
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı “eşsiz” kılar.
28 May
73 yaşında hayata gözlerini yuman ünlü yönetmen ve aktör Sydney Pollack’ı ölümünden epey önce yazılmış (Mayıs 2006) ama hala bolca bilgi ve keyif vadeden bir yazıyla yad edelim istedik. Sinema yazarı ve SİYAD Başkanı Murat Özer‘in kaleminden…
Sahneden televizyona, oradan sinemaya uzanan kariyeri boyunca insanı, onun derinliğini anlatmanın hesaplarını yapan Sydney Pollack, şu sıralar 70 yaşını aşmış olmanın getirdiği bir ‘durgunluk’la yoluna devam etse de, herkes ondan yeni bir “Son Gerçek / Atları da Vururlar” ya da “Akbabanın 3 Günü” bekliyor.
Hollywood’da saygın bir yapımcı olmak, yönetmenlik konusunda yetkin bir çerçeve çizmek ve aktörlüğe eni konu bulaşmak, daha doğrusu her üçüne de vâkıf olmak pek rastlanır bir durum değildir. Böylesi birkaç sinemacı olsa da, bu işlerin her birini ‘hatırlanır’ biçimde yapanıyla karşılaşmak zordur. Bu ayki köşemizin konuğu olmayı hak eden isimse tam da bu ayarda bir sinemacı: Sydney Pollack…
Yönetmenliğini üstlenmediği ama yapımcı olarak altına imzasını koyduğu filmlerdeki performansıyla ‘doğru isim’ olduğunu gösteren Pollack, bir yandan da yönetmenlik kariyerini birbirinden önemli yapımlarla taçlandırmış bir sinema adamı. ‘Politik gerilim’ türünün başyapıt düzeyindeki ürünlerini sinema sanatına kazandıran, filmleriyle ‘söylenmesi zor’ cümleler kuran ve sık sık tartışma ortamı yaratan sanatçı, son zamanlarda bir miktar ‘zayıflamış’ görünse de en azından önceki yapıtlarıyla sinema tarihindeki yerini almış görünüyor.
1 Temmuz 1934 doğumlu, yani kariyerinin son demlerini yaşayan Sydney Pollack, 1950’lerin sonlarında televizyon dizilerinde aktörlük yaparak start verdiği filmografisini aşağı yukarı aynı dönemlerde ve yine televizyon dizilerinde yönetmenlik yaparak sürdürür. Birçok dizide hem oyunculuğunu hem de yönetmenliğini göstererek kendini kanıtlama savaşı veren sinemacı, bu döneminin arasına sıkışan ve aktör olarak bünyesine dahil olduğu bir sinema filmi olan “War Hunt”ta (1962) tanıştığı Robert Redford’la uzun süreli bir dostluk kurar, hatta yönetmenliğini yaptığı yedi filminin (This Property Is Condemned, Jeremiah Johnson, The Way We Were, Three Days of the Condor, The Electric Horseman, Out of Africa, Havana) başrolünü bu kadim dostuna verir.
Sahne ve televizyon deneyimiyle sanat hayatını şekillendirmeye başlayan Pollack, 1965’e gelindiğinde yönetmen olarak ilk sinema filmini çekme şansına kavuşur. Oyuncular da pek yabana atılır gibi değildir doğrusu; Sidney Poitier, Anne Bancroft ve Telly Savalas. “The Slender Thread” (Seni Yaşatacağım) adlı film, bir kadının intiharını telefon yoluyla önlemeye çalışan bir gencin çabasını anlatmaktadır ve insan psikolojisine odaklanan derinlikli antatımıyla bir anda bütün dikkatleri yönetmenin üzerine çeker. Sanat yönetimi ve kostüm dallarında Oscar’a, senaryosuyla da Altın Küre’ye aday gösterilen yapım, Sydney Pollack isminin sonraki yıllarda sıkça duyulacağının da müjdecisidir adeta.
Yakın arkadaşı Robert Redford gibi demokrat bir görüşün temsilcisi olan sinemacı, bir sonraki filminde bir Tennessee Williams uyarlamasına kucak açar. Senaryo ekibinde genç Francis Ford Coppola’nın olduğu “This Property Is Condemned” (Lanetli Kadın), Robert Redford ve Natalie Wood’u başrollere taşırken, toplumsal eleştirisini bir aşk öyküsünün kaçış noktalarında gerçekliğe kavuşturur. Natalie Wood da buradaki performansıyla Altın Küre’ye aday gösterilir… Pollack’ın western türüne el attığı 1968 yapımı “The Scalphunters” (Kafatası Avcıları), Burt Lancaster’ın görmelere seza oyunuyla akıllarda yer eden bir çalışma olarak sinema tarihine geçer. Ossie Davis ise ‘yardımcı oyunculuk’ dersi verdiği çabasıyla Altın Küre’ye aday olur… Yine aynı yıl, ünlü Frank Perry filmi “The Swimmer”da (Yüzücü) kredilere yansımayan bir yönetmenlik uğraşı içine giren sinemacı, bir yıl sonra bir savaş filmi olan “Castle Keep”le (Tek Gözlü Kahraman) türler arasındaki gezisini sürdüreceğini işaret eder. Öte yandan bu gezisi sırasında anlatımını oturtmaya da başlamıştır Pollack; insan ruhunun derinliklerine dalıp onu tüm çıplaklığıyla baş başa bırakmanın eskizleridir tüm bu filmler.
Ve gerçek bir başyapıt alır sırayı; Horace McCoy imzalı romandan beyazperdeye taşıdığı “They Shoot Horses, Don’t They?” (Son Gerçek ya da daha çok bilinen ismiyle Atları da Vururlar)… Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik çöküş yıllarında düzenlenen ve en uzun süre ayakta kalanın büyük ödülü kazanacağı bir dans maratonunu merkeze oturtan film, çaresizliğin çürüttüğü insan ruhunun haritasını çıkarmaktadır adeta. Jane Fonda, Michael Sarrazin ve özellikle de Gig Young’ın performansları, hayatı tersten okuma dersleri verir izleyenlere, bir tokat gibi çarpar yüzlerine ve onları paralize etmekten beter eder. Gig Young’a Oscar kazandıran bu benzersiz yapım, ayrıca sekiz dalda daha bu ödüle aday gösterilir. Sinema sanatı, Sydney Pollack için gerçek anlamını bulmuş gibidir…
Yönetmenin western türüne görkemli bir dönüş yaptığı ve başrolü ikinci kez Robert Redford’a verdiği 1972 yapımı “Jeremiah Johnson”, Pollack’ı Avrupa’ya kadar götürür ve Cannes’da yarışmasını sağlar. Doğayla iç içe yaşamayı öğrenmiş bir dağ adamının kimi zaman yalnızlıkla örtüşen, kimi zamansa mücadeleyle anlamını bulan hikayesini anlatır sinemacı bu filminde… ‘Ara veren yanıyor’ tadında film çekmeyi sürdüren Pollack, hemen ertesi yıl “The Way We Were”le (Bulunduğumuz Yol) dokunaklı bir aşk öyküsü sunar sinemaseverlere. Redford’a bu kez Barbra Streisand eşlik eder ve politik görüşleri taban tabana zıt iki karakterin uzun yıllara yayılan aşkıyla anlam kazanır bu incelikli çalışma. Müziği ve filmle aynı adı taşıyan ünlü şarkısıyla Oscar kazanan yapım, dört dalda daha bu ödüle aday gösterilir ve Sydney Pollack sinemasında yeni bir kilometre taşı olur.
Yapımcılığa bulaşma vakti gelmiştir artık Pollack için… Yönetmen olarak altına imzasını koyduğu sekizinci sinema filmi “The Yakuza”nın (Yakuza) yapımcılığını da üstlenen sinema adamı, Japonya’yı mekan edinen filmiyle ‘sert’ bir hesaplaşma öyküsü sunar. Robert Mitchum’un son derece ölçülü performansı, bu çarpıcı yapımı daha da çekici bir kıvama sokar… Ve aynı yıla (1975) denk gelen bir başka çalışmasıyla sinemanın ‘ayna’ olduğunun kanıtlarını gösterir yönetmen. James Grady’nin romanından uyarlanan “Three Days of the Condor” (Akbabanın 3 Günü), Amerikan Gizli Haber Alma Teşkilatı CIA’in ‘günahkâr’ ruhunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Robert Redford ve Faye Dunaway çiftinin buradaki uyumları, sinema tarihinin belki de en iyi ikili çalışmalarından birinin ortaya çıkmasına neden olur. Başyapıt kıvamındaki bu filmin yalnızca kurgusuyla Oscar’a aday olması ise son derece şaşırtıcıdır.
Al Pacino’ya Altın Küre adaylığı getiren Erich Maria Remarque uyarlaması “Bobby Deerfield”la temposunu düşüren, Robert Redford ve Jane Fonda gibi ateşli demokratları başrollere uygun gördüğü “The Electric Horseman”la (Elektrik Atlı) insanı ve onun binbir türlü halini anlatmayı sürdüren Sydney Pollack, bir sonraki adımında yine ‘tokat’ kıvamına ulaşmayı başarır. 1981 yapımı “Absence of Malice” (Yanlış Karar), bir ‘hata’nın nelere yol açabileceği üzerine keskin bir eleştirisi mekanizmasıyla vücut bulur ve üç dalda Oscar’a aday gösterilir. Paul Newman ve Sally Field’ın yanı sıra, Melinda Dillon’ın oyunu da bu filmin insanların beyinlerini meşgul etmesini sağlar.
Sydney Pollack’ın Oscar’la teşvik-i mesaisini üst sınırlara taşıyan iki filmdedir sıra… ‘Kadın olan erkek’ motifini kusursuzca beyazperdeye taşıyan “Tootsie”, Dustin Hoffman ve Jessica Lange’in karşılıklı oyunculuk gösterileriyle şahlanırken, Pollack sinemasının eleştirel boyutunun bir miktar törpülendiğini, ama insanı anlatma becerisinin azalmadığını kanıtlar bir yandan da. Lange’e Oscar getiren, dokuz dalda daha bu ödüle aday gösterilen yapım, yönetmenin saygınlığını da artırma işlevi görür… ‘Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır’ klişesine yaslanan, epik bir aşk hikayesiyle karşımıza gelen 1985 yapımı “Out of Africa” (Benim Afrikam), sinemacının en iyi filmi değilse de en çok ödül alan ve en bilinen, en çok izlenen filmi haline gelir. Robert Redford, Meryl Streep ve Klaus Maria Brandauer’den oluşan üç kişilik başrol kadrosu, özellikle görsel açıdan mükemmele yakın bir atmosfere sahip olan bu filmi taşıma işlevi de üstlenirler. Sonuçta ‘en iyi film’ dahil yedi Oscar ve dört de adaylık getirir bu çalışma Pollack’a.
İlk filmini çektiği 1965’ten 1985’e kadar tam 14 film yöneterek adeta nefes almadan çalışan Sydney Pollack, sonraki 20 yılda ise sadece beş filme yönetmen olarak imzasını koyar. Ve bu filmler de hiçbir zaman ‘yoğun dönemi’nin ustalık gösterilerinin düzeyine ulaşamaz… Küba’da Amerikalı bir kumarbazın hikayesini anlattığı “Havana”, John Grisham uyarlaması bir ‘yasa gerilimi’ olan “The Firm” (Şirket), aynı adlı 1954 yapımı Billy Wilder klasiğinin yeniden çevrimi “Sabrina”, yönetmenin insanı anlatma meselesini biraz ‘sulandırdığı’ filmi “Random Hearts” (Gerçeğin Peşinde) ve ustası olduğu politik gerilim türüne dönüş yapıp bir türlü kafasını toparlayamadığı son yapıtı “The Interpreter”dir (Çevirmen) bu beş film. Her adımında bir öncekini aratan bir performans sergileyen Pollack, mimar Frank Gehry’nin sanatı ve hayatına eğildiği “Sketches of Frank Gehry” adlı bir belgeseli de filmografisine ekledikten sonra yönetmenlik kariyerine ara vermiş görünüyor şu sıralar.
Öte yandan Woody Allen’ın “Husbands and Wives”ında (Kocalar ve Karılar) ya da Stanley Kubrick’in “Eyes Wide Shut”ında (Gözü Tamamen Kapalı) olduğu gibi akılda kalıcı oyunculuk perfordmansları sumnan Sydney Pollack, son dönemlerde kendini yapımcılığa adamış gibi. “The Talented Mr. Ripley” (Yetenekli Bay Ripley), “The Quiet American” (Sessiz Amerikalı) ve “Cold Mountain” (Soğuk Dağ) gibi filmlerin yapımcılığını üstlenen sinemacı, yakın dönemde yine birçok filmde yapımcı kimliğiyle karşımıza çıkacak.
1958’de evlendiği ve halen hayat arkadaşı olan Claire Griswold’dan üç çocuk sahibi olan, tek oğlu Steven’ı 1993’te talihsiz bir kaza sonucu kaybeden, bulunduğu yere çok çalışarak geldiğini her fırsatta dile getiren ve sinema sanatına politikayı karıştırmayı gayet iyi beceren Sydney Pollack, şu sıralar 70 yaşını aşmış olmanın getirdiği bir ‘durgunluk’la yoluna devam ediyor gibi görünse de her an yeni bir ‘patlama’yla sinema dünyasını sarsabilir, ki ondan da böyle bir eylem beklenir zaten…

Bu yazıya yorum ekle