında filminin politik bir içeriği olduğundan da söz ediyor. Kör senarist Harry Caine’e dönüşen yönetmen Mateo’nun hikayesi meğerse İspanya’nın politik tarihinin de bir alegorisiymiş. Franco döneminin acılarına yıllarca dönüp bakamayan İspanya’nın haliyle Harry Caine’in durumu arasında paralellik varmış. Harry de geçmişi çok acı verdiği için kendisine yepyeni bir kimlik edinmiş ve geri dönüp bakmamış. Belki körlüğü de seçilmiş bir körlük, filmin en az iki kez ima ettiği gibi. Fakat ben bu politik göndermeler hakkındaki bu yazıları okumasam, hayatta kendi kendime filmden çıkaramazdım. Harry’nin acı çeken bir adam olduğuna bile pek ikna olmamışken…

Filmin finalinde beş dakikalık bir “başka film” var. Mateo’nun Lena’yla çektiği, prodüktörün katlettiği ama sonradan yeniden kurgulanarak kurtarılan “Genç Kızlar ve Bavullar” adlı filmden bir bölüm görüyoruz bu beş dakikada. Gördüklerimiz Almodovar’ın “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”ının bir benzeri. Bütün film içinde en eğlenceli bölüm bu. “Aslolan sinemadır, gerisi kırık dökük kucaklaşmalardan ibarettir” gibi bir şey mi söylüyor film bize? Onu bilmem, benim aldığım mesaj şu: Yönetmen, dönüp kendi kendisine ve çalıştığı medyuma bakmaya başlamışsa, alarm zilleri de çalmaya başlamıştır. Fakat Penelope Cruz’dan söz etmeden bu yazı bitmemeli. Ne kadar kusurlu bir kusursuz güzelliktir bu Cruz’unki! Maşallah! (Cüneyt Cebenoyan – Birgün)

Ninja’nın İntikamı / Ninja Assassin

Yön: James Mc Teigue
Oyn: Rain, Naomie Harris, Ben Miles,Rick Yune

“Ninja’nın İntikamı” için mazrufa değil zarfa bakıyorum ve sadece şunu söylüyorum: Stilize şiddetin, ‘kendine özgü’leştirilmiş dövüş ve aksiyonun keyfini çıkarın; dijital kanların da tadını almaya çalışın… “V for Vendetta”nın(yönetmenin bir önceki işi)hatırı ve artık bir kadın olan Larry (Lana) Wachowski’nin (yapımcılardan biri)mutluluğu için. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)

Kuzey Yamacı /  North Face

Yön: Philipp Stölzl
Oyn: Benno Fürmann, Ulrich Tukur, Johanna Wokalek

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

  • No Related Post