BekirCoskun3

Basının en aydınlık yüzlerinden biri. Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün en büyük, en önemli savunucularından. Uygarca yaşamak ve düşünmek isteyenlerin bayrağı. Batılın, yobazın, din istismarının önüne köşesini set çekmiş bir sınır kalesi. Hayvanseverlerin, doğaseverlerin ve çocukların Bekir Abi’si, Bekir Amca’sı, bir başka “son kale” Emin Çölaşan’ın can dostu. Nahif, samimi, insancıl, zeki, dürüst ve en önemlisi cesur. Bu özelliklerini sorularımızı yanıtlarken de sergilemekten kaçınmadı zaten.

* Bu röportaj 2007’de yapılmıştır. Yazıyı bu durumu akıldan çıkarmadan okumak fevkalâde faydalı olacaktır.

sisko-ninja
Ege Görgün (Landlord)

BekirCoskun“Medyanın kendini toplaması için kısa bir süresi var. Aksi taktirde toplum kendi medyasını kuracaktır. Kuruyor da zaten. Bakın internete, inanılmaz güzellikte yazılar, fotoğraflar yayınlanıyor. Büyük bir sermaye de gerekmiyor üstelik. Bunun yanında tirajlarına baktığınızda, bazen en büyük gazeteden daha çok okunduğunu görüyorsunuz bunların. Toplumun bu medyayı reddetmesi çok yakındır.”

Halk, medyayı sevmeyenleri seviyor. O kişi medyanın içinde yer alıyor olsa bile. Medyanın içinden medyayı eleştirenler daha samimi, daha dürüst, daha samimi bulunuyor. Peki ne oldu da, halk ve medya arasına böyle bir soğukluk girdi? Halk güvenini ne zaman yitirdi medyaya? Medyanın iyi niyetinden kuşku duyulmayan günlerden, “her an medyanın kötü niyetinden şüphelenilen” eskinin tam tersi bu sürecin içine nasıl girildi?

Bekir Coşkun’un kendisi gibi dost canlısı sekreteri Leyla Hanım’ın incelik gösterip bize ısmarladığı limonataları içerken kafamızda usta kalemle bunları konuşmak vardı. Ama bir hayvanseverseniz ve insanoğlunun arsızlıklarından, bu dünyaya saygısızlıklarından bıkmış usanmış bir başka insanoğluysanız (medyanın içinden medyayı eleştirmekten farkı yok bu durumun!) karşısına geçtiğinizde Bekir Coşkun’la konuşacak yüzlerce mevzu geliyor aklınıza. Benim de öyle oldu ve işleri oluruna bıraktım. Çaylarımızı söyledik, Bekir Coşkun sigarasını yaktı, fotoğrafçımız Uluç yine numarasını yaptı, kaşla göz arasında bir sigara otlandı, (ona bakarsanız bu kez adet yerini bulsun, ritüel tamamlansın diye yapmıştı bunu ama bence yalan tabi. Yoktu ki üstünde başka sigara.) ve ben teybin düğmesine bastım. Tabi geçen ay yaşanan talihsizliğin ardından bir “sound-check” yaptıktan sonra…

Yeryüzünde çevresini ve çevresindekileri en çok tehdit eden, onlara en vahşi, en zararlı canlı insanmış gibi geliyor bana… Sanırım siz de böyle düşünüyorsunuz?

Evet, doğaya, dünyaya en zararlı canlı insandır. Çünkü insanoğlunun üstün aklı, onun aynı zamanda felaketidir. Bu toplar, mermiler, bombalar bu aklın ürünü. İnsanoğlunun aklı kendi cinsine zarar veriyor, versin ona da hiçbir itirazım yok, ama aynı zamanda bunu hiç hak etmeyen varlıklara da zarar veriyor. Denizleri, ırmakları, ormanları, hayvanları yok ediyor. Üstelik insan aklının yarattığı yıkım yalnızca eş zamanlı yaşayan insanlarla sınırlı değil. İnsanoğlu bundan 50-100 sene sonra dünyaya gelecek bebeğin yaşama hakkını da bugünden elinden alıyor. O bakımdan dünyayı insandan kurtarmak lazım.

ajan-smithMatrix filminde Ajan Smith’in şu sözleri beni çok etkilemişti: insanlar bu dünyanın kanseridir. Gerçekten de kanser insan vücuduna ne yapıyorsa, insan da dünyaya aynısını yapıyor. Üstelik tedavisi de yok. Erken teşhis mümkündü, nüfus planlaması mümkündü, buna da dinler engel oldu. Nüfus planlamasına karşı çıktılar. Çünkü peygamberlerin bol bol askerlere ihtiyacı vardı. Ne kadar çok ürerlerse, o kadar çok yayılacaklarını düşündüler. Bu açıdan dinler, bütün dinleri kastederek söylüyorum, insanlığa en büyük kötülüğü yapmışlardır. Asıl kaynağın kapitalizm ve tüketim toplumu yaratma stratejisi olduğunu düşünüyorum. Dinler aslında isteyerek ya da istemeyerek kapitalizme hizmet etmişler…

Zaten sosyalist din yoktur.

bekircoskun2

Hayvanlara davranış biçimimize, kendimizi onlardan üstün görme kültürümüze bakarsak doğadaki en faşist canlının da insanoğlu olduğunu söylemek mümkün herhalde.

Evet. Bu nasıl önlenebilir diye çok düşünüyorum ben. Ne zaman, nasılolur bilmiyorum ama inanıyorum ki bir gün bunun önüne geçilecektir. İnsanoğlu bir gün bu yapısının farkına varacak. Çünkü insanoğlu bu yapısının, tahribat gücünün, acımasızlığının, faşist yapısının, öbür canlılara ve varlıklara yaşam hakkı tanımamasının zararının kendine döndüğünü, kendisini de tüketeceğini fark edecektir bir gün. Yani yine diğer şeylere acıdığı için yapmayacaktır bu düzeltmeyi.

Umudunuz var yani…

Var, var, bazı şeyler düzelecek ama o zaman ben evde olmayacağım…

Peki hiç umudunuz kalmasa yazmaya devam eder misiniz…

Umudu olan okuyucular için yazarım. Ben umudumu yitirmiş olabilirim ama onların umudunu kırmaya hakkım yoktur. Birkaç kişinin bile umut besliyor olması benim devam etmem için yeterlidir.

bekir-coskun-yazar

Size yazmayı tamamen bıraktıracak bir şey var mıdır?

Vardır. Bu son günlerde bunu ciddi olarak düşünüyorum. Türkiye’de bizim artık yazı yazmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Bizim derken..?

Benim kuşağımın, şu an medyayı yöneten irili ufaklı editörlerin, genel yayın yönetmenlerinin, yazarlarının, tümümüzün aslında bir kenara çekilip gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Türk toplumuna çok büyük kötülük ettik, yanılttık Türk toplumunu. Yıllardır yaptığımız hata yüzünden Türkiye bugün bu durumdadır. Bunda medyanın kabahati büyüktür. Payı yüzde ellinin üzerindedir. Herkes siyasetçileri suçlu gibi görür ama büyük oranda suçlu medyadır. Çünkü siyasetin bu hale gelmesinin nedenidir Türk medyası. Türkiye’nin bu hale gelmesinin nedenidir. Biz kendi toplumumuza ihanet ettik. Yıllarca Tansu Çiller‘i başımıza taç ettik. Sonra Mesut Yılmaz‘ı… Nasıl unutursunuz bunları… Bir zamanlar vazgeçilmez olan Turgut Özal için sonradan tam tersini yazan da biziz… O açıdan söylüyorum. Bugünlerde çok sıkıntısını çekiyorum ve üzülüyorum. Aklıma geliyor bazen, in aşağı merdivenlere otur orada bir basın toplantısı yap, diyorum. Niye bıraktığını anlat ve çek git.

Ama çizginizden ve yazılarınızdan bildiğimiz kadarıyla siz bu suça iştirak etmediniz?

Hayır, tam tersine. Ben kendimi asla ayırt etmem. Ben bu medyanın parçasıyım. Türkiye’nin en büyük gazetesinde yazıyorum. Çarkın dişlilerinden biriyim. Ben kalayım, siz gidin demem gerekirdi yoksa. Onun için ben gideyim diyorum. Kendimi suçlu gibi görmesem siz gidin ben oturmaya devam edeyim derdim.

Gazetenizin bağlı oldu grubun iktidardaki parti lehine bir yayıncılık tavrı geliştirdiğine dair bir inanç var kamuoyunda…

Bu görüşe kısmen katılıyorum. Ama aynı zamanda haksızlık yapıldığını da düşünüyorum. Biz Hürriyet’te yazıyoruz işte. Ben, Emin Çölaşan, Tufan Türenç, Oktay Ekşi var. Türk medyasındaki en sert, en eleştiri dozu yüksek, hatta zaman zaman suç sınırına varacak yazıları yazanlar bizleriz. Bunlar da bu gazetede yayınlanıyor. Bazı şeyleri görmek lazım. Hürriyet okurlarından bazıları gazeteyi bıraktılar, ya da bıraktıklarını beyan ettiler. Görebildiğim kadar çok da yürekleri el vermedi. Üstelik şu sorunun da yanıtı yok. Peki ben nerede yazabilirim?

bekir_coskun

Gazeteniz sizi bir pazarlama taktiği olarak mı kullanıyor? Gazetenize tepkili olan okurlarınızın hala bu gazeteyi almasının nedenlerinden birisiniz çünkü siz…

Gazetedeki her şey aslında pazarlama taktiğidir. Bu patronla, o işe parayı yatıranla, sermayeyle ilgili bir konudur. O para kazanmak istemektedir ve bu çok doğaldır. Bu acıdır ama doğaldır. Ama kural şudur: editoryal bölümlerin bağımsızlığı ve yazı işlerinin dokunulmazlığı. Bu ilke var mı yok mu mühim olan budur. Türkiye’de çok işlemez ama mutlaka olması gereken budur. Açık açık söyleyim, son zamanları kastederek söyleyeyim, hiç müdahale görmedim. İstediğim gibi yazılar yazıyorum. “Hürriyet genel politikasını kamufle etmek için beni kullanıyor” diye düşünüp yazmayı bırakayım mı, gidip evde mi oturayım, bu da düşünülebilir. Ama bu doğru bir şey değil. Çünkü biz yazarların en çok güvendiği bir şey vardır. Okuyucumuzun zekası. Ben okuyucunun donanımına, kültürüne güveniyorum. O hangi haberin güdümlü, hangisinin olmadığını, hangi yazının samimi olup olmadığını ayırt eder. Yani gazetenin editör masasındaki filtre sakatsa, oradaki okuyucu filtresine müthiş güvenirim ben.

Otokontrol oluyor mu ama?

Oluyor, tabi.

Sizi sevenlerin neden sevdiklerini biliyoruz. Sizi kimler sevmiyor?

Aptal dinciler. Akıllı olanları seviyor, en azından nötrler. Bakın dindarlar demiyorum, dinciler diyorum. Bu fark çok önemli. Dindar, Allah’a inanan, ibadetini yerine getiren ve bu yüce duyguyu çarşıya, pazara, siyasete bulaştırmayan, o duygunun mutluluğunu yaşayan insandır. Dinci işte o duyguyu, kendisi bundan yoksundur aslında ama, başkasındaki duyguyu siyaset, dolandırıcılık, sahtekarlık için kullanandır.

Üstüme ve üstümüze vazife değil ama sormak zorunda hissediyorum kendimi, peki siz dindar mısınız?

bekir-coskun5Madem çok içten, samimi sordun; buna ilk defa cevap vereceğim. Ben dinin gerçekten yüce bir duygu olduğunu düşünüyorum ve bu duygunun ortada kullanılmasına son derece karşıyım. Diyelim ki ben o anda içimden geldi, Allah’a yalvaracağım; birileri varsa onu gizli yapmaya çalışırım. Ortalıkta gözükmesin diye. Bunun da bilincindeyim. Ben iki yerde yazsam, dini ve o duyguyu kullanarak; okuyucunun çok artacağına inanırım ama bunu asla yapmam. Yapanlara kızdığım için de yapmam. Şimdiye kadar köşemde bir kez bile “Ben inançlıyım, ben Allah’a inanırım” demedim, asla bunlardan söz etmedim. Ama samimi sorduğunuz için, evet inançlı bir insanım. Dualarım vardır, yalvarışım vardır, yakarışım vardır ve sığınırım.

Kendini, vatanı, dini ve Atatürk’ü sevmek; hepsi birlikte sağlıklı bir şekilde mümkün mü?

Tabii ki mümkün. Bunu en iyi çocuklar yapar. Hemen şuradan yolun karşısına geçin, orada bir ilkokul var. Oradan herhangi bir çocuğu çağırın, bunu mükemmel yapar. O büyüdükçe, büyüklerin fesat dünyasına adıma attıkça, çıkar dünyasıyla burun buruna geldikçe, bunu yavaş yavaş kaybeder.

Acaba sorunumuz bu dengeyi tutturamamaktan mı kaynaklanıyor?

Evet, bence bundan kaynaklanıyor. Bu çok doğru bir soru ve çok önemli bir soru bence. Bir kilittir bu; belki Türkiye’nin mutluluğunun anahtarıdır.

“Göbeğini kaşıyan adam” yazınızın toplumda kutuplaşmaya yol açtığı, açabileceği ileri sürüldü.

Benim o yazım çok eleştiri aldı. Bazı televizyon kanallarında tartışıldı, hatta birçok yerde hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Ama o yazım benim şimdilik arkasında en çok ısrarla durabileceğim bir yazıdır. Evet, Türkiye’de göbeğini kaşıyan adam var. Bu adam Türkiye’nin felaketidir. Türkiye’de siyasette ne olup ne bittiğinin asla farkında değildir. Asla gazete okumaz, kitap okumaz, asla televizyondaki haberlere bakmaz. Asla çocuğunun eğitimiyle ilgili değildir. Çocuğunun aydınlık, parlak, ahlaklı olması için çabası yoktur. O adam, televizyonda bir diziye bakarken uyur, ertesi gün kalkar, dünyada ne olup bittiğinin farkında değildir. Böyle kendine göre bir rotası vardır, o rotaya göre gider. Sandığa gidip oy kullanırken de seçimini ona göre yapar. Türkiye de işte o oyların altında kalır. O adamı hepimizin eleştirmesi lazım, onu mutlaka yüzüne söyleye söyleye o adam olmaktan çıkarmamız lazım. Türk medyasında şimdiye kadar hiçbir yazar Türk insanını eleştirmedi. Türk halkını tenzih ederim. Halkımızın büyük bir bölümü, bu göbeğini kaşıyan adam değildir. Göbeğini kaşıyan adamın sayısı ne kadardır bilmiyorum ama, bu Türkiye’nin gerçeğidir. Bunu kabul etmek zorundayız.

Bekir-Coskun6

Demokrasiye inancınız kalmamış gibi konuşuyorsunuz?

Türkiye’deki demokrasi soytarılıktır. Türkiye’de demokrasiden falan söz edilemez. Bu ülkede demokrasinin olduğunu söylemek, hatta hukukun olduğunu söylemek asla doğru değildir. Kim kalkıp bana şimdi Türkiye’de demokrasi var derse; hiç sevmediğim, ömrümde ilk defa kullandığım bir deyim kullanayım, “Alnını karışlarım” diyeyim. Hangi ildeki insanı, hangi mahalledeki insan kendisini temsil edecek adamı tespit ediyor, bir tek örnek verin, bir tek yer gösterin bana. Nerede belli oluyor, kimin milletvekili olacağı? Partilerin genel merkezlerinde, gece ışıkları yanık olan katlarda genel başkanlarla üç beş tane zibidi oturuyorlar, kimlerin milletvekili olacağına karar veriyorlar. Bu demokrasi midir?

Bu ülkede sol neden bu kadar güdük kaldı?

Sosyal demokrat deyimi daha doğru. Yüzde doksanı sosyal demokrat falan değil. Biz onlara sosyal demokrat diyoruz, onlar da kendilerini öyle sanıyorlar. Bakın Ertuğrul Günay, AKP’ye çok rahatlıkla geçmesi bunu gösteriyor. Genel sekreter yani, milletvekili olsa anlarım. Partinin beyni. Demek ki sosyal demokrat değilmiş. İnsan biraz utanır. Ben insanlara yalan söyledim bunca yıl, herkes beni sosyal demokrat zannetti demektir bu. Ben siyasete, demokrasiye dini, inancı karışıtırdılar mı çok kızıyorum. Dinle demokrasi bir arada olmaz. Dinde demokrasi yoktur. Yasalar 1400 sene önce ayetlerle inmiştir, tartışamazsın. Namaz vaktinin saatini değiştir bakalım, ezanı Türkçe yapabildiniz mi? Yapamazsınız.Demokrasilerde seçme, tercih hakkı vardır, dinde yoktur. Askerlikle de bağdaşmaz demokrasi. Türkiye’de bu dinciler demokrasiyi raydan çıkartıyorlar, bünyesinde demokrasi barındırmayan askerler de tekrar rayına oturtmaya çalışıyorlar. Talihsizliğe bakın.

Refah ya da Saadet partisiyle, AKP’yi yan yana koyduğunuzda, fark görebiliyor musunuz arada?

Görüyorum tabi. Erbakan‘ın takımı daha samimi, onların ne olduğunu biliyorsunuz en azından. Her şey açık ve net ortada gözüküyor. Bunlar öyle değil. Bunlar sinsi. Bugünkü gazetelere baktığınızda bile görebilirsiniz bunu. Başbakan bize iftira atıyorlar diyordu, buyrun işte.
(Coşkun’un kastettiği iki haber var. Bolu’da eski bir belediye otobüsünü seyyar mescide dönüştürerek semt pazarlarında vatandaşların hizmetine sunan Belediye Başkanı AKP’li Alaaddin Yılmaz ve İstanbul’da Bağcılar Lisesi’nin bodrumunda mescit oluşturulması.)

Tabandaki bu gelişmeler gerçekten partinin tepesinden bağımsız olarak gerçekleşiyor olamaz mı?

Hayır, buçok dikkatli bir plandır. Bu adamların bütün stratejisi buna dayanır. Merkezi hükümet, yani kendileri parlamentoda demokratlığa, laikliğe ve AB’ye oynayacaklar. Yerel Yönetimler Yasası’yla da inanılmaz yetkiler verilen belediyelere de biz buradan, siz oradan yürüyün mesajı verilmektedir. O yasanın amacı odur.

Peki bu ülkeyi yönetmeye namzet bir adayınız var mı?

Yok, ama her an çıkabilir. Felaketler dahi kendi kahramanlarını yaratır. Deprem felaketi AKUT’u yarattı, Mete Işıkara’yı yarattı. Türkiye bu felaket içinde kendi kahramanını yaratacaktır.

Teşekkür edip yanından ayrılırken Bekir Coşkun, “Ankara’ya geldiğinizde, bilin ki burada Bekir Ağabey’iniz var,” diyor. Bu sözler üzerine her şeye değdi diye düşünüyorum. Günübirlik Ankara seyahatinin yorgunluğuna, aldığımız komik harcırahın yetmemesine (rakam söyleyip müesseseyi rencide etmeyim şimdi!), bir günde iki kez yaşamak zorunda kaldığım uçak korkusuna…

Zeki Müren, Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Yonca Evcimik ve sanatçı duyarlılığı

ZekiMürenAntalyasporlularlaAnkara’nın Rüzgarlı Sokak’ında içkili gazinomsu bir yerde kanun çalıyordum, Zeki Müren de konuk olarak geldi. Kanunla taksim yaptım ben, o da “Kim bu?” demiş, demek çok kötü yaptım, muhtemelen öyle oldu çünkü ben kötü müzisyendim. Adımı bilmemişler, talebe demişler. İlgisini çekmiş, çağırdı yanına beni, kitabımı falan istedi, test etti. İyice emin oldu benim öğrenci olduğuma. O zamanlar da bir öğrencinin öyle bir yerde çalışması mümkün değildi. O zaman bana, “Senin burada çalışman doğru olmaz, okulu bitiremezsin. İçkili olmayan bir gazinoda çalışman lazım” dedi ve bana öyle bir yerde iş buldu. Hemen üçüncü günü şoförüyle beni götürdü. Ben Zeki Müren’e çok minnet duydum, hasta olduğunda onun insani yönünü anlatmak için bu anımı yazdım, Sanatçının duyarlılığıdır bu. Son günlerde bakıyorum, Türkiye’de bir çok olay oluyor, sanatçılardan bir tık duyuyor musunuz? Hayır. Bir tek İbrahim Tatlıses siyasetle ilgilenmeye başladı, o da niye, milletvekili aday adayı olduğu için. Aslında seçilsin, girsin isterim parlamentoya. Bize yazacak konu çıkar. Bir de, iki kişinin hakkını vermek isterim, bayılıyorum ben onlara. Birisi Orhan Gencabay. Popstar yarışmalarında jüride oturuyor ama her seferinde bir sosyal, çevresel, yerküreyle ilgili inanılmaz güzel mesajlar verip insanları etkiliyor. Ben bu sefer ne söyleyecek diye merak ettiğimden, kısmen o yarışmayı seyreder oldum artık. Bir de Yonca Evcimik. Bütün hayvan haklarıyla bütün toplantılara katılır. İkisini çok seviyorum ama bu ikisi dışında sosyal sorumluluklarının farkında olan, ağzını açan yok.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA