Tennessee Williams 100 yaşında!

(26 Mart 1911 – 25 Şubat 1983)

Geçtiğimiz yüzyılın en büyük oyun yazarlarından olan Tennessee Williams, 26 Mart ‘ta yüz yaşına basıyor. 1911-1983 yılları arasında yaşayan ve 50’lere doğru Hollywood’un en değerli senaristleri arasına katılan Williams, en çok Arzu Tramvayı (A Streetcar Named Desire, 1951), Taş Bebek (Baby Doll, 1956), Kızgın Damdaki Kedi (Cat on a Hot Tin Roof, 1958) gibi filmlerle tanınıyordu.

Tuncer Çetinkaya

Mississippi’de dünyaya gelen yazar, zamanının çoğunu eyalet dışında geçirmek durumunda olan pazarlamacı babasının yokluğunda, psikolojik sorunları olan annesiyle geçirmek zorunda kalıyordu. Dedesinin bölge psikoposu olması ise yakın gelecekte konu alacağı taşralı, gerici ve psikolojik bakımdan sorunlu bireyleri gözlemlemesi açısından oldukça önemliydi.

İlkgençlik yıllarını ekonomik sıkıntılarla geçiren Williams, yazarlığı darboğazdan çıkış yolu olarak görmeye başladı; ancak bu hiç de kolay olmayacaktı. Çocuk yaşlarında geçirdiği kısmi felce, 1931’de eklenen sinir krizi ve ilk denemelerinin başarısızlıkla sonuçlanması, yazarı 40’ların başına kadar zorlayacak unsurların başında geliyordu. 1942 yılında senaryosu Hollywood tarafından reddedilen Sırça Kümes (The Glass Managerie)’in oyun çevrelerinin dikkatini çekmesi kariyerinde dönüm noktası olacaktı. Hemen hemen tüm eserlerinde olduğu gibi, Güney’de yaşayan bir aileyi merkezine alan yapıt, çocukluğu zorluklarla geçen bir denizcinin, sorunlu annesi ve kızkardeşini terkederek uzaklara gitmesini konu alıyor ve otobiyografik özellikler taşıyordu (sanatçının kız kardeşinin şizofren olduğunu hatırlatalım).

İlk kez 1947’de sahnelenen Arzu Tramvayı, yazara Pulitzer ödülü kazandırmasının dışında, 1951 yılında çok başarılı bir filme de dönüşecekti. Kazan’ın ünlü Actor’s Studio ekibiyle birlikte kotarılan ve ‘Metot’ oyunculuğunun sinemadaki karşılığını ilk kez bu ölçüde başarıyla bulan yapım, Broadway’de defalarca sergilenmiş oyununun güçlü ve dramatik adaptasyonu olarak nitelendirilebilir.

Filmin konusunu kısaca özetlersek: Güneyli güzel Blanche’ın, kızkardeşini ziyaret etmesiyle başlayan olaylar, onun Stella ve zevk düşkünü, kaba kocası Stanley Kovalski’yle birlikte kalmasıyla devam eder. Bu arada adamın arkadaşlarından biri olan Mitch’in, Blanche’a ilgi duyması; ancak Stanley’nin kadının kendisini utandıran geçmişini tüm sırlarıyla ortaya dökmesi, Blanche’ın büyük bir iç yıkıma uğramasına neden olacaktır.

Vivien Leigh, Karl Malden ve Kim Hunter’a Oscar getiren filmin asıl kahramanının Kovalski rolünü canlandıran -ve Akademi’nin görmezden gelerek büyük bir inanılmazı başardığı- Brando olduğunun altını çizmek yanlış olmaz. Pek çok eleştirmene göre rolünü ‘hayvani içgüdüleriyle’ sırtlayan usta aktör, oyunculuğu ile sinema tarihinin en önemli aktörleri arasına belki de ilk kez bu filmle yerleşmiştir.

The Rose Tattoo (1950) ve Camino Real (1953) gibi (özellikle ilkinde) başarılı sayılabilecek oyunlar, ahlaki değerlerin sorgulanması ve genel olarak gericiliğin teşhirini gündeme getirirken, Williams en başarılı yapıtlarından birini 1955’de kaleme alacaktı. Üç yıl sonra dikkate değer bir filme de dönüşecek olan Kızgın Damdaki Kedi, sansür korkusuyla oldukça değiştirilerek uyarlanmıştı. Filmde eski bir futbolcu olan Brick’i canlandıran Paul Newman, kalan ömrünü geçmiş günlerini yad ederek sürdürmekte kararlı bir alkolikti. Eşi Marie’nin (Elizabeth Taylor) telkinlerini bile boşa çıkaran genç adam, aynı günlerde kanserden ölmek üzere olan büyükbabası Big Daddy’yle yeniden bir araya gelecekti. İkilinin buluşmaları bir çok anının canlanmasına yol açacak ve tarafları yaşamlarını sarsan olgular üzerine itirafa zorlayacaktı.

60’lara doğru yol alan bir dünyada ‘değişen insan’ olgusunu büyük bir yalınlıkla gözler önüne seren oyun/film; soğukkanlı, duygusuz, kaba ya da sevecen figürleriyle içinde bulunulan dönemin Amerikan toplumuna tanıklık etmekteydi. Williams’ın öngördüğü finalin -fazlasıyla- dışına çıkmasıyla tartışma yaratmasına karşın, filmin dönem klasikleri arasında yer aldığı söylenebilir.

Orpheus Descending (1957), Suddenly Last Summer (1958), The Night of the Iguana (1961) gibi oyunlarıyla inişli çıkışlı bir grafikte yazmayı sürdüren Tennessee Williams’ın eserlerinde göze çarpan bir diğer nokta da, kapalı ve ilk anda belirgin olmamasına rağmen yozlaşmış bir ortama dışarıdan gelen ve onu değişikliğe uğratmaya çalışan figürlerin varlığıydı. Bu figürler, 60’ların habercisi sayılacak ve Amerikan toplumunu en çok sosyal ve kültürel açıdan sarsacak 68 kuşağını müjdelemesi açısından oldukça önem taşımaktaydı.

Cinsel tercihlerini kamuoyundan gizlememesi ve yaşadığı ilişkileri ile döneminin aykırı profilleri arasına katılan Williams, 1979 yılında eşcinselliğine tepki gösteren bir grubun saldırısına uğramıştı. New York’ta hayatını kaybettiğinde, ölüm nedeninin boğazına kaçan bir şişe kapağı olarak açıklanması, birtakım kuşkuların oluşmasına yol açtı ama bunlar kanıtlanabilir şeyler değildi.

Tennessee Williams, Norman Bailer’ın deyişiyle “insanlık tarihinin en berbar on yıllarından biri” olan 50’lerin tüm karanlığına, 60’ların aydınlığı ve özgürlük arzusuyla yanıt vermeyi başarmış, özellikle senaryosunda imzası bulunan klasik filmleri; Parmaklıklar Arkasında (Cool Hand Luke, 1967), Aşk Mevsimi (The Graudate, 1967), Atları da Vururlar (They Shoot Horses, Don’t They, 1969) gibi toplumu sarsan yapımları çokça etkilemişti.

Güney’i en iyi betimleyen ve yaşanan büyük değişimde derin izleri bulunan bu önemli yazarın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.