
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
18 Ara
![]()
Haftanın en dikkat çekici filmi James Cameron’un merakla beklenen bilimkurgusu Avatar. Bir yönetmenin çocukluk hayalleri şimdinin teknolojisiyle buluşunca işte bu olağanüstü görsellikteki film çıktı ortaya. Aslında bu bir anlamda geçmişle geleceğin randevusu.
![]()
Yön: James Cameron
Oyn: Sam Worthington, Sigourney Weaver, Michelle Rodriguez, Zoe Saldana
Avatar’ın Son Hava Bükücü Ang’in maceralarını konu almadığı artık herkesce malum olduğuna göre, gönül rahatlığıyla James Cameron’un son filmini konuşmaya başlayabiliriz. (Üzülmeyin, Ang’in maceralarını da yakında M. Night Shymalan’ın kamerasından izleyeceğiz.)
Söylenenlere göre Avatar’ın 80 sayfalık senaryosunu ta 1980’de yazmış James Cameron. İlhamını ise küçükken okuduğu tüm bilimkurgu kitaplarından almıştı. (Buraya kadarı Luc Besson ve Beşinci Element’in hikayesiyle örtüşüyor.) Cameron ilham aldığı kitapları anarken özellikle Edgar Rice Burroughs’un John Carter serisinin altını çiziyor ve işe bakın ki şu sıralar o serinin de sinema versiyonuna start verilmiş durumda. Andrew Staunton’un yönettiği filmin başrolünde Willem Defoe var. Ama hayır, Defoe John Carter değil, kendisi 2.24 boyunda dört kollu bir Mars savaşçısı olan Tars Tarkas’ı canlandıracak. Ama bu filmi 2012’ye kadar seyretmemiz zor göründüğü için biz önümüzdeki filmlere, yani Avatar’a bakalım.
Ne diyorduk… Evet, belli ki Cameron kendi Star Wars’unu yaratmanın hayalini kuruyordu. Titanik’in ardından ve Titanik’in başarısından kazandığı prestije güvenerek Avatar’ı çekeceğini duyurdu Cameron. 100 milyon dolar gibi ciddi bir bütçeyle çekeceği filmi aslında var olmayan ama bilgisayar aracılığıyla var edilecek altı oyuncuyla kotaracaktı. Ama bir süre sonra bu teknolojiyle yapılacak filmin 100 değil 400 milyon dolara mal olacağı ortaya çıktı. Proje rafa kalktı.
Cameron’un 1997’de niyetine girdiği teknolojilerin makul fiyatlarla yapılabilir hale gelmesi için 2000’lere gelinmesi yetti. Hollywood gezegeni gereken teknolojiye – ki onun adı CGI idi – artık sahipti. Gollum, King Kong ve Davy Jones gibi bilgisayar mahlukatının ardı ardına beyazperdede boy gösterebilmesi de bunun bir sonucuydu.
Bu gelişmelerden cesaret alan Cameron yıllar önce tozlanmaya terk ettiği projeyi 2005’te Proje 880 adıyla yeniden hayata geçirdi. Proje 880’in aslında Avatar olduğunu ise ancak 2008’de açıkladı.
![]()
Şimdi de hepimiz nefeslerimizi tutmuş 18 Aralık’ta vizyona girecek 3 boyutlu bu filmi bekliyoruz. Filmin anlattığı çok uzak zamanlarda geçen bir bilimkurgu hikayesi olsa da, bizden yana fazla değişen bir şey olmadığını, insanların yıkıcı gücünü, diğer türlere karşı saygısız yaklaşımını ortaya koymaya hala devam ettiğini görüyoruz Avatar’da.
Dünyadaki bir savaşta gazi olup belden aşağısı tutmaz bir hale düşen bir askerdir Jake Scully (Sam Worthington). Yeniden yürümesini sağlayacak bir operasyona davet edilir yine de. Barışçı bir halka (Na’vi) ve sık orman örtüsüne sahip Pandora adlı gezegen insanoğlunun kaynak sağlamak için yeni hedefidir. Oksijen olmadığı için insanlar bu gezegende genetik olarak üretilen insan ve Na’vi melezi bedenleri kullanacaklardır. Avatar adı verilen bu yapay beden Jake’in yeniden yürüyebileceği anlamına gelmektedir. Jake üç metre boyunda, kuyruklu ve parlak mavi derili bu bedenle Pandora’nın tehlikeleri ve güzellikleriyle yüzleşecektir. Neytiri adlı Na’vi dişisiyle tanışacak ve ona aşık olacaktır. Ardından sıra yapılacak büyük savaşta taraf seçmeye gelecektir. Bu ya ait olduğu ırkın, ya da ait olduğunu hissettiği ırkın tarafı olacaktır. (Landlord)

Yön: Yeşim Sezgin
Oyn: Cem Kılıç, Başak Parlak, Jess Molho, Sümer Tilmaç, Ufuk Özkan, Oya Aydoğan
Yönetmen Yeşim Sezgin’in ilk filmi.
Üniversite mezunu olan, bulduğu bir takım işlerden de sakarlığı sonucu şutlanan ve sonuçta, işsiz bir delikanlı olarak mahalle kahvesine kaydını tazeleyen Oğuz (Cem Kılıç), ayrıca şu anda, üç yıldır birlikte olduğu Naz (Başak Parlak) ile evlenmenin ‘acil’ planlarını yapmaktadır..
Bu planın aciliyeti, Naz’ın çapkın patronu ‘çakma Van Dam’ Alper (Jess Molho)’in genç kıza olan aşırı ilgisinden kaynaklanmaktadır..
Gelgelelim kızın babası Cemal Bey (Sümer Tilmaç), çok istediği halde, zamanında milli olamamış bir sporcu olarak, ‘millilik’ kavramına kafayı fena takmıştır.. Bu nedenle, biricik kızıyla evlenmek isteyen gençlerden yerine getirmesini istediği tek şart, milli sporcu olmasıdır..
Bunun üzerine Oğuz ve onun muhtelif tür ve de ebattaki mahalle arkadaşları, bilinen her türlü spordan -bi şekilde- milli olabilmenin yollarını ararlar.. Tabii ki bulamazlar..
En sonunda televizyonda gördükleri ‘Curling’, Türkiye’de bilinmeyen bir spor dalı olarak, tam kendilerine göredir..
Önce öğrenecekler, sonra takımı ve federasyonu oluşturup, milli müsabakalara katılacaklardır; amma, bu iş göründüğü kadar kolay değildir..
Yurt dışından getirtilen curling hocası Şuşu (Ufuk Özkan), takımı hazırlamaya çalışırken, işsiz Oğuz’un rakibi işveren Alper de karşı takımı oluşturmuştur bile..
Son komedi filmlerimizden Süpürrr!, ilginç denebilecek bir buluşa dayanan, fakat oldukça zorlama senaryosuyla ve klişe oyunculuklarıyla istenen neticeyi vermeyen bir film..
Komedi türünün -genel olarak- senarist ve yönetmenlere tanıdığı ‘saçmalama özgürlüğü’ ortaya konan ürünün mükemmelliği oranında, göze batmadan tolere edilebilir.. Tersine durumlarda ise yenir yutulur olmaktan çıkar ki bu film işte buna güzel bir örnek..
Belki de bu filmin en mühim yararı olarak, curling sporunun halkımıza tanıtılması misyonundan söz edilebilirse de bu ‘kutsal’ görevi bile layıkıyla yaptığı pek söylenemez..
Filmin ortalarında, adeta, Geniş Aile dizisinin setinden fırlayarak vaziyeti kurtarmaya gelmiş gibi görünen, ‘genç ama usta oyuncu’ Ufuk Özkan’la, filmde bir şeylerin düzelebileceği ihtimali belirir gibi oluyor; ancak maalesef, o umutlarımız da çabucak sönüveriyor.. (Numan Serteli)

Yönetmen: A. Taner Elhan
Oyuncular: Halit Ergenç, Cansu Dere, Songül Öden, Ezgi Asaroğlu
Eskişehir’de bir üniversitede edebiyat öğretmenliği yapmakta olan Orhan (Halit Ergenç), evlenmeyi planladığı Ayşe (Songül Öden)’yi başka bir erkekle halvet olmuş vaziyette yakalayınca, ardına bakmadan ortamdan uzar ve o hızla da İstanbul’a kadar gelir..
Aileden gelen zenginliği hasebiyle, biraz edebi ukalalık yapmak için, biraz da (Ya da daha çok!) kızlara takılmak için öğretmenlik yaptığı anlaşılan Orhan Ataoğlu, boncuk mavisi gözleri sebebiyle (Adamın güzel denebilecek tek vücut bölgesi orası olduğundan..) kendini yakışıklı zanneden, hatta -işin daha acayip tarafı- çevresindeki hatunların ezici çoğunluğu tarafından da gayet yahşi bulunan bir adamdır..
Orhan, Eskişehir’i arkada bırakmış olarak İstanbul’a gelir gelmez, hem öğrencilik, hem fotografçılık yapan Oya (Cansu Dere) ile tanışır..
Her özelliğinin dışında- tam bir manken kıvamındaki kızımız bu şeytan tüylü adamı resmen tavlar ve üstüne de resmi nikahı bastırtır..
Daha balayına giderken ‘yaşadıkları kötü olaylar’ sonucunda bu evlilik istendiği gibi gitmeyecek; üstelik, milli yakışıklımızı boynuzlama cüreti gösteren ‘ateşli’ Ayşe, hem de utanmadan bizimkilere komşu olacak; bir de Allah’ın emri olarak, taze bir öğrenci kızımız olan Seda (Ezgi Asaroğlu) da bu karşı konulamaz testosteron çekiminden kurtulamayarak, dördüncüyü tamamlayacaktır..
Yönettiği Polis filmiyle heyecan uyandıran, ancak tıpkı Serdar Akar gibi daha başlarken patinaj yapan Onur Ünlü’nün senaryosunu yazdığı, A. Taner Elhan’ın yönettiği Acı Aşk, ‘polisiye drama’ tarzında ‘fantezi’ yapmaya çalışan; varlığı zaman zaman hissedilen cesaretini verimli kullanamayarak, sürekli bocalayan bir film..
Artık gördüğüm her yeni yerli aşk filmine ‘Issız Adam’ benzetmesi yapmaktan ben sıkıldım dostlar, bakalım sinemacılarımız bu taklitçi kolaycılıktan ne zaman bıkacak?
Seyrederken -haklı olarak- alay ettiğimiz eski Yeşilçam filmlerine bile rahmet okutacak saçmalıkta sahneler barındıran Acı Aşk’ta, bütün kadınlar hep birlikte hamile kaldıkları gibi, sırayla da hastanelik oluyorlar..
Yakışıklımız da dahil olmak üzere cümlesi, trafik kazası, intihar, bıçaklama ve tabancalamayla yaralandıklarında direkt hastaneye koşturmayıp, gayet cool vaziyette, kafalarına göre takılabiliyorlar.. Ölmek ne kelime? Kısa bir sürede de muhakkak iyileşiyorlar..
Yine, eksiksiz bütün kahramanlar, nerede, ne tepki vereceğini bilemeyen, tuhaf bir güruh gibi ortada dolaşıyorlar ki (Yönetmenin bu denli acemi olacağına ihtimal vermediğimden..) bununla, filme değişik ya da moderin bir hava verme amaçlandığını sanıyorum..
Göründüğü her sahnede adeta, “Dikkat Orta Doğu’nun En Kazanova Orhan’ının Etki Alanındasınız” alt yazısı yanıp sönen Halit Ergenç başta olmak üzre, tamamı ‘dizi selebritisi’ oyuncuların stilize rolleriyle ve her sahnede -farklı tellerden- çalmaya başlayan yeni bir müzik parçasıyla film, adeta muhtelif kliplerden oluşmuş gibi..
Benzer nedenle, tek tek bakıldığında iyi denebilecek müzik parçalarının, aynı filmde bir araya gelmesiyle oluşmuş soundtrackın, özüme gayet mide bulandırıcı bir çorba kıvamında geldiğini de ekleyeyim..
Kendilerini oldukça ciddiye alan, ancak seyircisini sinirden güldürme başarısı gösteren ‘ihtiras dolu’ sahnelerle dolu bir dram. (Numan Serteli)

Yön: Yağmur ve Durul Taylan
Oyn: Engin Günaydın, Binnur Kaya, İlker Aksum, Settar Tanrıöğen
Vavien Coen kardeşlerden bildiğimiz bir tarzı alıyor ama ona bir de takla attırıyor. Ve bence Coen’lerden daha iyi bir şey çıkıyor ortaya. Coen’lerin filmleri fazla düz ve fazla mizantropik (insan sevmez) duruyor “Vavien” in yanında. Çünkü Vavien beş para etmez bir adamı alıyor, birçok korkunç şeyi yaparken onu izliyor ama sonra öyle bir yerde bırakıyor ki (hem onu hem de seyircisini), ne düşüneceğimizi şaşırıyoruz. Bana bu şaşkınlık iyi geldi. Şöyle ki filmin içi boş hatta içi miçi olmayan kahramanı Celal (Engin Günaydın) ve ailesi gerçek olsalar ve tesadüfen filmin final sahnesindeki halleriyle onlarla tanışsam, yaşamlarına özenebilir , “işte basit ve mutlu Anadolu insanımız!” diye onları bağrıma basmak isteyebilirim. Çünkü bir pikniği gösteren bu final sahnesinde abisi ve oğluyla çok samimi bir diyalog içinde olan bir adamı, onu seven karısını vb. görüyoruz. Mutlu son! Ama film boyunca mutsuzluk ve kötülükle dolu bir hayat görmüştük. İşte Vavien’i değişik kılan da bu. Bu, derin kasabanın sırlarını ifşa eden tarzda bir film değil, bin bir zorluktan geçerek hak ettiği mutluluğa kavuşan aile filmi değil, her şeyi karanlık bir nokta da bırakan klasik entelektüel film değil… Bu, Vavien!
“Vavien” ne acayip bir isim bir Türk filmi için. Seyirciye sanki, beni seyretmeye gelmeyin diyen bir isim. Elektrikçilikte bir terimmiş, koridorlardaki ışığı bir noktada yakıp başka bir noktada söndürebilen devrelere denilirmiş. Filmin neden bu adı aldığına seyrettikten sonra siz karar verin.
Film mahalli, Tokat’ın Erbaa ilçesi. Herkesin herkese yalan söylediği, erkeklerin karılarını aldattığı, pavyon kadınlarının kasabanın salak esnafını keklediği, kadınların eşlerinden para sakladığı, kayınpederlerin damatlarından nefret ettiği ve daha birçok insani zaafın, kabul edilebilir boyutlarda hüküm sürdüğü bir kasaba Erbaa. Ama filmin kahramanı Celal bu sınırların ötesine geçecek denli sorunlu biri. Bir cinayeti planlayacak ve uygulamaya koyacak denli ciddi bir vaka Celal. Ama Celal bile biraz hakiki sevgiye maruz kaldığında, toplum tarafından kabul gördüğünde ve ekonomik güvence edindiğinde az çok sevilebilir bir insan olabiliyor. Ama geçmişte yaptıklarını da unutmamız mümkün olmadığı için bu yeni Celal’e temkinli yaklaşıyoruz. Vavien hem çok iyimser, hem de gayet kötümser bir finale sahip. İnsanlığın tarihi olarak geldiği yere benziyor Vavien’in finali. Her şey mümkün, cinayet de, barış da.
Vavien’i yılın en iyi filmlerinden biri. Engin Günaydın, Binnur Kaya, Settar Tanrıöğen, Ercan Kesal ve Serra Yılmaz çok iyiler. Binnur Kaya’nın karikatürün sınırlarında duran oyunculuğu özellikle çok “vavien”. Tebrikler Taylan kardeşler! (Cüneyt Cebenoyan – Birgün)
Landlord’un ilgili yazısını okumak için tıklayın: Yılın en iyi Türk filmini izlemeye hazır mısınız?

Yön: İlksen Başarır
Oyn: Saadet Işıl Aksoy, Mert Fırat, Emre Karayel, Lale Mansur
“Başka Dilde Aşk”, “aşk bu, engel mi tanır” diyen, bizim “Başka Tanrının Çocukları”. Bir çalışan olarak sömürüldüğü çağrı merkezinde sürekli konuşan, tepkili – öfkeli genç kadın ile doğuştan duyma engelli -yani çok duyarlı- genç adamın, çevrelerine, kopuk oldukları ailelerine ve ‘kendilerine’ / irade çatışmalarına rağmen birbirlerini sevmelerinin hikâyesi, sinemamızda pek rastlanmayan bir görsel estetikle anlatılmış. Bu yılın dikkate değer performanslarından birkaçı da (Mert Fırat & Saadet Işıl Aksoy ve Lale Mansur) bu filmde. (Ali Ulvi Uyanık – Sadibey.com)
"Sinema Yazarlarıyla Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (18 Aralık 2009)" için 4 Yanıt
Başka Dilde Aşk, neresinden baksan "bir sosyal sorumluluk projesi" abidesi gibi duran, lakin özellikle böylesi filmler için işin en zor kısmını yani sinemasal tarafını da çok başarıyla kotarmasını bilmiş güzel bir film..
bence yönetmenin en iyi filmi!
bu pek etkili olmadı sanırım.. bi de şöyle deneyeyim:
"bu yılın en iyi on yerli filmi arasına girer, hatta beşe bile oynar.. ilk üç içinse top yuvarlaktır" diyorum
Belki bir gün sorma fırsatınız olur. Ama o gün geldiğinde konuşma Türkçe’nizin yazı Türkçe’nizden iyi durumda olduğuna dikkat edin bence. Çünkü C.C. ne demek istediğiniz anlamayabilir. (Düşünceye saygı, Türkçe’ye özen lütfen!)
Cünyet cebenoyan sormak isterdim yüzyüze Vavien nasıl Coen kardeşlerin işlerinden iyi olabilir ki? Komik doğrusu… bir sinema yazarının böyle bir tanımlama yapması gerçekten üzücü…
Ve yazarımız Numan Serteli. Sağa sola laf çarpacağınıza beyazperde için hazırlanmaya başlayın derim size de. Anketin sonucu malum!
Yorum Yazın