
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
6 Eyl
“Dünya çok sıkıcı bir yer oldu. Telepati yok, UFO yok. Orta Çağ daha ilginçti. Her evde ruh vardı, kilisede de tanrı.”
Stalker filminin hemen başında yazar (Anatoli Solonitsyn) böyle der. Yazar ve fizik profesörü (Nikolai Grinko) ile birlikte girilmesi yasak olan ‘Zone’ bölgesini görmek istemektedir. Onları bu yasak bölgeye gizlice sokacak olan kimse Stalker’dır(Alexander Kaidanovski).
Stalker, Arkadi ve Boris Strugatski‘nin 1972 tarihli Roadside Picnic adlı kitabından (L.N.: 90′larda Türkiye’de Uzayda Piknik adıyla Sarmal Yayınevi tarafından yayınlanmıştı) Stalker başlığıyla Andrei Tarkovski tarafından 1979’da filme uyarlandı.
Aşağıdaki tarihsel sıralamayı ilk kez bir araya getirdiğimde Stalker’a varan yolun temelinin 1940 yılında Arjantin’de atılmış olabileceğini düşündüm ciddi ciddi. Verilere birlikte bir göz atalım.
1940 – Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius – Öykü – J.L.Borges
1961 – Solaris – roman – S. Lem
1972 – Solaris (film) – Tarkovski
1972 – Roadside picnic – Roman – Arkadi ve Boris Strugatski
1979 – Stalker (film) – Tarkovski
2007 yılının kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında, küçük bir grup ’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Okumaların bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş bir entelektüel esinti şimdi arkada kalan. Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’u üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.
Stanislaw Lem, Solaris (1961) adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.
1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.
Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum.
Uzun öykü şu cümlelerle sona erer.
Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp evrenin uzak bir köşesindeki hrönirleri ele alalım.
Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar, testler zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fiziki zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliği jeneratörü gibidir. Henüz yetkin olmayan yaratıcılık süreci devam etmektedir. Atomaltı yapısı farklı olsa da Kelvin’nin yıllar önce intihar etmiş karısının tıpatıpını, anılarıyla birlikte yaratmayı başarmıştır.
Kitabın sonlarına doğru Rheya kendi isteğiyle yapıbozuma uğratılmayı kabul eder. Bunu Kelvin’e belli etmeden yapar. Kadının son intiharı gerçekleştikten sonra Kelvin okyanusun yetkin olmayışı özsel niteliği olan bir tanrı olabileceğini düşünür. Tüm bilirliğinde ve gücünde sınırlı, yanılabilir, edimlerinin sonucunu önceden göremeyen, dehşet uyandıran şeyler yapan, saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir yaratıcı hayal eder. Bu okyanus bir tanrının beşiğidir. Uzay istasyonunda bulunan sibernitik uzmanı Snow’la bunları tartışırlarken bunca yıldır zeki okyanusla iletişimi başaramamalarını bu büyük gücün henüz bebeklik aşamasında olmasıyla izah ettikleri bir an gelir. Bu pasajlar Tlön gerçekliğinin ansiklopedilerde ilk kez belirdiği anı çağrıştırıyor bende. Kitabın son sayfalarıdır. Bu konuşmaların ardından bir helikopter yardımıyla Kelvin okyanusun üzerindeki adacıklardan birine iner. Şimdi ne olacaktır? Rheya geri mi gelecektir? Onu neler beklemektedir. İnandığı bir şey vardır. Satranç ustaları düzeninin sarsıldığı çağdır hâla. Mucizeler çağı henüz geçmemiştir.
Filmde Tarkovski bayağı ileri bir adım atar ve dünyaya dönmeyi, yeniden aile kurmayı çok büyük bir istekle düşünmeyen Kelvin’e içinde ölü babasının sağ olduğu, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği çiftlik evini verir. Daha yetkinleşmiş olan okyanusta çocukluğunun nostaljik ortamını taşıyan yepyeni bir ada belirmiştir. Bu daha başlangıçtır. Sırayla ölü annesi, sevgilisi Rheya da geri geleceklerdir. Böylece dünyada geçip gitmiş hayatlar, sevilen nesneler okyanus sayesinde zihninden türeyerek yeniden varolur. Kelvin son sahnede babasının dizlerine kapanır. Kalbindeki en güçlü arzusu gerçekleşmiştir. Mucizeler arka arkaya sökün edecektir. Kelvin şükranlarını sunmaktadır.
Filmdeki yorumun S. Lem’i rahatsız ettiği ve bir otel odasında Tarkovski ile tartıştıkları söylenir.
Askerlerin sınırını koruduğu Yasak Bölge’ye ulaştıktan sonra Oda’ya yolculuk en kısa yoldan değil, Stalker’in gösterdiği dolambaçlı yollardan olur. Sorun geometrik değildir. Düz ve en kısa görünen yol en doğru ve tehlikesiz olan yol değildir. Çeşitli zorluklardan geçildikten sonra Oda’nın önüne kadar gelinir. Yol boyunca bir sürü ahkam kesmiş olan Yazar ve Profesör odaya girme cesaretlerini kendilerinde bulamazlar. Çünkü Oda’da sözle dile getirilen değil, en derinlerde duran, acılarlarla serpilen, en büyük istekler gerçek olmaktadır. Oda’nın hemen önünde ahlâki zaafları ortaya çıkar. Profesör, Oda’yı, kötü niyetliler girmesin diye yok etmek üzere gelmiştir. Yazar ise kendisiyle karşılaşma, en derin acılarıyla yüzleşme cesaretine sahip değildir. Ne entelektüel donanımları, ne kendilerine güvenleri, ne de fıtri kapasiteleri buna yeterli değildir. Fenafillah aşaması; huzur yeri bir adım ötelerinde bulunduğu halde içeri girmeye cesaret edememişlerdir.
Yasak Bölge ve Oda tutunacak dalını yitirmiş kimseler için bir umuttur. Bölge denilen yer insanın kurtuluşu sevgi ve özveride gördüğü bir bölgedir. İnsan burası dışında her yerde hapistir. Sahte hayatla çevrilmiş minicik bir adadır. Bencillikten özveriye yolculuğu başaramayan birinin Oda’da onu mutlu edecek bir dilekte bulunması mümkün değildir.
Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman* adlı kitabında Stalker filmiyle ilgili şunları söyler:
Stalker filmini anlatmak kolay değil. Çoktandır varlığını unuttuğumuz uzun tutulmuş sahneleri, oyuncuların yüzlerinin yakın plan çekimleri ve Bölge gerçekliğinin çeşitli yönlerini deneyimlememize imkân veren çeşitli kamera açılarının kullanımı ile Stalker tinsel alana ulaşma becerisini, sinema dilinin mükemmelliğiyle bütünleyen gerçek bir başyapıttır.
Stalker için Bölge insanlığın son umududur. Onu yok etmek insanlığı da uçurumunda yalnız ve umutsuz bırakmak demektir. “Artık kimse oraya gitmek istemeyecek, artık kimse inanmıyor” diyerek ağlayan Stalker’a, kendisini aşkla seven karısı “Götürecek kimse bulamazsan beni götür” diye şevkatle ve sevgiyle cevap verir. Stalker, karısına ” Ya sende de işe yaramazsa?” diye cevap verir. Saf aşksızlığın sıkıcı, tekdüze ve acımasız insan yaşamına eklemlenmiş olan en harika Tlön gerçekliğini sonlandıracağından endişe etmektedir.
Film Stalker’ın mutant çocuğunun telekinetik yeteneğini kullanarak masanın üzerindeki nesneleri zihin gücüyle hareket ettirmesiyle son bulur. Eduard Artemyev’in filmin tinsel dokusunu yoğunlaştıran müziği sona ermiş, Beethoven’in 9. Senfonisi çalmaya başlamıştır. Mucize sergileyen en son sahnede acaba niye bu müzik kullanıldı diye düşünürken aklıma Mikhail Bakunin’in ‘Everything will pass, and the world will perish but the Ninth Symphony will remain’ sözleri geldi. Kelvin’in Solaris filminin en son sahnesinde babasının dizlerine kapanma sahnesi düşündüm. Her şey yıkılıp gidecek, ama sevme yeteneği denen mucize baki kalacaktı.
Dünya Hrönir Cumhuriyeti başlıklı yazım için tıklayın
"STALKER (Сталкер) filmi üzerinden Tarkovski, Lem ve Borges’e anlık bakış" için Bir Yanıt
"Ey, ötesi?
Ötesi hiç."
Beşir Fuat
Yorum Yazın