
Sinemasız kalmayın çünkü sinema hayatı "eşsiz" kılar.
20 Haz
Lise yılları. İstanbul’da en sevdiğim sinema olan Süreyya‘nın önünde kuyrukta dikilmiş, biletlerin tükenmemesi için dua ediyorum. Bilet için cebimdeki bütün parayı veriyorum, eve dönüşüm için sadece gömlek cebime koyduğum bir otobüs bileti var. Heyecanım yatışsın diye her zaman yaptığım gibi Süreyya’nın tavanındaki melekleri sayıyorum.
Işıklar kararıyor ve Cameron‘un şaheser filmi Terminator 2 başlıyor. Fabrikadaki sahnede ölümü ile kalbimize hüzün veren T-800 yedek gücü devreye sokup ayağa kalkınca bütün salondan alkış kıyamet kopuyor, ıslık çalamadığıma üzülüyorum. Film bitiyor, koştura koştura otobüs durağına gidiyorum. Filmin lezzeti hâlâ dimağımda. Otobüsün kapısı açılıyor, elimi gömlek cebime atıyorum: Bilet yok!
Terminator, 1984′te gösterildiğinde kimilerince basit bir aksiyon-bilimkurgu olarak görüldüyse de Soğuk Savaş’ın insanlık üzerindeki korkulu gölgesinden izler taşımasıyla, teknoloji korkusunu iyi kullanmasıyla ve post-apokoliptik yerine pre-apokoliptik bir senaryoya sahip olmasıyla sinema tarihinde kendine sağlam bir yer edindi. Terminator 2 ise ender görülür bir biçimde ilkinden daha iyi bir devam filmi oldu. İlk filmin kötü adamını akıllıca bir hamleyle iyi adam rolüne sokması bir yana, sesi yeni yeni duyulan CGI tekniğini zamanın en ileri noktasına taşıdığı için müthiş bir görselliğe sahipti. Bugün her iki filmi de seyrederken zevk alıyor oluşum hayatımı biraz da olsa renklendiriyor. Ancak devam eden süreçten aynı şekilde zevk aldığımı, ilgi gösterdiğimi söyleyemem. Buna rağmen Terminator Salvation’ı merakla bekliyordum.
Filmin basın gösterimi için Landlord’la buluştuk. Heyecanlıydım, çünkü sevgili Ters Ninja yazarı Numan Serteli ile ilk kez görüşecektim. Landlord’un anlattıklarına göre kendisini smokin giymiş, sinema lobisinde martinisini yudumlarken göreceğimi düşündüm. Evden telaşla çıktığıma hayıflanıyordum, kılığım kıyafetim böylesi nezih bir tanışma için uygun değildi, ama Landlord’un rahatlığı beni de rahatlattı. Salona girdik ve Numan Serteli’yi gördüm. Landlord beni kandırmıştı: Gayet halk adamı, eli sıkılası, yanakları öpülesi bir Numan Serteli vardı karşımda. Bir halk adamıydı, siyah-beyaz filmlerin candan ve gönül dostu Sadri Alışık’ıydı. Landlord bu yanlış yönlendirmesinden ne keyif ne de sıkıntı duyuyordu; tek derdi geç kaldığımız için biten poğçalardı. Bu konuda kendisini üstelerdim, ama film başlamak üzereydi.
Üç sinema filmi ve bir TV dizisi boyunca yaklaşan felaketi engelleme çabalarını seyrettiğimiz kahramanların kaçınılmaz Mahşer Günü’nden sonra neler ettikleri hakkında görsel bilgimiz sadece bilgisayar oyunlarına dayanıyordu. Dolayısıyla en makul hareket Mahşer Günü sonrasında geçen bir devam filmi çekmekti. Son zamanların en gözde oyuncularından Christian Bale‘in başrolde oluşu elbetteki bir artıydı, ama Charlie’s Angels serisinde şişirilmiş ve içi boş aksiyonun bıktırıcı örneklerini sergileyen McG bende hiç de iyi hisler uyandırmıyordu. Bu nedenle beklentim düşüktü, ama kendimi olumsuz önyargılara kaptırmadım.
Film idam mahkumu Marcus Wrigth’ın bedenini bilimsel bir araştırmaya vakfetmesiyle başlıyor. Daha sonra 2018 yılına geçip John Connor’ın bütün adamlarının ölmesine yol açan, ama Skynet’i çökertmek açısından verimli bir çatışmasına şahit oluyoruz. Plan basit: Skynet’in makinaları kontrol ederken kullandığı alt frekans, karşıt bir frekansla paralize edilecek ve en savunmasız anında Skynet yok edilecek. John Connor bu arada Skynet’in ölüm listesinde ikinci sırada kendisinin, ilk sırada ise geçmişe göndereceği babası Kyle Reese’in bulunduğunu öğreniyor. Ancak Kyle’a kendisi ya da Skynet’ten önce gizemli bir şekilde 2018′de uyanan Marcus Wright ulaşıyor.
Film post-apokoliptik olduğu için Mad Max‘le bağlantı kurmak kaçınılmaz. Düşmanın makineler olduğunu bir kenara koyarsanız otoban takiplerini seyrettikçe aklınıza Mel Gibson‘ın bir yerlerden çıkabileceği geliyor. McG daha önce bahsettiğim özelliklerini dizginleyerek nispeten seyredilir bir film çekmeyi başarmış. Görsel olarak lezzetli bir bilimkurgu-aksiyon seyrediyoruz. Ama ne kadar para harcayarak bunu başarmış olduğunu unutmamak lazım; bu yüzden bence ekstra bir tebriği hak etmiyor. Normal şartlar altında çok gedikleri olan bir senaryo var, ama bu filmi ilk iki Terminator’ün hatrına seyrettiğimiz için bunun üzerinde durmayı gereksiz buluyorum. CGI sayesinde Arnold’u tekrar T-800 rolünde görüyoruz, eski filme gönderme olarak “Come with me if you want to live”, “What day is it? What year?”, “I’ll be back” replikleri ve Guns’n Roses‘tan “You could be mine” şarkısı var. Yeter…
Benim açımdan Terminator efsanesi ilk iki filmle bitmişti, gerisi çerezlik eğlence. İlk iki filmin gösterime girdiği zamanın ruhu, seyircide yarattığı sihir oldukça etkileyiciydi. Terminator ile ilgili çok konuşulan mantıksal hata ve tutarsızlıklar bu yüzden gözüme batmıyor, bunları umursamadan tadını çıkarıyorum. Ancak şu yaşta ve zamanda eskinin ekmeğini yiyerek benden takdir bekleyen bir filme verecek bir şeyim yok. Tek eliyle duvarları delebilen, arabaları havaya kaldırabilen bir robotun yumruğunu yedikten ve havada 10 metre savrulduktan sonra ayağa kalkan bir insan evladını seyretmek benim için sadece vakit geçirmek için yapılan boş bir faaliyet. Bu filmin tek eğlencesi görselliği ki, bunun için para verir miyim, emin değilim. Ama buna rağmen bu filme gidip zevk alacak ve parasının karşılığını aldığını düşünecek pek çok insan olduğunu biliyorum.
Bu duygu ve düşüncelerle filmden çıktım. Landlord’un para puanlarını gereksiz(!) yere harcamasına müteakip Beşiktaş’a indik. Sevgili Numan’ın daha önce bahsettiğini hatırladığım dürümcüde ağzımızı lezzetlendirdik, Vanlı ustanın çayıyla tatlandırdık. Muhabbete başka bir mekanda devam ettik -keselerine bereket. Akşamında Kadıköy’de başka arkadaşlarımla devam eden muhabbet ve eğlenceli bir gündü. Arz ederim.
"Terminatör’den kurtuluş olmaz ama: Terminatör Kurtuluş / Terminator: Salvation" için 3 Yanıt
üzgünüm ama denizciğim, landlord'un hakkımda anlattıkları o gün gördüklerinden çok daha gerçeği yansıtmaktadır..
seninle görüşme günümüz, tesadüfen, benim her ayın bir-iki günü halktan biri gibi olmaya çalıştığım bi zamana denk gelmişti..
ilerde bir gün yeniden karşılaştığımızda beni tam da tarif ettiğn vaziyette, şahsıma özel hazırlanmış iki adet zeytin ihtiva eden martinimi yudumlarken görebilirsin.. sadri alışık değil de bir önder somer, bir salih güney misali..
o değil de kardeşim, gençliğine karşın, seviyeli samimiyeti ve mütevazı bilgeliği böylesine olgunluk içinde taşıyabilen senin gibi birini tanıdığım için asıl ben şanslıyım..
sevgili numan,
şu yaşımda gelinlik genç kız gibi utandırdın beni :)
Beyazperde.com için ifade ettiğim görüş şu şekildeydi.
Sinemayı çok seviyoruz ama iplerin kimin elinde olduğunu da unutmayalım. Hollywood yapımcıları para kazanmak için her şeyi (güzel filmleri, anıları, insanların heyecanlarını, beklentilerini, alışkanlıklarını, hislerini) sömürmeye her zaman sömürmeye hazırdırlar. Terminatör de onlara mükemmel bir sömürü fırsatı sağlayan bir marka. Zamanı geldiğinde bu fırsatı değerlendirmelerine şaşmamalı.
Peki biz sömürülmekten şikayetçi miyiz? Çok değil. Ben bana Terminatör 4’ü seyretme şansı verildiği için memnunum. Hiç var olmamasını tercih edeceğim kadar kötü bir film değildi sonuçta. Terminatör 3'ten daha iyi olduğunu da belirtmek lazım. Ama her iki film de söz konusu olduğunda, sonuçta yüksek bütçeli B-movie’ler seyrettiğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. B-tipi aksiyonlardan keyif alan birinin Terminatör 4'den keyif almaması için bir sebep yok.
Gereksiz bir proje olarak bakmıyorum, sonuçta Terminatör'ün çıkış noktası (İnsan-robot mücadelesi) "Yaşayan ölüler" fikri kadar verimli bir toprak. Ama artık Sarah Connor ve John Connor'la vedalaşıp o evrenden yeni hikâyeler aramanın vakti gelmiştir (Marcus Wright ilavesi gibi. Bence gayet iyiydi).
Filmin yönetmeninin McG olması çok önemli bir ayrıntı değil bence. Böyle derinliği olmayan bir filmi çekebilecek çok fazla yönetmen var. McG bunların içinde belki aksiyon sahnelerini en iyi çekebileceklerden biri. Ama örneğin Paul W.S. Anderson da çekse bu kadar olurdu bu film.
Bu arada… Allah muhabbetinizi artırsın, iki çay söylim mi size?
Yorum Yazın