
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
X-Men‘in sinemaya aktarılacağını duyduğumda ikircikli bir tavrım olmuştu. Bryan Singer, The Usual Suspects ile müthiş çıkış yapmış bir yönetmendi, ama X-Men gibi (Amerikan anaakım standartlarına göre) derinlikli, renkli ve çok karakterli bir çizgi romanın altından nasıl kalkacaktı?
Çizgi roman uyarlamalarındaki en büyük sıkıntılardan biri sadece çizgi roman severlere değil, genel seyirci kitlesine de hitap etmesi (yüksek maliyetin sadece çizgi roman severlerin bilet parasıyla karşılanması mümkün değil). Dolayısıyla yıllardır çeşitli yazar ve çizerlerin elinde şekillenmiş, derinlik kazanmış karakterleri iki saatlik bir filme, hem de çizgi romanı hiç okumamış seyirciyi de gözeterek aktarınca ister istemez aslına tamamen sadık kalınamıyor -özellikle stüdyo baskısıyla. Ancak ilk iki X-Men filmini oldukça başarılı buldum. Üçüncü film, bana göre ilk ikisinin gerisinde kalsa da çok kötü değildi.
Bu filmlerdeki başarının esas unsurlarından biri, çizgi roman aleminin en “cool” karakterlerinden biri olan ve bence X-Men içinde en çok sevilen Wolverine‘in başarısıydı. Normalde bodur ve kas yığını olan Wolverine için Hugh Jackman fazla düzgün bir tipti, ama filmleri seyrederken bu handikapları unuttum. Batman için -şimdilik- dört oyuncu eskittik, ama Wolverine için aklıma başka bir isim gelmiyor. Bir oyuncunun rolüyle bu kadar özdeşleşmesi nadir bir durum. Dolayısıyla serinin dördüncü filminin Wolverine üzerine olacağını duyunca sevinmiştim.
Aslında bu film ilk üç filmin devamı değil, X-Men Origins adı altında karakterlerin geçmişlerini anlatan yeni bir seri. Wolverine çizgi roman dünyasında geçmişi uzun süre sır olarak kalmış bir karakter. Bunun sebebi hafızasının belli bir dönemde silinmiş olması. Zaten ilk üç filmde de iskeletini kaplayan adamantium elementinin nasıl vücuduna yerleştirildiğine dair silik ipuçlarından başka bilgi yoktu. Bu nedenle bu filmi Hollywood’un yeni trendi olan “kökene dönüş” fikrinin (Star Wars, Underworld, Star Trek vs.) bir tekrarı olarak görmek biraz yanlış olur.
Hikaye 2001 yılında yayımlanan Wolverine: The Origin çizgiromanına dayanıyor, ama maalesef büyük farklarla. Kısaca bir göz atalım:
1845 yılının Kanada’sındayız. Yatakta yatan hastalıklı zayıf çocuk ve ona arkadaşlık eden tırnakları pençeye benzeyen kahyanın oğlu sohbet ediyorlar. Evin sahibi kahyanın oğlunu memnuniyetsiz bir ifade ile süzerek odaya geliyor, ama üst sınıf terbiyesini elden bırakmıyor. Mesafeli sohbet aşağıdan gelen tartışma sesi ile kesiliyor. Ev sahibi aşağıya süratle indikten sonra bir silah sesi duyuluyor. Yataktaki genç çocuk aşağıya indiğinde babasını kanlar içinde yatarken buluyor, annesi de kahyanın elinde kıskaca alınmış. Bu ani öfke patlaması sırasında ellerinden çıkan “kemik” pençeler ile kahyayı öldürüyor, ama kahya son nefesinde onun gerçek babası olduğunu fısıldıyor. Kendini bilmez bir halde ormanda koştururken üvey kardeşi tarafından durduruluyor ve birbirlerine bakmaya söz veriyorlar.
İki kardeş beraberce savaştan savaşa koşturuyorlar, babalarından gelen mutant geni gittikçe kendini göstermeye başlıyor. Ancak Wolverine’in üvey kardeşi Sabretooth gittikçe daha kana susamış, ahlaki değer yargılarından sıyrılmış vahşi bir “hayvan”a dönüşüyor. Zincirinden kopmuş şiddeti Vietnam Savaşı sırasında kendi silah arkadaşlarına yönelince, kendisini korumaya çalışan Wolverine ile birlikte idama mahkum oluyorlar. Tabii Wolverine ve Sabretooth’un sahip olduğu Mutant X faktörü aldıkları her yaranın çabucak iyileşmesini, zamanın etkilerinden korunmalarını sağlıyor, ama bu öldürülemeyecekleri anlamına gelmiyor. Bu nedenle özgürlükleri karşılığında William Stryker’ın komutası altında kendileri gibi üstün güçleri olan bir ekiple çalışmayı kabul ediyorlar. İlk görevlerinde dünya dışından gelen adamantium elementini ararken yerlilere yapılan zulme katlanamayan Wolverine, kardeşini bile geride bırakarak ortadan kayboluyor. 6 yıl sonra Wolverine’i güzel sevgilisi ile Kanada’da yaşarken görüyoruz, ama geçmişinden tamamen kurtulup huzura eremeyeceğini biliyoruz.
Wolverine ile baş düşmanı Sabretooth’u üvey kardeş yaparak dramatizasyon yoğunlaştırılmaya çalışılmış, ama bence yanlış bir hamle bu. Wolverine’in psikolojik derinliği, içindeki “hayvan”la olan çelişkiden kaynaklanır daha çok. Ne kendini tamamen hayvana teslim eder ne de hayvani tarafını inkar eder. Medeniyet ölçülerine göre vahşidir, ama aslında kendini doğa kanunlarına göre değerlendirir. Vasat üstü zekası ve olağanüstü güçleri nedeniyle hep bir silah olarak kullanılmaya çalışılmış, bu nedenle iskeleti bilinen en dayanıklı ve güçlü metal olan adamantiumla kaplanmıştır. Şiddet dolu hayatı onun peşini hiç bırakmamış, sevdiği bütün kadınların ölümünü yaşatmış, bu nedenle bağlanmaktan kaçınan, yalnız birine dönüşmüştür. Wolverine’nin hayvani tarafına olan vurgu üvey kardeşi Sabretooth’un dikteleri ile yapılmış ki, Wolverine’nin tepkisi klişe bir Amerikan dramatizasyonu ile bunu tamamen inkar etmek şeklinde. Renkli bir karakter olan Deadpool’un ise sorumsuzca bu filme feda edildiğini görmek bir çizgi roman sever olarak insanın içini acıtıyor. Çizgi romandan bağımsız seyirci için de abartılı bir düşman olarak görüleceğini düşünüyorum.
En kötü X-Men filmi olsa da, önceki filmleri sevmiş seyirci Wolverine’nin adamantium pençelerine nasıl kavuştuğunu, hafızasını nasıl kaybettiğini mutlaka görmek isteyecektir. Çizgi Romanı iplemeyen, fantezi ve aksiyon meraklısı seyirci için de güzel bir görselliği var. Fazlasıyla gişeye yönelik ve sığ olsa da, akıcı bir kurguya ve doyurucu aksiyona sahip. Önceki filmlerde seyrettiğimiz Cyclops‘un gençlik halinin yanı sıra, çapkın kumarbaz Gambit‘in ve Blob‘un da ilk kez arz-ı endam ettiğini belirtmeliyim.
Not: Kapanış jeneriğinin ortasında ve sonunda bence gereksiz iki ufak sahne var, ama siz yine de dikkat edin.
X-Men Origins:Wolverine
Yön:Gavin Hood
Oyn: Hugh Jackman,Liev Schreiber, Danny Huston, Taylor Kitsch, Ryan Reynolds, Chris Bradley
Eleştiri notu: 6/10
Seyir notu: 7/10
Vizyona Çıkış: 1 Mayıs 2009
"Sıra geldi Wolverine’in GBT’sine…(X-Men Origins:Wolverine)" için 5 Yanıt
Filmi vizyona girmeden önce izlemiştim, ancak filmin DVDrip'i oldugundan dolayı bazı sahneler tam bitirilmemiş, efektler tam giderilmemişti. Sinemada izlenmeye değer bir film. Kaçırılmayacak bir yapıt.
@Deniz
eleştiri notu ve seyir notu farkı nereden kaynaklanıyor? suçluluk duygusuna sevk eden bir zevk(guilty pleasure) mi söz konusu? yoksa eleştirmen ve seyirci olarak bölünmüş bir kişilik mi?
böyle bir farkın var olması insanın kendisine ihanet etmesi gibi geliyor bana. sadece sizin için değil pek çok kişi için böyle bir farkın söz konusu olduğuyla ilgili sanrılarım var :) konuya sizin yaklaşımınız nedir?
aradaki fark sinema anlayışımdan kaynaklanıyor: sinema (sanat) çok ciddi bir iştir, ama çok ciddiye almamak gerekir.
bir filmi "dert"i olduğu sürece ciddiye alırım. gerçek manada derdi olmayan filmlerin de seyir zevkine bakarım. wolverine gibi bir filmden zevk almak bana suçluluk hissettirmez. böylesi bir mantık insanı seksten de soğutur, ki tam tersine, abartmadan bol bol sevişmeyi tavsiye ederim.
eleştirmenliğim seyirciliğimden kaynaklanıyor. bir bölünmüşlük değil, bir bütünlük söz konusu. ki gerçek anlamda bir eleştirmen değilim, öylesi bir donanımım yok.
böylesi bir farkın olması insanın kendine ihanet değil. asıl ihanet seyir zevki nedeniyle gereğinden fazla ciddiye almak ya da çok ciddiye alıp seyir zevkini inkar etmek olurdu.
aslında uzun uzadıya konuşulacak bir konu, ama şu anda verebileceğim en kısa cevap bu…
samimi cevabınız için teşekkür ederim. yanlız aklıma bir şey takıldı. "derdi olmayan" wolverine gibi bir filmden alınan zevkle cinsellikten alınan zevkin nasıl bir paralelliği var?
filmin derdi konusuna gelirsek, bir filmin derdi(dert edindiği şey) benim hiç ilgimi çekmezken, ya da meramı (yaptığı propaganda, ortaya koyduğu dünya görüşü, politik duruşu) bana tamamen tersken ben bu filmden ziyadesiyle zevk alabiliyorum (genellikle tür filmlerinde). burada illa bir yarılma mı yaşamam lazım? bana çok keyifli iki saat geçiren bir filmi politik, felsefi vs. açıdan bana ters olduğu için ya da sığ olduğu için beğen(e)memeli miyim? ya da (daha da vahimi) başkalarına beğenmediğimi mi söylemeliyim? işte bu bana insanın kendine ihanet etmesi gibi gelen.
filme illa bir not verilecekse bu filmin sizi ne kadar memnun ettiğiyle alakalı olmalı. politik, felsefi vs. ayrı düşmeler kaba bir puanlama sistemiyle ifade edilemez ("diye düşünüyorum" diyerek yumuşatayım. manifesto gibi olmasın).
bu dert (varlığı/yokluğu) konusunda son bir ekleme; "her şey politiktir" diye bir söz var, (foucault'nun sözü olduğuna dair bilgiyi memo tembelçizerden aldığım için pek de güvenerek kaynak belirtemiyorum ama zaten önemli olan sözün kendisi. sözü eden kişinin (ününün, akademik kabul görürlüğünün, karizmasının) hiç bir önemi yok) bilmem (bu söze) katılır mısınız? memo bu söze "g.tüm de dahil" diyerek bir ekleme yapıyor.
şimdi memo deyince cinsellik konusu geldi yine aklıma. "abartmak" ve "bol bol" farkını nasıl ortaya koyacağız? :)
sanırım burada (choke'un victor'u gibi) işi bağımlılığa vardırmadan demek istediniz. yanılıyorsan düzeltin.
yazının üslubu biraz sert olduysa kusura bakmayın. herhangi bir "hesap sorma" derdinde falan değilim. maksat beyin jimnastiği olsun.
has katolikler gibi sadece üremek için ya da has yurdum erkeği gibi sadece boşalmak için sevişmiyoruz elbet ama cinsellik denen o geniş yelpazede her dürtü kendine bir yer bulabiliyor. sırf vakit geçirmek için wolverine izler gibi sevişebiliriz yani…
ideolojik olarak tamamen karşı olunan bir filmden zevk alma hadisesinde aklıma üç klasik örnek geliyor: D.W. Griffith'in The Birth of a Nation (Bir Ulusun Doğuşu) filmi ve Leni Riefenstahl'in Triumph des Willens (İradenin Zaferi) ve Olympia filmleri. Her üç film de faşit ve ırkçı bulunarak lanetlendiler (gerçi Griffith bu iddiaları her zaman reddetti ve aksini ispat etmek için Intolerance: Love's Struggle Throughout the Ages filmini çekti). buna rağmen Riefenstahl ve özellikle Griffith sinema tarihinin en büyük yönetmenleri arasında yer alırlar. bundan dolayı bir iç çelişki yaşanmaz çünkü bu filmlerden alınan zevk estetiktir, bütünsel değildir. filmlerin ideolojik yapısı nedeniyle estetiğine, kurgusuna, ustalığına hakkını vermemek ya körlüktür ya da aptallık. hele ki Griffith gibi "sinemanın babası" denebilecek bir yönetmen söz konusu olduğunda.
"sanat çok ciddi bir iştir, ama çok ciddiye almamak gerekir" dememin sebeplerinden biri de bu. sonuçta insan üretimidir sanat, bu nedenle tanrı kelamı gibi görmek ahmaklıktır (eğer tanrıya inanıyorsanız da en büyük kibirlerden biridir).
yani bu ayrımı yapabiliyorsanız, yani ideolojik olarak karşıtınız olan bir filmden aldığınız zevk sadece estetik düzeyde kalıyorsa benim açımdan sorun yok. çünkü buradaki zevk tabiri hedonist bir keyif anlamına gelmiyor. ama aldığınız zevk bütünselse o zaman bir sorun var demektir. mesela ideolojik olarak hazzın sömürülmesine karşı olup da porno izlemekten haz duymak bilindik bir olgu, ama bu konu benim kalibremi aşıyor…
puanlama konusuna gelince… nesnel olarak ölçülemeyen değerin derecelendirilmesi tartışmalı bir konu. ama filmlerin puanlaması çok kanıksanmış bir teamül. ben puanlama yaparken bir sıraya koymayı değil seyirciye simgesel bir fikir vermeyi gözetiyorum. ama öyle bile olsa kıyaslamadan kaçınmak imkansız hale geliyor. ilk başlarda landlord'dan gördüğüm üzere puanlama verdim yazılarımın sonlarında, ama daha sonra bıraktım. simgesel bir fikir vermektense bir iki cümleyle fikrimi söylemeyi tercih ediyorum artık… buna rağmen, eğer bir filmin bizi memnun etmesi gibi bir değer kabaca puanlanabiliyorsa aynı şekilde politik, felsefi vs. değerlendirmeler de puanlanabilir demektir. her ikisini gözeterek tek bir puanlama yapılması durumunda da Griffith ve Riefenstahl gibi zorlayıcı örneklerde ne yapacağınız konusu karşımıza çıkar…
memo'nun söylediği gibi "her şey politiktir" sözü foucault'ya ait. daha sonrasında getirdiği "götüm de dahil" lafı da felsefi bir ekleme değil aslında, çünkü foucault'nun düşüncelerine dahil. mesela "göt"ü "g.t" şeklinde yazmanız da politik, tıpkı can yücel'in "bizde göte göt derler" demesi gibi. ama buradaki politikayı gündelik hayatımızdaki stratejiksel manevra anlamında görmemek gerekir. daha çok ideolojinin pratik nesnesi diyebiliriz. ve evet, aşk da politiktir. kısacası katıldığım bir görüş bu.
"abartmadan bol bol sevişmek" derken aklımda zaten choke filmi vardı (ve tabii michael douglas) :)
yazınızın üslübunda hiç sertlik algılamadım, ama endişenizi anlıyorum. yüz yüze tartışır ya da konuşurken bile makuliyetten çabucak çıkabilen insanlar, arada bir de sanal dünya perdesi olunca kolayca zıvanadan çıkabiliyorlar. ben de sonu -dir ya da -dır'la biten cümlelerime gıcık oluyorum mesela, çok üstten ve sert duruyorlar, ama sonuçta şu anki fikirlerimi ifade ediyorlar, hakikatin sahibi olduğumu değil. hemen her konuda kafası karışık birisiyim ve bu iyi bir şey…
Yorum Yazın